KESİM BERBER DÜKKÂNI

KENAN ŞAHBAZ

KESİM BERBER DÜKKÂNI

Bir elinde ustura, gözü aynada müşterisiyle debelenip duruyor. Berber mi kasap mı belli değil. Hem acaba kayışa iyice sürtmüş müydü o elindekini? Kayış mı kaldı? Artık jilet takıyorlar. Tabii değiştirdiyse… Şakir, berberi izlerken zihninden taşan cümleleri toparlamaya çalışıyor. İncecik bıyıklarına badem yağı sürmüş. İki tel kesiyor, arada duraklayıp elinin tersiyle bıyığını yokluyor, aynada suretini izleyip geri dönüyor koltukta huzursuz debelenen müşteriye. Öyle kolay mı sakal kesmek? Elin adamının şah damarında bir usturayla gezinmek… Körse zor, keskinse daha da zor… Ellerin titremeyecek, sallanmayacaksın sağa sola. Sağına soluna poz verip durmayacaksın. Bir de boynu yukarı gerilmiş müşteri huysuzlanır da yerinden kımıldayıverirse alimallah… Kurbanlık gibi. Kan götürür her yanı. Ama usturanın altında gerim gerim gerinmiş adam da konuştukça konuşuyor. Durmuyor çenesi. Bir o yana deviriyor kafasını bir bu yana. Çelimsiz rüzgâr gibi bir o yana vuruyor bir öbür yana. Canına susamış sanki. Şakir’in canı yanıyor onu öyle gördükçe.

“Defnettiniz mi cenazeyi Saçan?” diyor, cüssesine nasıl girdiği anlaşılmaz bir sesle.

“Hangisini ağbi?”

“Ne demek oğlum hangisini? Kaç cenaze defnettiniz bugün?”

“Ağbi ne bileyim ben, bir sürü vardı da.”

“Ulan gittik dediğiniz var ya. Hasbinallaaahhh! Doğru düzgün konuşsana oğlum. Kerpetenle laf alıyoruz ağzından.” derken ustura boynunda dikeliyor. Berber ustalık gösteriyor o anda. Gözünü aynadan ayırdığı an fark edip, çeviriyor öte tarafa. Şakir’in bacakları gitti gidecek, durmayacak dükkânda falan. “Dur!” diyor.” “Zaman kalmadı, başka yere gidilmez.”
 “Haaaa… Gittik dediysem…” Kuru kuru öksürüyor arada: “Evet ağbi, öğleyin kaldırdık. Tamam mı?”

“Nereye?”
“Karşıyaka’ya demiştim ya.”

“Başınız sağ olsun!”

“Başımız mı? Neden ki?”

“Cenazeye gidiyoruz, demediniz mi? Lan Saçan, alırım seni buraya, dayarım usturayı boynuna bak! Doğru dürüst konuşsana oğlum. Asım sen de titretip durma elindekini!” Berber hazır ola geçiyor bir an. Tel bıyıklı Asım. Asım Kesim. Usturayı indirip sakinleşmesini bekliyor müşterisinin.
“Haaa sen onu diyorsun. Öyle desene… Cenaze bizim değildi ki, ağbi.” diyor öteki. Öyle bir nefes veriyor ki, sanki bir yakını ölmüş de geri dirilmiş. Rahatlıyor. Şakir bir o yana bir bu yana dönüyor. Adamların ağzından çıkana, alnından akana bakıyor. Sesi karnına kaçmış, garip bir guruldama sızıyor boğazından. Konuşacak oluyor, duruyor sonra sessiz.

“Kimindi peki?”

“Bilmem.”
“İyi de kimin olduğunu bilmediğiniz cenazeye ne demeye gittiniz ki oğlum? Manyak mısınız siz? Cenaze merakı da nereden çıktı? Lokum dağıtırlar diye mi yoksa? O kadar mı düştünüz lan Saçan?”

“Sana Karşıyaka’ya gidiyoruz, dedim ben, ağbi! Cenaze demedim ki? Gitmişken öyle boş dönecek değildik ya! Hayrımız olmasın mı kimseye yani?”
“Anlamadım?”
Kesim Berber Dükkânı, kapısı penceresi de olmasa tam mantar yetiştirecek yer. Nem insanın üzerine otogardaki arsız kelleciler gibi yapışıveriyor. Koltuklar karşıdaki kasabın kapıya dizdikleriyle aynı. Üzerinde et kesilmiş sanki. Rengi kahverengiymiş de bir yolunu bulup kızıla dönmüş. Arada bir yerlerden inleyen kedi sesleri geliyor. Şakir, sesi çıktığı an yakalamak istiyor, gözlerini koltuklarda gezdirip.

Tıraş bitince yüzündeki köpüğü kendi temizleyen müşteri kalkıp arka sıradaki koltuklardan birine bırakıyor kendini. Heyecanlı adam. Koltuktan bir an evvel kurtulmak istiyor. Asım’dan da… Bir kedi daha cırlıyor o sırada. Yüzünün sinekkaydı tıraşı bile adamı kaplayan kıl kütlesini azaltmaya yetmemiş. Boynundan fışkıran kıllar ışığa kavuşmaya çabalayan fideler misali gömleğin yakasından uzanıyor. Pos bıyıklarının ucunu sivriltip yukarıya doğru bükmüş. Kalın siyah kaşlarına ise hiç elletmemiş olmasına rağmen kulaklarına ağda yaptırmayı ihmal etmemiş. Arkaya geçer geçmez çıraktan demli bir çay istiyor balgamlı sesiyle, tükürür gibi, “İki şeker!” diye uyarmayı ihmal etmeden… Çırak, ortaokuldan terk. Tıraşından belli. Meyve sepetinin çürük portakalı gibi çekip kulağından bırakmışlar dükkânın kapısına. Adam olmayacak, “Al bunu zanaat sahibi et,” demişler Asım’a. “Etini de kemiğini de… Bildiğin gibi olsun, yoksa bunu evde ben parçalayacağım. Hiç olmazsa eli iş…” Dediğini ilkinde anlayan cinslerden değil çocuk. Baba dayağından muzdarip anasının matkap cızırtısını andıran sesinden… Ayağını sürüyor yürürken, yeterince toz yokmuş gibi.

İşini bitirip tezgâhı toplamaya girişen berber yalapşap tezgâhı siliyor; tarağı, makası kutunun içine, havluyu kaldırıp öteki koltuğun üzerine atıyor. Arka sıraya dönünce amele pazarında taşeron bekleyen ameleler gibi kimi seçecek diye gözüne bakmaya başlıyor herkes. Oysa her şey sırayla idi. Dünyanın bir düzeni vardır, berberin de… Ağaçların kökü içeridedir. Müşteri zamanına göre dizilir berberin kafasında. Araya telefonla rezervasyon yapanlar girer. Hemen az önce tıraş olan müşterinin konuştuğu arkadaşını alıyor ortadaki koltuğa. Saçan! İçinden isyan ediyor Şakir. “Madem tek berber çalışıyorsun neden üç tane koltuğun var ki? Boş umut vermek için mi?” diye kedilere sesleniyor, karın gurultusuyla. Belki de bir umut, müşteri çok, para gani olursa eleman alıp işi büyütürüm diye düşünmüştür. Şimdi nereden baksa yarım saat daha bekleyecek, Şakir.

Sonradan gelen adamla çocuğu bir saatten fazla bekleyecekler, eğer önceden randevulu kimse yoksa…

“Saçan doğru düzgün anlatsana oğlum şunu, ne demeye gittiniz siz Karşıyaka’ya.”


“Amma takıldın ağbi mezarlık işine. Anlatayım madem.” diyor, koltuğa yerleşirken. Duvarlarda yankılanıyor testere gibi sesi, gıcır gıcır. “Asım hadi hızlan,” deyip arkadaşına dönüyor. “Yeni mezarlık alanına fidan dikilecekmiş. Bizim Selami komutan var ya, Süha’nın amcası. Belediyenin taşeronu mu ne, öyle bir şey işte. Sen bilirsin. İsmet Paşa gibi adam. Komutan. Çağırdı. Daha çok buyurdu. Bilirsin. Adam lazımmış. Bizden iyisini mi bulacak? Adam deyince sormuş, soruşturmuş. İş bize geldi öylece. Ne diye ilkin gelmediyse… Herhalde mezarlık işi diye bazısı korkmuş, yok demiş. Neyse ağbi. Aldık işi. Öyle günübirlik gidip fide diktik, geldik. Yevmiyesine gittik, anlayacağın.”

“Öyle desen ya oğlum. Ben de cenazeniz falan var zannettim. Öyle alelacele Karşıyaka falan deyip kaybolunca…”

 “Ağbi her gelene de birer elham okudum şükür. Durmuyor ki Azrail. Vızır vızır maşallah!”

“Tövbe de, oğlum!”

“Ağbi, çok dua ettim, diyorum ya sana. Daha ne olacaktı? Yarısı parasına yarısı hayrına…”
 “Hah! İki dua okudun diye cennetlik de olursun şimdi.”

“Ağbi niye öyle söylüyorsun? Kırk yılın başında gitmişiz. Onu da mı yapmayalım yani? Hem, kim bilir ki kimin nereye gideceğini? Belli olmaz o işler.”

“Hadi lan kerhaneci! Oğlum o günahlar iki duaya dağdan düze inecekse işimiz var.”

Sanki muhabbet uzadıkça bir hastalık yayılıyor Şakir’in iliklerine. Karınca gibi. Rahvan.
Berberin de eli ağır. Uzattıkça uzatıyor işi. Sünüyor. Bıyıkları daha da ışıldıyor. Sohbet hoşuna gitmiş olacak ki bir yerinden girmeye çabalıyor sürekli.

“Güzel ağbim, mezar başında iki dua okuyan adamlar bizden çok kazanıyor. On iki saat mıh gibi dikiliyoruz ayakta, kıldır, tüydür derken evi zor geçindiriyoruz. Dua bilmez herifler adam yiyor mezarlıkta. Ölen öldüğüyle de kurtulmuyor. Ardından bir daha soyuyorlar.”


Öteki hemen atlayıp cevabı yapıştırıyor yüzlük pul gibi:

“Ne diyorsun Asım? Her mezarın başı dolu. Kiminin cüppesi sarığı var, kiminin yok. Mezarlık girişinde yapışıyorlar cenaze sahibinin eteğine. Kimi doğru okuyor da kimi mırıl mırıl uyduruyor bir şeyler işte. Ne bileyim? Kim bilir neler saydırıyorlar içlerinden? Akşama kadar dilencilerden çok onlar kazanıyorlardır belki.”

“Belediye yasaklamadı mı o işi?”

“Arada fırsat bulanlar hoparlör moparlör demeyip dalıyor gene içeri.”

“Güzel ağbim, çay alır mısınız?”

Çırağa yaptığı kaş göz işaretleriyle şipşak sipariş işini de hallediveriyor hemen. Zaman geçtikçe avuçları terliyor Şakir’in. Elini cebine atıp parasını yokluyor. Öteki müşterinin sehpaya bıraktığı gazeteyi alıp karıştırmaya başlıyor.

İçi daralıyor haberlerden. Oflaya puflaya gazeteyi katlayıp atıyor az sonra. Berber bir gözüyle bekleyen müşterileri kesiyor. Göz göze geldiğinde anlaşıyorlar acele konusunda. Ne bilsin tıraştan sonra akşama çiçek çikolata almaya gideceğini? Kimsesizliğini, yıllardır dişiyle tırnağıyla yaşama tutunmaya çabaladığını, kızın yüreğini, badem rengi gözlerini, iki yanağının ortasındaki can çukurunu, gerdanını, kokusunu… Bilse herkesten önce tıraş eder gönderir Şakir’i. Bilse…

Konuşurken bir gözüyle onu izleyen berber heyecana kapılıp usturayı kaydırınca koltuktaki yerinden fırlıyor.

“Yandım anam!” diye bağıran adamın hoplamasıyla ustura biraz daha kayıp adamın kulağını kesiyor.

Havlu, şap taşı, kan taşı, gazete parçası, pudra derken adamın kanını zorla durduruyor beceriksiz berber, bir eli hâlâ bıyığında. Sıcak basıyor Şakir’i. Eli ayağı titriyor. “Beni de boğazlamasın bu seme! Ne demeye her zamanki berbere gitmedim ki?” diye hayıflanıyor. Korktuğundan değil ama şimdi onu da keserse bu herif, öyle kanlı yaralı mı gitsin kız istemeye? Sonra, bi tıraşı bile becerememiş müstakbel, demezler mi? Adamın kanını temizleyip yaranın üzerine bir de kâğıt parçası yapıştıran berber, Saçan’ı koltuktan kaldırıp yollayınca gözünü dikip, “Buyur ağbi!” diyor Şakir’e. Usturaya bakıyor Şakir. Kanlı, parlak… Küçük bir kutunun içine atıp yeni jileti çıkartıyor berber. 

“Allah’tan yedeği varmış.” diyor içinden. Koltuğa oturmadan önce bildiğini bile bilmediği dualar dökülüveriyor dilinden. Nereden çıktıysa…

“Nasıl yapalım güzel ağbim?”


Her müşteriye yönelttiği klişe soruyla arayı ılıtmaya çabalayan berber pek başarılı olamıyor. Cevabı bekletmiyor Şakir. Adem elması asansör gibi aşağı yukarı inip çıkıyor.

“Beni kesme yeter!”

“Damat tıraşı mı olsun?”

“Yok. Damat mamat istemez. Düz olsun. Kimmiş damat? Tövbe tövbe. Nereden çıkarıyorsun damadı filan canım. Öyle bir halim mi var?”

Sanki neden geldiğini anlamış gibi. Halinde bir tuhaflık mı vardı acaba? Kıyafetlerini bile giymemişti daha. Her zamanki kotla kareli gömlek… Şimdi damat dese, kız istemeye gidiyorum dese, cebine bir füze salıp koca bir delik açacak. Zaten o kadar da tedarikli değil. Boşuna tepmedi bunca yolu. Yoksa tanıdık berbere gitmek varken şimdi burada bu tel bıyıklı, acemi kasabın elinde…

“Yok güzel ağbim. Sende damatlık hava var. Ya bugün, ya yarın.”
“Yok, güzel kardeşim. Düz tıraş et. Nereden çıkmış damatlık? Ama yüzümü kesme. Yoksa kuruş para vermem, ona göre!”

Paranın lafını duyunca ciddiyetini takınan berber eline aldığı ince uçlu makasla saçlarına girişiyor. Sesini çıkarmadan izliyor Şakir olan biteni. Berber arada laf atsa da oralı olmuyor. Cevap alamayınca çırağına dönüyor, bıyıklarını düzeltip elindeki makası sallayarak. “Oğlum süpür çabuk şurayı. Havluyu değiştir hemen. Çayları tazele. Durma oğlum, hadisene!” Şakir’in aklında hesap kitap işleri… Saç tıraşı bitince ucu yeni değiştirilen usturayı yüzüne dayıyor berber. Şakir’i titreme alıyor usturayı görünce. Telaşla kıl köklerini tutan damarlara kan yürüyor. Bütün tüyleri dikilip isyan bayrağı çekiyor. “Ya beni de keserse? Kesik suratla da gidilmez ki.” diyor içinden. Bu sırada çaylarını bitiren mezarcılar, “Akşam kahvede görüşürüz.” deyip çıkıyorlar. Üzerindeki elbiseler de onlarla birlik olup çekip gidiyor Şakir’in. Çırılçıplak kalıyor sanki. Ellerini istemsiz oraya götürüyor. Artık berberi meşgul edecek bir engel yok aralarında. Elini yüzünden çekmesinden istifade hemen kalkıyor koltuktan. Dışarıda bir hır gür patlayınca parasını eline tutuşturup, “Bu kadarı kâfi. Acelem var. Haydi eyvallah.” diyor, kendini dışarı atıp sokaktan aşağı seğirtiyor. “Balkondan saksı düşmüş, birinin üzerine.” diyorlar ama umursamıyor. Dönüp arkasını hızla uzaklaşıyor Şakir. “Bakkaldan permatik alır, sakal tıraşını da evde olurum elbet.” diyor.  “Dünya varmış. Ohhh!” Serin havayı içine çekip cebinden çıkardığı tabakadan bir cigara yakıyor. “Ulan…” diyor. “Ulan daha tıraşında zorlandık gerisi nasıl olacak ki bu işin?”

Gerisi…