KINALI
Kim bilir kaçıncı defa aynı kitabı okuyordu, sekiz yaşındaki aslanına. Her seferinde belki bir şeyler hatırlar diye umutlanırdı: ‘Beyaz tavşan nereye gitmiş oğlum? Alice ne demiş peki?’ O, ses çıkarmadan elindeki teneke arabasının tekerleklerini çevirmeye devam ederdi. Annesi, yani Nurhayat, kitabı kapattı, koynuna yaslanmış oğlunun saçlarını okşadı. Oyuncak arabasına parmağıyla dokundu.
‘‘Nasıl ki senin adın Yani Tombul değil de Şenol, o zaman bu da araba değil. Ona da bir isim verelim, olur mu?’’
‘‘Olur.’’
‘‘Tamam, ne olsun?’’
‘‘Kınalı!’’
‘‘Neymiş neymiş? Bir daha söyle bakim?’’
Şenol, gözlüklerinin altından kocaman baktı. Olduğu yerde kendini ittirdi, ıslak ağzını şapırdatarak tek rarladı.
‘‘Kınalı!’’
Annesi oğlunu öpmelere boğdu. Göğsüne sarıp ileri geri sallandı. Başının üzerinden şükürler fısıldadı rabbine. Ağlamasını görmesin diye onu bahçeye oynamaya gönderdi. Akşam kocasına iş dönüşü fısıldadı.
‘‘Sorsana arabasının adı neymiş? Bak nasıl söylüyor?’’
Babası, yani İlyas, ayakkabılarını fırlattı, içeri girdi. ‘‘Şenol’um? Arabanın ismini ne koydun?’’ ‘‘Kınalı!’’
Sevinç doldular. Dört yaşından beri bekledikleri müjdeyi vermişti yaradan. Annesi önünde çömeldi.
‘‘Benim ismim ne aslanım?’’ ‘‘Yani Nurhayat!’’
‘‘Ah be yavrum, onunki Kınalı da benimki neden yani Nurhayat?’’
‘‘….’’
Babası dizlerine oturdu, Şenol’un yüzünü okşadı. ‘‘Benim ismim ne aslanım?’’
‘‘Yani İlyas!’’ Baba ana bakıştılar.
‘‘Tabii ya! Yani İlyas… Aferin oğluma!’’
Babası geçen ay ‘Artık on yaşında usta bir şoför oldun, sana son model bir Kınalı lazım,’ dediğinde çok heyecanlanmıştı. Ona kalsa eski modeli değiştirmezdi ama, atmayacaklarına söz verdiklerinde kabul etti. Balkondaki üstü örtülü otoparka, yedeğe çektiler. Ertesi gün de biletlere zam yaptı. Yeni model daha ağırdı, garajını değiştirdiler. Kınalıyı girişteki askının karşı duvarına park ederken her seferinde dörtlüleri yakardı. İlk denemesinde annesi duvar kirlenmesin diye yardım etmek istediğinde, ‘Şoförün işine karışılmaz,’ demişti.
Kınalı’yı ön dingilinden tutup iki arka tekerinin üzerinde kaldırdı. Bir eliyle bahçeye çekerken, boştaki elini de yanındaki bir avucu kavrar gibi uzatıp fısıldadı: ‘Dua et, işimiz rast gitsin.’
Bebekken taktıkları gözlüğünü oyuncak bilmişti ama, şoförlük yapıp ailesine yardım etmeye başladığından beri oynamaz oldu. Hem gördükleri artık büyüyüp küçülmüyordu, sadece bulanıktı. Camları da gazoz şişesinin dibi kadar. Hohlayıp gömleğiyle temizledi. Sapları bağlayan lastiğini başının arkasından geçirip çerçevesini yarış şoförleri gibi gözüne yerleştirdi.
Ön ve arka dingilleri elli santim kalın kavak dalından. Sağlarında sollarında bilye tekerlekler. Rulmanları abisinin sanayideki arkadaşı, yani İhsan, vermişti. Yolcuların oturacağı tahtaları muhtarın oğlu, yani Aydın, planyada düzleştirirken, Şenol da bir gözünü kapatıp hizalarından emin olmuştu. Tahtaları dingillere çakarken babasına yardım etmişti.
Son model Kınalı’nın etrafında tur attı. Yolcu koltuklarını garajında sakladığı plastik el süpürgesiyle temizledi. Lastiklerin havasını nasıl kontrol edeceğini ustası, yani Osman, öğretmişti. Tekerlekleri tekmeledi. Çelik jantlara çok sert vuramıyordu ama artık eliyle dokunduğunda bile anlayacak kadar usta bir kaptandı. Şenol da duraktaki minibüs şoförü ağabeylerine bilyeleri yağlamayı öğretmişti. Hepsi tebrik etmiş, ‘Sen artık usta oldun,’ demişlerdi. Kınalı’yı çalıştırdı, bahçedeki dar betonda ayağıyla ileri geri sürdü. İlk seferinde marş bastı; ‘Rıın…Rıın…’
Ön dingile bağlı halatı başının üstünden aşırtıp göğsüne yerleştirdi. Ona diferansiyel dendiğini taksici komşusu, yani Reşat, öğretmişti. Annesi, ön kısmı göğsünü acıtmasın diye yumuşak süngerle sarıp deri kaplamıştı. Ustası Osman’ın eski yolcu koltuklarındandı kahverengi meşin. Şenol ödemek istemişti ama, daha büyük Kınalı’sı olunca vermesi karşılığında anlaşmışlardı.
Ücretleri topladığı bez torbayı omzuna çaprazlama astı.
Sokakta bekleyen yolcu, yani Murat, sabırsızlandı: ‘Maça geç kalacağım yani Tombul!’ İki hafta önce başlayan yaz tatiliyle işleri açılmıştı ama, bu kadar çabuk müşteri bulunca daha bir sevindi. Annesini babasını, Murat’a bilmem kaçıncı kez tanıştırdı. Yolcusunu arkaya oturttu. Boş avucunu ön tarafa kadar götürüp kısık sesle ‘Sen öne geç, öne,’ dedi. Murat başını eğip güldü.
Diferansiyeli iyice yerleştirdi, yolcuları kontrol etti. Öndekine göz kırptı. Çok şükür, daha sefere çıkar çıkmaz Kınalı dolmuştu. Motoru rölantide, saat gibi. Bahçedekilere dönüp ‘Beni öğlene kadar beklemeyin, işler çok,’ dedi. Verdi gazı: ‘Ya Allah ya Bismillah!’…
İçeri girerlerken annesi yine içerledi babasına. ‘Olsun,’ dedi adam, ‘Olsun, Allah daha büyük dert vermesin.’ Kadın, her gün dualarına umudunu eklerdi ama onu sadece kocasının duyduğunu bilirdi.
Gerçi bu yıl Şenol’u ilkokul bire yeniden kabul ettiklerinde adağını tutup horozunu kesmişti. Mahalledeki çocukların dalga geçmelerine katlanıyordu da hikmetinden sual olunmaz Allah, şu çocuğun zihinsel yetersizliğine de bir çare vereydi ya? Okusa, sınıfları geçse… Kurban olsa anası ona? Kapısını aşındırdıkları doktor öyle demişti: ‘Zihinsel Yetersizlik.’ Yani çok zor öğrenirmiş, yaşıtlarına yetişemezmiş. Ailede sorun yokmuş da genler Şenol’a geçerken bozulmuş mu, mutasyon mu olmuş ne? Tahlillerden yorgun düşüp, ‘Takdir böyleymiş,’ demişlerdi.
Nereden bilirdi ki umudu ikincide de boşa çıkacak? Lohusalık kınasını kızının avucundaki yeşil damarlara dualarla kondurmuş, nazar boncuğunu da kundakta bile kemiği eline gelen cılız koluna okuyup üfleyerek takmıştı. Ne kına yetti ne boncuk; yaradan iki ay ömür biçmiş, Şenol’una zihin, Vahide’sine organ yetiştirememiş.
Şenol dört yaşındaydı. İki avuç büyüklüğünde, rengarenk teneke minibüsü üzülmesin, oyalansın diye almışlardı. Plastik arabaların pabucunu hemen dama attı. Bütün gün bahçeye bakan balkonun uzun duvarında yolcu alır indirirdi. Motor, korna sesleri tükürükleriyle çıkardı ağzından. Sağlam frenleriyle çukurlarda yavaşlayarak devam ederdi. Arada teklediği olurdu ama, hemen balkonun köşesindeki sanayiye çeker, baktırırdı. Annesi, yani Nurhayat, garajını yatağında, yastığının altına yapmıştı. Bir yıl sonra ustası ona tekerlekli, direksiyonlu telden arabasını hediye edince sevinçten deliye dönmüştü. Acemiliğini bahçede attı. Annesi pencereden seyrederken şükreder, yemeğe çağırdığında şalvarının cebindeki mendiliyle gözlerini kurulamadan karşısına çıkmazdı.
Kınalı köşeye kadar hafif yokuşu ikinci viteste çıktı. Devri düşmedi. Hızlıydı. Onun tombulluğu diğer şoförlere benzemiyordu: Kınalı’dan bir çırpıda inip binebiliyordu. Direksiyonu tek elle sağa çevirdi. Maç için toplanan çocuklara kadar üçüncü viteste sürdü. Havalı kornasını duyanlar Kınalı’ya bakıp gülüştüler. Yanlarına gelince sinyal verip durdu. ‘Stat!’ diye bağırdı. Yolcusu indi. Biletini ödemek için elini cebine attığında ‘Paran yoksa sonra verirsin koçum,’ diyerek büyüklük yaptı ama, müşterisi beş paslı çiviyi kıkırdayarak eline bırakıp arkadaşlarına karıştı. Şenol, ücreti çantasına atarken arkasından seslendi ‘Siftah senden bereketi Allah’tan koçum.’ Kaldırımdakilere baktı.
‘‘Maç ne zaman bitiyor gençler?’’
‘‘Ne yapacaksın yani Tombul? Beşte devre onda biter. Arabayı temizledin mi?’’
Çok kızdı.
‘‘Araba değil o!Kınalı!’’
Çocuklar kahkaha attı. Sıska olanı, yani Erhan, yanındakini dirseğiyle dürterken seslendi; ‘Bilete zam yaptın mı?’ Şenol torbayı şıngırdattı; ‘Hala beş çivi.’ Gene kıkırdadılar. Maç bitecek de müşteri gelecek de… Buradan iş çıkmaz. Kınalı’yı çalıştırdı, yola koyuldu. Arka koltuğa dönüp fısıldadı.
‘‘Sana bedava, sana bedava.’’
Son modelin dişlileri yağ gibiydi. Ara sokağa girerken vitesi düşürdü, sağı solu pencereden kontrol etti. Hiç yolcu yok. Birazdan hepsi sokağa çıkar. Kınalı dolunca isteyenler ayakta da binerler. Tabii, üç çiviye…
İlk durakta sıra bekleyen şoför abilerinin yanına gidip mola verdi. Yeni modelin frenler kazık gibiymiş; nasıl durdurduğunu gösterdi. Ustasının verdiği çayı bitirdi. ‘Ben, benim durağa gidiyorum.’ dedi. Babası vermişti tüyoyu Şenol’a; ‘Parkın yanında bekle. Orada çocuklar kuka saklambaç oynuyor. Hem dondurmacı, yani Eyüp’ün, yeri de orada.’ Yola koyuldu. Dikiz aynasından baktı.
‘‘Sıkı tutun olur mu?’’
Peş peşe dörtledi. Durağa geldi: ‘İiii’. Kınalı duramadı. Dingili, bilyeleri ayağına girdi, kanattı. Stop etti, topuğunu ovaladı. Oyunu seyredenlerin önünden aşağı yukarı yürüdü: ‘Kalkıyor, kalkıyor!’ Birini yeni modelin hızına, rahatlığına ikna etti. Arkaya oturttu. Tam motoru çalıştıracakken ellerinde lolipoplarla koşan kızlar geldi. ‘Parasını sonra versek olur mu yani Tombul?’ diye kıkırdadılar. ‘Sıkıntı yok kardeşim. ’Saçı topuzlu olan öne oturmak istedi. Şenol hemen atıldı: ‘Orası dolu!’ Kız incecik gülüp vazgeçti, arkada oturan müşterinin gömleğine yapıştı. Örgü saçlı olanı da onun arkasına. Şenol ‘Tamam mı?’ diye sordu dikiz aynasından. Yolcular hep bir ağızdan cevapladılar; ‘Bas gaza yani Tombul!’ Kuşandı diferansiyeli; ‘Vırrrn,’ Kınalı uçtu, mahallenin asfaltı bozulmamış sokaklarında süzüldü. Vites değiştirdikçe düşen pantolonunu hızla çekiyor, tombul kıçını müşterilerinin görmesine izin vermiyordu. Para torbası kocaman göbeğinde savruluyor, çiviler cılız cılız çıtlıyordu. Durakları mahallenin evlerindendi. Yolcuların nerede ineceklerini çok iyi bilirdi bilmesine de kaptan dediğin durağa gelmeden haber verirdi. ‘Yani Müjgan, var mı inecek? Yani Sebo?’ Cevap çıkmadıkça diferansiyele abandı. Sokaktan havalı kornalarla geçtiler. Ayaktakiler şekerleri yalıyor, kıkırdıyorlar. Yolculardan biri ‘Yani Hatice’de inecek var!’ dedi. Şenol vites düşürdü, Kınalı yavaşladı. Kızlar ücretlerini yarın getireceklerine söz verdiler. Dikiz aynasına baktı; ‘Sen nerede ineceksin birader?’ Vitese taktı, Cami’de Kınalı’yı boşa aldı. Yolcusu indi. Beş çiviyi attı torbaya. ‘Hayırlı günler genç! ’Sinyal verdi, bire taktı.
Durağa dönerken öğlen ezanı okundu. Arka koltuğa fısıldadı.
‘‘Haydi yemeğe.’’
Köşeye kadar ikinci viteste geldi. Direksiyonu tek elle sola çevirdi. Eve inen hafif yokuşta rölantiye aldı. Kınalı da tombul bedeni de rahatladı. Annesi ona bahçeden el salladı, sofrayı hazırlamak için eve girdi.
Belki bir gün büyük bir Kınalı’sı da olurdu. O zaman kardeşini, yani Vahide’yi, şoför yanına oturturdu. Mutfağa girdiğinde babasına selam verdi. Nurhayat ocakta çorbaları doldururken bir umut, oğlunu yine kendince sınava tuttu: ‘Benim adım ne aslanım?’ Şenol hemen yapıştırdı: ‘Yani Nurhayat.’ Annesi kâseleri masaya bıraktı. Tezgâha dönerken şalvarının cebinden mendilini çıkardı.
Nurhayat o gün, kızının sarı hırkasını dizinde okşarken de ağlıyordu. Şimdiki gibi sessiz değil, burnunu çeke çeke. Sesi ninni gibiydi:
“Kınalım… Neredesin kınalım…?”
Şenol kardeşini uyutuyor sandı ama hırkanın içinde kimse yoktu. Annesine baktı. ‘Kardeş yok,’ dedi annesi. Şenol odaya bakındı, kardeşini aradı, ama o gitmişti. Nerede der gibi gözlerini annesine dikti. ‘Kardeş…’ dedi Nurhayat, ‘Kardeş gitti.’
Yine anlamadı. Hırkayı eliyle aralayıp içine baktı. Nurhayat Şenol’u kollarından kavradı, sarsmaya başladı.
“Kardeş gitti! Yani o yok! Yani Vahide! Gitti o…”
Şenol ağlamadı. Nurhayat hırkayı katlayıp şifonyere koydu. Oğlunu kucağına alıp zıplattı, omzuna yerleştirdi. Odadan çıkarlarken Şenol gittikçe uzaklaşan çekmecelere parmağını uzattı: ‘Yani Vahide…’
Ayakkabılarını giyerken ikisi de onu izliyorlardı. Doğruldu pantolonunu çekiştirdi. Askılıktaki torbayı indirdi, çivileri çıkarıp uzattı.
‘‘Bunları otoparka koyun. Ben akşam ezanında gelirim.’’
Bahçede yürümeye başladı. Kolunu yana uzattı. Avucunu açtı, kapadı. Annesiyle babası boşlukta sallanan elini seyrettiler. Diferansiyeli kuşanıp arka koltuğa döndü. Marşa bastı, Kınalı uçtu.

