HİÇBİR ŞEYİN ANLATISI

ŞEFİK ÖZCAN

Hiçbir şeyin Anlatısı

Grotesk Bir Deneme

İç savaşın ne zaman başladığını hatırlamıyorum. Ama, sanki kendimi bildim bileli bu iç savaş denilen şeyin içindeymişim gibi hissediyorum. Durumum budur. Ve bu kendimi bildim bileli ifadesi, yedi ya da sekiz yaşlarıma denk geldiği gibi ve on yedi ya da on sekiz yaşlarıma denk gelmiş olabileceği gibi, yirmi yedi ya da yirmi sekiz yaşlarıma da denk gelmiş olabilir. Hatta otuz yedi ya da otuz sekiz yaşlarıma. Ve şu an kırk yedi yaşındayım. İç savaş dediğim şey devam ediyor.  İç savaş devam ediyor ve ben elime silah almaya başladığımda, bel fıtığım tüm acımasızlığı ile azmış, iki büklüm olmuş bir vaziyette, o dur durak bilmeyen yağmurda, çamur içinde, o ağacın kovuğunda öylece durup bekliyordum. Ve sakın, ölümün beklenildiği sanılmasın. Ölümü beklemiyordum, tabii ki. Adını, artık nereden bulduysam çantası (na) koyduğum 400 mg’lık EtolFORT’tan ve 2 mg’lık Sirdalud tabletlerden almış, etkilerini göstermelerini bekliyorum. Ve gösterdiler de tabii ki. Bel fıtığım yatıştı. Belli bir süre sonra. Ne kadar süre olduğunu hatırlamıyorum. Zaten süreleri hatırlamam. Ama anları hatırlarım. Ve de geçen ya da geçecek olan zamanı. Ve de geçmeyecek cinsinden olan zamanı. Ama zamanı ölçebileceğimi iddia etmiyorum. Ağaç kovuğunda aldığım ilaçların, alt tarafı o iki hapın üzerinden ne kadar zaman geçti, bilmiyorum. Hatırlamıyorum değil, basbayağı bilmiyorum. Ama tüfeğin, -şu an ne menem bir şey olduğuna dair bilgi veremeyeceğim tüfeğin- artık omuzumda birkaç saat öncesi gibi ve kadar, yük olmadığını belirtmem yeterli olmalıdır. Her ne ise. Bunu bir şaka olarak kabul edin. Ama ben o ağacın kovuğundan çıktım. Ve yağmur… hala çok şiddetli.

“Kendi içimde yürüdüm ve saatler boyu kimselere rastlamadım(R. M. R).” Şaka bu da. Tabii ki de rastladım. İç savaş ya. Bir kısım müfrezelerde mevzilenenler vardı. Ana karargâha yakın. Bir sürü mevzi. Ve de yan yana sıralı. Mevzilerin her birinde bir iki kişi. Hayır. Bir de garip olan, etrafta sayısız bir çokluk. Bu mevzilere girip çıkıyorlar. Konuşuyorlar, bir şeylere bakıyorlar. Konuşuyorlar. Bakıyorlar. Çokluğun muazzam bir akışı var. Bazen tuhaf hareketler sergileyen bir çokluk. Yağmur çok şiddetli. Ama umurlarında değil. Çokluk sırılsıklam ve çamur içinde. Benim gibi. Çokluğa karıştım. Kimseye değmeden yürümeye çabalıyorum. Etraftaki ses kalabalığı sadece bir uğultu. Sağır edici. Mevzilerden birine yaklaştım. İçeriğe girilip çıkılıyor. Bir şeylere bakılıyor. Konuşuluyor. Sadece el kol hareketlerini, jestleri ve mimikleri fark edebiliyorum. Çoğu abartılı. Hatta anlamsız ve yer yer de komik. Ses uğultusu içinde bir şeyler duymaya çabalıyorum. Kulaklarımı dikiyorum. “İç savaştayız” diyor biri, yüzünde tarifsiz bir mutluluk var. Neredeyse “yaşasın” diye haykıracak, diye düşünürken, “Yaşasın” diye haykırıyor. Hemen çıkıyorum mevziden ve oradan uzaklaşmaya çabalarken, çokluk beni ikinci bir mevzie sürüklüyor. Akışa kapılıp kendimi ikinci mevzide buluyorum. Orada da aynı şeyler oluyor. Bir şeylere bakılıyor. Abartılı jest ve mimiklerle baktıkları şeylerle ilgili uğultular duyuyorum. Ne baktıkları şeyleri görebiliyorum ne de konuşulanları anlayabiliyorum. O sırada çok garip bir şey oluyor. Ama her nedense sanki olağan bir şey oluyormuş gibi, çokluk öylece bakıp gülümsüyor sadece. Mevzidekilerden birinin boyu uzuyor. Uzuyor da uzuyor. Şöyle ki; artık mevziye sığmıyor. Diz üstü çömelip çokluğun arasından dışarıya çıkmaya çabalıyor. Ve uzamaya devam ediyor. Merakla peşinden çıkıyorum ben de. Hala uzuyor. Şöyle ki; o kadar hızlı uzuyor ki artık bedeniyle yerde sürünmeye başlıyor. Kanatları olsa ve uçup gitse, mitsel bir yaratık gibi görünebilir. Kimsenin umurunda değil. Öylece bakıyorlar. O sürünüyor. Ve uzamaya devam ediyor. Uçup gidebilse keşke diyorum. Ve “şu iç savaş ne garip şey” diyorum. Derken üçüncü bir mevzideyim. Kimse yok. Bomboş. Hiçbir şey yok. Rahatlık duygusu veriyor gibi. Gözlerimi kapatıp derin bir nefes alıyorum. O sırada bir ses duyuyorum. Bomboş mekânda sürekli tekrarlanan birkaç cümle: “…Ne var ki, uçkuruna düşkün, polisten ödü kopan büyükleri alaya almak daha kolay, Yüreğine çöken yalnızlık hissini dağıtmak için. Artı bir neden onun için: Benim faşist bölge yönetimiyle hiç işim olmadı.” Bu cümleler sürekli dönüp durmaya başlıyor. Zihnimde de. Tanıdık gibi. Kimindi diyorum. Kimindi? Kimindi, bu şiir? Aklıma nedense I. C geliyor. Ama o şair değildi ki, diyorum. O sırada çokluk beliriveriyor üçüncü mevzinin girişinde. İçeriye girmeye çalışmıyorlar ama. O yüzden üzerimden atlayıp geçen ya da ayakları altına alıp, üstüne üstlük çiğneyip geçen de olmuyor. İçlerinden biri; “Bakın, istifini bozmuyor. Ama içten içe acı çektiği belli. Belki de belinin fıtığındandır” diyor. Ötekiler onay verip (gene) bakıyorlar. Çokluktan bir diğeri: Gördün mü? Diyor. Bir silahı var. Güzel.” Çokluk benim hakkımda bir karara varırken, “Benim faşist bölge yönetimiyle hiç işim olmadı” cümlesini hiç duymuyor. Bu iç savaşın beni de (diğer herkes gibi) sevince boğmasına dayanamıyorum, dedim kendi kendime. Ve şunu da düşündüm: Bu yaşadıklarım bir düş mü, delilik mi, yoksa büyü mü? Hoş, umursadığım da yoktu. İç savaştaydık nihayetinde. İç savaş, bir parça düş, bir parça delilik, bir parça da büyü olabilir her halde. Ama şu çokluk yok mu. İşin ciddiyetini nasıl da sulandırıyor. Yağmur hala şiddetli. Kenti bir güzel suluyor.

“Bununla birlikte kendimden başka birini ya da sessizce koşturan sıçanlardan, yarasalardan ve örümceklerden başka canlı anımsamıyorum”(H.P.L). Tabii ki şaka yapıyorum yine. Başka bir canlıyı anımsıyorum. Adı: Çokluk. Ah! O çokluk. O sürekli çoğalan ‘Aynı’. Nasıl tarif etmeliyim sizlere? Canım sıkıldı. Dördüncü mevzie hiç gidesim yok. Mevzilerin hiçbirine gidesim yok artık.  Bir süre dışarıda -o meydanda- oyalanıp durmak geliyor içimden. Ve çokluğu izlemek. Oturup biraz da dinlenebileceğim bir bank arıyorum. Kent meydanlarında olur böyle şeyler. Buluyorum da tabii ki. Oturup dinleneyim derken bilincimi yitirdim. Bilincimi yitirdiğimin farkındayım. İnsan iğne ucu kadar dar bir dolulukta bilincini yitiriyor olduğunun farkına varabilir. Aniden gözlerim karardı, denir ya da beyaz bir perde indi gözlerimin önüne, denir. Ben de o yağmurda ve o bankta otururken, aniden yoğun, beyaza yakın ama grimsi bir sis çöktü gözlerimin önüne.  Göz kapaklarım ile retina arasına çökmüş yoğun bir sis demeliyim ya da. Ne kadar sürdü bu bilincimi yitiriş halim, bilmiyorum ama göz kapaklarımı aralamaya başladığımda etrafta yoğun bir sis vardı. Sis şaşılası derecede yoğundu. Öyle ki; neredeyse kendi bedenimin uzuvlarını bile sisin içerisinde belli belirsiz lekeler olarak görebiliyordum. Ayaklarımı göremiyordum bile. Sadece var olduklarını ve bedenimin parçaları olarak olmaları gereken yerlerinde oldukları biliyor ve hissediyordum. Sol bacağımı oturduğum bankta kendime doğru çektim ve ayağıma dokunarak kendimi emin kıldım.

Ve sis geri çekilmeye başladı. Yavaşça. Evet. Sis dağılmaya başlamadı ama etrafımı saran onca yoğunluğuyla geri çekilmeye başladı. Sis geri çekildikçe o körleştiren beyazlığın içinde çokluk, o çoğalmış ‘Aynı’, tuhaflığından hiçbir şey yitirmeden yine görünür oldu. O sırada başka bir şey daha oldu. Çokluktan birinin bedeninde garip kasılmalar, eğilip bükülmeler meydana gelmeye başladı. Bir anda bedeninin tümünü saran kocaman yumrulardan kafalar, kollar, bacaklar, ağızlar, gözler burunlar, kulaklar çıkmaya başladı. Ancak yüzünün çarpılmış ifadesinde dehşet okunurken kahkahaya boğulmuştu. Etrafını saran çokluk bu manzarayı izlerken neredeyse gülmekten ölecekti. El çırpmalar, dans etmeler kendi etraflarında ve bu kendi bedeninden yeni bedenler çıkarmış yaratığın etrafında dönenmeler derken, içlerinden birkaçı gelip ona katıldılar. Bedenler birleşmeye, iç içe geçmeye başladılar ve gözlerimin önündeki bu amorf görüntü büyüdükçe büyüdü. Sonra başka bedenler, kendilerini çoğaltmaya başladılar. Bazıları daha küçük gruplar halinde birleşmeye başladılar. O sırada çokluktan birinin henüz kendi bedeninde çoğalmamış büyük bir kitleye şöyle seslendiği duyuldu: Durun! Bir projem var. Siz bedenlerden büyük bir ev inşa edeceğim. Ama bunun için ölmeniz gerekiyor. Bunun için de gönüllü olmalısınız. O anda çokluktan yüzlercesi bu gönüllülük gerektiren büyük projeye hemen o anda ölerek katılmaya karar verdiler. Proje sahibi, hemencecik işe koyuldu ve ölü bedenlerden, temeller atmaya, duvarlar örmeye, çatılar kurmaya başladı. Geride kalanlar onu alkışladılar. Ölü gönüllüleri de alkışladılar. Tüm bunlar şiddetli yağmurun altında oluyor. Hala bankta oturuyorum ve bu olup biteni izliyorum. O sırada kendi başına kalmış bir gözün, sinirlerini de ardından sürükleyerek, bazen de yuvarlanarak bana doğru geldiğini fark ediyorum. Yeterince yaklaştığına karar vermiş olacak ki bir sıçrayışta gelip yanıma kuruluyor. Bir bana bir de etrafımızdaki manzaraya bakıp duruyor.  Ben de bir ona, bir manzaraya bakıp duruyorum. Birden bire nereden geldiğini fark etmediğim sırılsıklam olmuş bir kedi, ansızın banka atlayarak yanımdaki gözü kapıp hızlıca kaçıp gidiyor. Bunun için hiçbir şey yapmıyorum. İç savaştayız sonuçta, diye geçiyor içimden. Ama üzülüyorum da. Çok üzülüyorum hem de. Oturduğum banktan kalkıyorum. Sağımda bankın yanına koyduğum çantaya ve tüfeğe bakıyorum. Dokunmuyorum ikisine de. Onları öylece orada bırakıp hızlı adımlarla uzaklaşmaya başlıyorum. O an zihnimden, “Bunlar, düşmanlıklarını hainliğin son sınırına götürerek, duyarlı ruhuma hangi üzüntünün daha çok dokunabileceğini araştırdılar ve beni kendileriyle birleştiren bağların hepsini kesip attılar” (J.J.R), cümlesi geçiyor her nedense. Şaka yapmıyorum tabii ki. Adımlarımı hızlandırıyorum. Her yer o amorf biçimlerden kopup düşmüş uzuvlarla dolu. Eller, parmaklar, kendi başına bir burun, kulak, oradan oraya sürüklenen şen kahkahalı bir baş, ayaklar. Çokluğun, o çoğalan aynının arasından çıkıp bir an önce buradan uzaklaşmak istiyorum. Neredeyse koşmaya başlayacağım. Yağmur yağmaya devam ediyor.

Kısaltmalar:

R.M.R. Rainer Maria Rilke
I.C. Italo Calvino
H.P.L. Howard Philips Lovecraft
J.J.R. Jean-Jacques Rousseau
Not: Bu deneme yazısı, Paolo Virno’nun ‘Çokluğun Grameri’ kitabında geliştirdiği ‘Çokluk’ kavramından ve Byung – Chul Han’ın ‘Ötekini Kovmak’ kitabında kuramsallaştırdığı ‘Çoğalan Aynı’ kavramından esinlenerek yazılmıştır.