ZEYNEP UZUN/DERİNDEN GELEN ÇATLAK

ÇIĞ DERGİSİ II. ÖYKÜ YARIŞMASI’NDA YAYIMLANMAYA DEĞER BULUNDU

DERİNDEN GELEN ÇATLAK

Odam bütünüyle halıyla kaplı. Ayaklarımın altındaki dokular hışırdıyor; sanki dışarıyla arama çekilmiş kalın bir perde, sadece içeriye konuşuyor. Kırmızıdan kahverengiye dönen desenler yaprak gibi kıvrılıyor. Halının tam ortasında koyu bir kesik var; iplikler dağılmış, yerin çıplak tahtası ortaya çıkmış. Rüzgâr pencereden vurdukça boşluk pat pat diye dövülüyor, sanki içeride küçük bir davul var. Her darbede beynimde bir yankı: nöbetleşe çarpan sinir hücreleri.

Bu halı benim beynim, diye düşünürüm bazen. Kat kat, kıvrım kıvrım. Sağlam yerde suskunluk, yırtık yerde uğultu. Bir çizgi kaydı mı, duygular dağılır; dengeler çöker. Yaprak, sonra çığlık… En çok da babamın sesine dönüşür o hışırtı.

“Osman!” diye yankılanır içeriden. “Uyanık olacaksın! Dünya kimseyi affetmez.”

Babamın sesi gölge gibi üzerime düşer. Annem konuşmaz; sessizliği de bir sesti, tül perde gibi, dokunsam yırtılacak. Çocukken halının kıvrımlarında babamın yüzünü gördüğümü hatırlarım; her kıvrımda tok ve uyarıcı bir vuruş.

Bazen annemin sesi aradan sızar, ince ama keskin: “Oğlum… geçecek.” Cümle hep yarıda kalır, babamın gürültüsüyle silinir. Yine de içimde bir iz bırakır; bir fısıltı, kırık ama kalıcı.

Karşımda kardeşim Ahmet duruyor şimdi. Kahverengi gözleriyle dikkatle bakıyor, sesini yumuşatıyor: “İyisin, değil mi? İstersen konuşalım.” Onun gözlerinde bir an başkasını görüyorum; Elif’i. Daha doğrusu, Elif’in yanında duran yabancıyı. O gecenin keskin kahkahası kulağıma çarpıyor. Bir el saçlarına dokunmuştu. “Arkadaşlık,” demiştim. Körlük müydü, payıma düşen paylaşımsızlık mı? Tam o anda halı hışırdadı: “Kaçtı.” Elif’in kahkahası desene saplandı; kıvrımlar kırıldı, ben de kırıldım.

Babamın sesi bindirdi: “Uyanık ol!” Yıllarca söyledin; nasıl olunur, öğretmedin.

Duvardaki çerçeve titriyor; içindeki eski aile fotoğrafı yamuluyor. Çatlak cam rüzgârla ince bir ötüş çıkarıyor. Oda bir orkestraya dönüyor: Halı fısıldıyor, cam tıkırdıyor, fotoğraf inliyor; babam kükredikçe annemin suskunluğu uğulduyor. Ben, kendi kafamın içinde sıkışmış bir dinleyiciye dönüyorum.

“Şimdi buradayız,” diyor Ahmet. “Geçmişi bırak.”

Bırakmak kolay değil. Halı bırakmıyor; yırtık kısmı pat pat vuruyor, beynimin boşluğu gibi. Desenler iç içe geçiyor, yapraklar kıvranıyor. Halının sesi diş gıcırdatmasına benziyor artık. Kulaklarım uğulduyor: Ahmet’in sesi, babamın sesi, annemin suskunluğu, Elif’in gülüşü… hepsi üst üste biniyor. Köşeden bir kuşun kanat çırpışı duyuluyor; kalbimin çarpışıyla karışıyor.

“Susun!” diye bağırıyorum. Susmuyorlar. Ellerim başımda, gözlerim halıda. Halı kıpırdıyor sanki, renkler yanıp sönüyor: kırmızı, kahverengi, mavi. Dilim çözülüyor; kelimeler parçalanıyor. Boğazımdan çıkan ses bana ait değilmiş gibi.

“Hışır… hışır… yalancı… susun… halı… halı!”

Ses, halının fısıltısına karışıyor. Kesik derinleştikçe içimdeki boşluk genişliyor. Anlıyorum: Bu evde tek ve en eski ses, benim dışımdaki ses. Babamınki. Halının dili, beynimin yırtığıyla aynı kumaştan.

Yerinden doğrulup halının ortasına diz çöktüm. Parmak uçlarımla kabaran iplikleri düzeltmeye çalıştım; olmadı. Masadan bir bant alıp yırtığın altına sürdüm; tutsun istedim. Bıraktığım anda bant kendi kendine kıvrıldı, hışırtı daha belirginleşti. Ses, bastırıldıkça kabarıyordu.

Annemin ayak sesini çağırdım hafızamdan, mutfaktan salon kapısına kadar olan o çekingen yürüyüşü. Kapı eşiğinde durup yüzüme bakışı: “Oğlum…” Sonra sus. O sus, şimdi odanın tavanında asılı duruyor. Eğilip kulağıma değiyor: “Geçecek.”

Ahmet’in eli omzumda. “Dışarı çıkalım mı?” diyor. Başımı iki yana sallıyorum. “Birazdan.” Kelimenin kabuğu ağzımda çatlıyor: biraz—dan. Zaman parçacıklara bölünmüş gibi.

Halıdan kalkıyorum. Pencereyi aralıyorum. Sokağın gürültüsü, merdiven boşluğundan sızan ekmek kokusu, uzaktan geçen bir tekerlek sesi… Parmak uçlarım camın soğuğuna değiyor. İçimdeki pek çok kelime o soğukta buğulanıp görünür hale geliyor: “Korkma.” “Uyan.” “Sus.” Her biri başka bir sesin ağzından.

Döndüğümde ahşap çerçevede babam hâlâ bakıyor. Dudakları kımıldamıyor; ama cümle, camın çiziklerinde yankılanıyor: “Uyanık olacaksın!” Cümle duvarı boydan boya dolaşıp halının üstüne düşüyor. İplikler bir an gerginleşiyor, sonra bırakıveriyor.

Elif’in kahkahası tekrar vuruyor. Bu kez kısa. Bir fotoğraf flaşı gibi: Geçmişin beyaz ışığı. Gözlerim kapanıyor, içimdeki görüntüde saçına değen o el var. İsmine dokunmadan, sızısını saklıyorum. Halı kulak kesiliyor. Sanki iyileşmenin yolu, kelimeyi değil, görüntünün sesini susturmak.

Kendi sesimi arayıp bulamıyorum. Cümle kurmak, dik bir yokuşu tırmanmak gibi; nefesim kesiliyor. Kelimeler heceye, heceler sese dönüyor: “YA—LAN—CI. YA—PRAK.” Sonunda sadece titreşim kalıyor. Titreşimin kendisi oluyorum. O an dünya hışırdayan yaprakların sesi oluyor.

Ve tam o anda dışarıdan bir ses giriyor: Sokaktan geçen bir satıcı. “Taze simiiit! Gevrek sıcaaak simiiit!”

Ses ipliklerin arasına düşüyor. Halının deseniyle karışıyor. Çocukluk sabahları geliyor aklıma: balkonda simit kırdığımız, susamın elimize bulaştığı günler. Annemin sustuğu ama gözlerinin güldüğü anlar. Simidin sıcak kokusu, halının hışırtısını bir süreliğine bastırıyor. İlk kez koku, sesi susturuyor.

Gözlerimi açtığımda içeriye dolan ışık, renkleri sakinleştiriyor. Hışırtı bir perde geri çekiliyor; yaprak sesine dönüşüyor. İçimdeki o küçük davul susmuyor belki; ama ritmi değişiyor. Vuruşlar daha seyrek, daha yumuşak.

Ahmet’e bakıyorum. “İyiyim,” diyorum. Sesimin kırık yerleri hâlâ belli; ama tutunacak bir yer buluyor. O da başını sallıyor. Gözlerinde “şimdi buradayız” diyen bir sabır var.

Halının ortasındaki kesik hâlâ orada. Yama yapmıyorum. Duruşunu bozmadan dursun istiyorum; çünkü o boşluk, artık sadece bir arıza değil. Geçmişten kalan bir yol gibi, odanın içinde dar bir patika. Bir uçta babamın gölgesi, diğer uçta annemin fısıltısı. Ortasında ben. Nefes alıyorum.

Rüzgâr perdeyi hafifçe kaldırıyor. Cam tıkırdıyor. Simitçinin sesi uzaklaşıyor; ardından merdivenlerde bir ayak sesi, kapı eşiğinde kısa bir gölge, sonra yine sessizlik. Bu kez sessizliğin ağırlığı değil, omuza bırakılmış bir elin sıcaklığı var odada.

Belki kurtulmadım. Ama hâlâ buradayım. Ve hâlâ duyuyorum.