NECATİ TOSUNER İLE RÖPORTAJ
Necati Tosuner (tam adıyla Osman Necati Tosuner), 1944 yılında babasının memur olarak görev yaptığı Ankara’da doğdu. Çocukluk ve gençlik yıllarını Türkiye’nin farklı şehirlerinde geçirdi. Erken yaşlarda geçirdiği bir hastalık sonucu edindiği bedensel engel, onun hayata ve edebiyata bakışını derinden etkiledi. Bu deneyim; yazılarında sıkça rastlanan içe dönüş, kırılganlık ve yalnızlık temalarının temel kaynaklarından biri oldu.
Uzun yıllar devlet memurluğu yapan Tosuner, edebiyat çalışmalarını bu süreçle birlikte sürdürdü. Yazın hayatına öyküyle adım atan yazar, zamanla deneme türünde de özgün ve kalıcı eserler verdi. Metinlerinde olaydan çok bireyin iç dünyasına, bilinç akışına ve duygu durumlarına odaklandı. Şiirsel, yoğun ve iç monologlara yaslanan anlatımıyla modern Türk öykücülüğünde kendine özgü, ayrıksı bir yer edindi. Edebiyat çevrelerinde sıklıkla “sessizliğin ve iç sesin yazarı” olarak anılan Tosuner, az ama etkili yazan yazarlar arasında kabul edilir.
Güzide Hekimoğlu:
Doğduğunuz evden başlamak istiyorum. Birçok söyleşinizde bahçeli bir evde doğmanın pişmanlığını yaşadığınızı söylüyorsunuz. Düşünüyorum da, bahçeli bir evde doğmasaydınız belki de bugün Necati Tosuner gibi bir dil ustasıyla tanışma şansımız olmayacaktı. Doğduğunuz evin ve ailenizin yazın hayatınızda nasıl izleri oldu?
Necati Tosuner:
Bu konuda acımasız olmayacağım. Pişmanlık, doğduğum eve değil, o evin içindeki insanlara dair. “İhata” diye bir şey vardır, değil mi? Evi yapmışsın, çocuk doğmuş. Tavandan bir salıncak asmışlar; yerden biraz yukarıda olsa dert değil ama iki metre yukarıdan sallanıyor. Altından geçmek kolay olsun diye tavana asılmış. Dört yaşındayım. Uykuya yatırılmışım. Sonra bir gelmişler, çocuk yerde. Beton zeminde. Annem “ağlamıyordu” diye avutuyordu kendini. Ben şimdi anneme ne diyeyim? Beni alıp doktora koşacak durumda mıydı? Aynı evde kayınvalidesi vardı, ağabeylerim vardı. Demek ki mesele ev değil, bahçe değil; içinde yaşayanlar.
Sonradan o tavandaki çengeller yine duruyordu. Ağabeyimin çocuğu geldi, aynı salıncak tekrar asıldı. Sonra sevmedikleri gelin çocuğu oradan aldı, “Bir de bu düşmesin” dedi, sedirde yatırdı. Bütün bunlara rağmen hâlâ ihata yoktu. Ders almak yoktu. Sanırım bu konuda söyleyeceğim yeterli.
Güzide Hekimoğlu:
Her şeyi erken öğrenmenin sizi yazmaya ittiğini söylüyorsunuz. Kitapların insanın en iyi dostu olabileceğini fark ettiğinizde yazıya yöneldiğinizi de anlatıyorsunuz. Bu uzun yolculukta kitaplar sizin için ne ifade ediyor?
Necati Tosuner:
Aynı çizgi devam ediyor aslında. Babam devlet memuruydu, ağabeylerim Tıbbiyede okuyordu. Okuyan, kitaplık bulunan bir evdi; yani ihatanın tam zıddı. Babam kamburluk oluşmasın diye çok uğraştı. Tedaviler gördüm. Aylarca yerimden kalkmadan yattım. O uzun yatma sürecinde iki arkadaşım vardı: kitaplar ve bir tıraş aynası. Yattığım yerden dışarıyı göremediğim için aynayla dışarıyı seyrederdim.
Kitap okuma alışkanlığı bir “hastalık” gibiydi. Okunmuş kitapları ucuza almak derken yazmaya yönelmem bir öğretmen sayesinde oldu. Ortaokuldayken, sırtımda korseyle zor hareket ediyordum. Öğretmenim Kilisli Fikret Bey bana pazar yerini anlatan bir ödev verdi. İnsanları taklit ederek yazdım. Sınıfta okudum, arkadaşlarım güldü. Sonra bir koz helvacısını anlattım. İlk eleştirimi orada aldım. “Arnavut böyle konuşmaz” dediler. İşte yazarlık böyle başladı.
Ankara’dan İstanbul’a gittim. İlk kitabım Özgürlük Masalı çıktı. İlk öykünün adı “Yalnızlığa Övgü”ydü. İlk ay Varlık’ta öyküm yayımlandı. Sonra memur oldum, âşık oldum, üçüncü kitabımın adını Kambur koyabildim. Ancak üçüncü kitapta buna cesaret edebildim. Öykü kurmacadır; her şeyi olduğu gibi anlatmak zorunda değilsiniz. Gönülde Kitap da bu yazma serüveninin izlerini taşır.
Güzide Hekimoğlu:
‘Gönülde Kitap’ta kıskançlık duygusuna değiniyorsunuz. Sizce bu duygu yazının doğasından mı beslenir?
Necati Tosuner:
Kıskançlık insani bir durumdur. Yazara yakışmaz mı? Yakışır. Sanat biraz da kıskançlıkla beslenir. Ressamlarda bu daha görünürdür. Ben “kıskanç değilim” derim ama elbette yaşanmıştır.
Güzide Hekimoğlu:
Hayatınızdaki zorluklara rağmen yazıyla bağınızı hiç koparmadınız. Bugünden geriye baktığınızda yazmak sizin için ne ifade ediyor?

Necati Tosuner:
Yazmak benim için çok önemli. O öğretmen olmasaydı belki de başka türlü yazardım. Bekir Yıldız gibi mi, Demir Özlü gibi mi… Kendi yolumu kendim buldum. Romantik ama gerçekçi. Hayatın gerçekliğiyle ilgilendim. Yazdıklarımda hep bir alay, bir matraklık vardır. Sevmediğim, içime sinmeyen hiçbir şeyi yayımlamadım. Yırttıklarım yayımladıklarımdan az değildir.
Güzide Hekimoğlu:
Diliniz yoğun ama sade. Kısa ve kesik cümleler bilinçli bir tercih mi?
Necati Tosuner:
Elbette. Diyalog bazen derdimi anlatmanın en iyi yoludur. Ölçütüm şudur: İçime sinmeyen hiçbir şeyi yayımlamam. Bu yüzden fazla kitabım yok.
Güzide Hekimoğlu:
Öykü türü sizin için neden bu kadar merkezi?


Necati Tosuner:
Öykü anlatmak için en uygun tür. Uzun öykülerim roman olabilirdi. Ama bazen öykü yazarken finali metin ele geçirir. Kitap düzenini de önemserim. Okur kitabı ilk öyküden bırakabilir; ama son öykü kitapta kalan izdir.
Güzide Hekimoğlu:
Bireyin iç dünyasını anlatan bir yazar olarak sınıflandırılıyorsunuz. Bu tanıma nasıl bakıyorsunuz?
Necati Tosuner:
Benim edebiyattaki yerim kibrit kutusu kadar ama o kutunun içi doludur. Ben bir şey anlatmak istedim hep. Sonradan öykünün bir şey anlatmak zorunda olmadığını da öğrendim.
Güzide Hekimoğlu:
Aldığınız ödüller sizin için ne ifade ediyor?

Necati Tosuner:
Elbette önemlidir. Moral verir. Gençlere yarışmalara katılmalarını öneririm. Kazanamasalar bile.
Güzide Hekimoğlu:
Küçürek öyküye bakışınız nedir?
Necati Tosuner:
Şiir yazmadım ama şiirsel bir dil kullanmaya çalıştım. Küçürek öykü en çok istismar edilen türlerden biridir. Dört satır yazıp adına öykü demek değildir.
Güzide Hekimoğlu:
Yayıncılık deneyiminizden söz eder misiniz?
Necati Tosuner:
Derinlik Yayınları’nı kurdum. 12 Eylül’ün etkisi büyüktü. Kâğıt sıkıntısı her zaman vardı. Teknoloji değişti ama bazı sorunlar sabit kaldı.
Güzide Hekimoğlu:
Çocuk edebiyatındaki artışı nasıl değerlendiriyorsunuz?
Necati Tosuner:
Çocuk edebiyatı ayrı bir alandır. Buna burun kıvırmak anlamsız. Ama “nasıl olsa çocuk” diyerek yapılan işler sorunludur.
Güzide Hekimoğlu:
Son olarak, genç yazarlara ne söylemek istersiniz?
Necati Tosuner:
Çocuklar için edebiyat, evdeki kitaplığın bıraktığı mirastır. Okumak, yazmaktan önce gelir.

