NAZAN ARISOY
KADER BİR YAZGI MI, YOKSA İÇİMİZDE AÇILAN BİR HAKİKAT Mİ?
Hayat değişmeden de insan değişebilir ama insan değiştiğinde, hayat zaten aynı kalmaz. Belki de mesele kaderi değiştirmek değildir.
NAZAN ARISOY
Kader, nefs, idrak bağının içinde hapsolan insan, gerçekten ölmeden önce yaşamayı başarabilir mi? Bu soru, yaşamı mesele edinmiş, anlamlandırmaya çalışan insanların zihninde döner durur.
İnsan hayatı boyunca aynı soruyla karşılaşır: Başıma gelenleri mi yaşıyorum, yoksa olması gerekenleri mi? Yaşadıklarımı ben mi yaratıyorum?
Çoğu insan kaderi dışarıda arar. Yaşadığı hayal kırıklıklarını, tekrar eden ilişkileri, kırılan umutları “başına gelenler” olarak yorumlar. Oysa daha derin bir bakış, çok daha sarsıcı bir gerçeği ortaya koyar: İnsan çoğu zaman başına gelenleri değil, kendi içyapısının dış dünyadaki yansımalarını yaşar.
İbnü’l Arabî, bu noktada kaderi alışılmış anlamından, tamamen farklı bir yerden tanımlar. Ona göre kader, dışarıdan yazılmış değişmez bir senaryo değil; insanın özünde bulunan hakikatin zaman içinde açığa çıkmasıdır. Bu yüzden hayat, rastgele olayların toplamı değildir. Her deneyim, insanın iç dünyasındaki bir yapının görünür hâle gelmesidir.
Bu bakış açısı ilk anda rahatsız edicidir çünkü insanı mağdur olmaktan çıkarır. Artık mesele “neden bu benim başıma geliyor?” değildir. Asıl soru şudur: Bu benim hangi yönümü açığa çıkarıyor?
İnsan neden aynı ilişkileri tekrar eder? Neden farklı kişilerle aynı hayal kırıklığını yaşar? Neden her seferinde benzer duygulara düşer? Çünkü değişmeyen içyapı, farklı yüzlerle aynı hikâyeyi kurar. İsimler değişir, insanlar değişir, zaman değişir ama his değişmez çünkü hikâyeyi yazan, değişmemiştir.
Bu mesele yalnızca tasavvufun değil, modern psikolojinin de merkezindedir. Carl Gustav Jung bu döngüyü “gölge” kavramıyla açıklar. İnsan kabul etmediği yönlerini bastırır fakat bastırılan hiçbir şey kaybolmaz. Tam tersine, hayatın içinde yeniden ortaya çıkmanın bir yolunu bulur. Bu yüzden insan, kendinde görmek istemediği yönlerle dış dünyada karşılaşır. Sevilmediğini düşünen biri, onu gerçekten sevmeyen ilişkilerin içinde kalır. Kontrol ihtiyacı yüksek olan biri, kontrol savaşlarının ortasında yaşar. Değersizlik hissi taşıyan biri, kendini değersiz hissettiren ortamlardan çıkamaz. Jung’a göre insanın yaşadığı tekrarlar kader değildir; bilinçdışının kendini tamamlama çabasıdır.
Søren Kierkegaard ise meseleyi daha sert bir yerden ele alır. Ona göre insanın sorunu kader değildir. İnsanın sorunu, kendi olamamasıdır. İnsan seçim yaptığını sanır; oysa çoğu zaman seçmez. Alışkanlıklarını yaşar, korkularını yaşar, kendisine öğretilmiş kimliği yaşar. Bu yüzden hayatını değil, tekrarlarını yaşar. Kierkegaard’ın en çarpıcı vurgusu şudur: İnsan seçim yapmadığında da aslında bir seçim yapmış olur. Yani insan, değişmemeyi seçerek aynı hayatı tekrar eder.
Bu noktada kader meselesine yeniden döneriz. İbnü’l Arabî’ye göre insan, dış dünyada başına gelenleri değil; kendi hakikatinin açılımını yaşar. Jung’a göre insan, bilinçdışını yaşar. Kierkegaard’a göre insan, seçemediği kendini yaşar. Üç farklı dil, tek bir hakikate işaret eder: İnsan, kendini yaşar fakat meselenin en sarsıcı boyutu burada başlar.
Friedrich Nietzsche, “ebedi dönüş” düşüncesiyle insanı çok daha radikal bir yüzleşmeye çağırır. Şöyle sorar: “Eğer bu hayatı sonsuza kadar, aynı şekilde tekrar tekrar yaşamak zorunda olsaydın, buna razı olur muydun? Aynı ilişkiler, aynı hatalar, aynı korkular, aynı pişmanlıklar; hiçbir şey değişmeden.”
Nietzsche’ye göre bu bir metafizik iddia değil, bir bilinç sorusudur çünkü insan fark etmeden, sorgulamadan ve değişmeden yaşadığı sürece zaten aynı hayatı tekrar eder. Bu tekrar, zamanın içinde değil; insanın bilincinde gerçekleşir.
İşte tam burada kader meselesi en çıplak hâliyle görünür. Belki de kader, başına gelenler değildir. Belki kader, değişmediğin sürece tekrar eden hayatındır ve belki özgürlük, dış dünyayı değiştirmek değildir. Özgürlük, aynı hayatı yaşarken artık aynı insan olmamaktır.
İnsan kaderinden kaçamaz fakat kaderini hangi bilinçle yaşayacağını seçebilir. Bu seçim, dış koşulları hemen değiştirmeyebilir fakat yaşananın anlamını kökten dönüştürür çünkü kader yalnızca olayların toplamı değil, o olayların içinde kurulan bilinçtir.
Sonunda insan şu soruyla baş başa kalır: Hayat gerçekten seni mi tekrarlıyor, yoksa sen mi kendini tekrar ediyorsun? Daha zor bir soru doğar: Eğer bu hayat sonsuza kadar tekrar edecekse, onu yeniden yaşamaya razı mısın?
Bu soruya verilen cevap, insanın kaderini değil belki ama kaderini yaşama biçimini belirler fakat insan burada bir başka gerçekle yüzleşmek zorundadır: Fark etmek yetmez!
İnsan çoğu zaman neyi yanlış yaptığını bilir ama yine de aynı hayatı yaşamaya devam eder çünkü bilgi dönüşüm yaratmaz. Dönüşüm, ancak idrak ile başlar. İdrak ise konforu bozar. İnsan kendini görmeye başladığında artık eski bahanesine sığınamaz. Suçu dışarıya atamaz. “Ben böyleyim” diyemez. İşte asıl kırılma burada başlar.
Bu noktayı somutlaştırmak için basit ama sarsıcı bir örnek düşünelim: Bir kadın yıllardır aynı tip ilişkilere giriyor olsun. Hep duygusal olarak uzak, onu tam olarak görmeyen, eksik bırakan erkeklere çekiliyor. Her ilişki bittiğinde aynı cümleyi kuruyor: “Ben neden hep böyle insanları buluyorum?”
Yıllarca cevap dışarıda aranır. “Doğru insanı bulamadım.” Ama bir gün soru değişir: “Ben neden hep beni görmeyeni seçiyorum?” İşte o an kader değişmez ama kaderin anlamı değişir.
Kadın ilk kez kendi içindeki eksiklik duygusunu fark eder. Sevilmek için çaba göstermesi gerektiğine inandığını görür. Kolay gelen sevgiyi değersiz, zor olanı kıymetli sandığını fark eder. Yani aslında karşısına çıkan insanlar değil, onu o insanlara götüren içyapı görünür hâle gelir.
Bu fark ediş bir son değil, bir başlangıçtır çünkü insan gördüğü şeyi artık eski şekilde yaşayamaz. Artık ya bilinçli şekilde aynı döngüye dönecek ya da o döngünün dışına çıkmanın bedelini ödeyecektir.
Bu bedel konforun kaybıdır. Alışkanlıkların kırılmasıdır. Kendinle yüzleşmektir. İşte bu yüzden dönüşüm zordur. İnsan çoğu zaman mutsuz olduğu hayatı, bilinmez olandan daha güvenli bulur ama tam da burada, kader–irade–idrak üçgeni gerçek anlamını bulur.
Kader sana ne getireceğini her zaman belirlemez ama senin neye çekileceğini belirler. İrade sana her şeyi değiştirme gücü vermez ama fark ettiğin şeyi artık eskisi gibi yaşamama cesareti verir.
İdrak ise bu ikisinin arasında duran ışıktır. Görmediğini gösterir. Zannettiklerini bozar ve düzeltir hatta gerçekle yüzleştirir.
İnsan bu noktada çok net bir seçimle karşı karşıya kalır: Aynı hayatı bilinçsizce tekrar etmek mi yoksa aynı hayatın içinden uyanarak geçmek mi?
Çünkü hakikat şudur: Hayat değişmeden de insan değişebilir ama insan değiştiğinde, hayat zaten aynı kalmaz. Belki de mesele kaderi değiştirmek değildir.
Mesele, kaderin içindeki uykudan uyanmaktır ve belki bu yazının en sade ama en gerçek cümlesi şudur: İnsan iki kez yaşar: Birincisi fark etmeden… İkincisi fark ettikten sonra yenilendiğinde…
İşte gerçek hayat, ikincisinde başlar. Ölmeden önce gerçekten yaşamaya hazır mısın?

