AYNA, SABAH IŞIĞINDA

IŞIN GÜNER TUZCULAR

AYNA, SABAH IŞIĞINDA

Ayna, odanın en kıdemli objesiydi. Çerçevesi ahşap, boyası çatlamış, sırları yer yer dökülmüş, duvara yaslanmış, biraz eğik, sanki dinliyordu.

Kadın her sabah kaçamak bir bakış atardı ona. Kısacık bir an; yüzüne bakardı, saçına, sonra o noktaya; aynada görünmeyen ama hep orada olan yere. Her aynada aynı yüzle karşılaşmak, bir boşlukla dost olmak, demişti bir kez, yıllar önce, kime demişti hatırlamıyordu artık, belki kendine. Sonra susmuştu uzun uzun. Neden sonra hatırlamak zorunda mıyım, zorunda mıyız, demişti daha alçak sesle. Sonra da çekilip gitmişti.

Adam bunu biliyordu. Yıllardır biliyordu.

O sabah mutfakta oturuyordu, kahvesi önünde, soğumuştu muhtemelen ama içmiyordu. İçinde tuhaf bir yorgunluk, koşmaktan değil, uzun süre aynı yerde durmaktan gelen bir yorgunluk. Ölecek kadar dinlenmiş, yine de kalkmış gibi. Kadın banyodan çıktı, havluyla saçını kurularken odadan geçti. Aynaya baktı.

Adam izledi onu, izlediğini belli etmeden.

Kadın aynada ne gördü, adam hiçbir zaman sormamıştı. Ama o sabah bir şey farklıydı; kadın her zamankinden biraz daha uzun kaldı aynanın önünde. Havlu elinden sarkıyordu, saç ıslaktı hâlâ, sabah ışığı pencereden çapraz giriyor, aynada kadının yüzü ile arka duvardaki soluk boyalı çiçek deseni üst üste düşüyordu, biri diğerinin içinde, telaşlı kırmızı bir gül gibi: ne tam açmış ne kapanmış, sadece orada, bekleyen.

Adam mutfaktan odaya geçti, kadının yanında durdu. Aynaya baktı. İkisi de baktı. Sessizce, yan yana, aynı çerçeve içinde, iki ayrı yüz, iki ayrı sabah, aynı yorgunluk.

Kadın bir şey söyleyecek gibiydi. Adam hissetti bunu; omzunda değil, boğazında, sözcük olmadan taşınan o ağırlıkla. Bekledi. Gitmek duygusu, diye düşündü, tam da böyle bir şeydir.

Kadın bir şey söylemedi.

Havluyu çekti elinden, saçını topladı. Odadan çıktı.

Adam aynada kaldı yalnız. Yüzüne baktı. Sonra kadının durduğu yere, kadının baktığı noktaya bakmaya çalıştı. Tam oraya, aynı açıdan. Göremedi. İçinde bir şey vardı, ayaksız, sıcak, bir iç savaştan çıkmış gibi hâlâ titriyordu; at değil ama ata benziyordu, durmuş ama gidecekmiş gibi duruyordu.

Mutfağa döndü. Kahvesini içmedi.

Fincanı lavaboya boşalttı, yine aynanın önüne götürdü adımları, eliyle çerçeveye dokundu, farkında olmadan. Ahşap soğuktu, boyası pürüzlüydü. Borularla evlerimize taşınan su gibi, diye düşündü anlamsızca, her şey bir yerden geliyor ama nereden geldiğini unuttuk. Parmaklarını çekti.

Öğleden sonra kadın gitmedi, adam da gitmedi. Evdeydiler ikisi de. Ve içlerinde, damla damla biriken bir şey vardı, fazlasıyla ahlaklı, fazlasıyla sabırlı. Taşmak için değil. Sadece var olmak için.

Akşam kadın yine geçti aynadan. Bakmadı.

Adam da bakmadı.

Ayna duvara yaslanmış, bekliyordu, biraz eğik, sanki bekliyordu.