NAZAN ARISOY/İYİ OLMAK ZORUNDA DEĞİLİZ

İYİ OLMAK ZORUNDA DEĞİLİZ

“Zorunlu Pozitiflik, Tükenmişlik ve Kendilik Yanılsaması”

“İyi ol.”

“Şükret.”
“Olumlu düşün.”

Peki, ya iyi değilsek?

Modern insanın omuzlarına bırakılan bu cümleler, artık birer temenni değil; sessiz birer buyruğa dönüştü. İyi hissetmediğimiz anlarda bile “iyiymiş gibi” davranmayı öğreniyoruz. Yorulduğumuzu söylediğimizde, daha çok çabalamamız öğütleniyor. Canımız yandığında, “geçecek” denilerek susmamız bekleniyor. Oysa insan ruhu, sürekli iyi olmaya zorlandıkça hafiflemiyor; tam tersine ağırlaşıyor. Belki de bugün yaşadığımız tükenmişliğin nedeni, acının kendisi değil; acıya tahammül edemeyen bu çağın, bize iyi olmaktan başka bir seçenek tanımamasıdır.

İnsanlara “Nasılsın?” diye sorulduğunda, ağızdan dökülen o otomatik cevap hemen belirir: “İyiyim… Koşturuyoruz işte.” Tanıdık geldi, değil mi? Cevap tanıdık, tonlama tanıdık, yüz ifadesi tanıdık. Sesimiz çoğu zaman gerçekten iyi olmadığımızı ele verse de dil, bu cümleyi kolayca söyleyiverir çünkü bu çağda “iyi değilim” demek, yalnızca bir ruh hâlini değil; zayıflığı, başarısızlığı hatta neredeyse ayıplı bir durumu itiraf etmek gibidir. Bu yüzden insan, iyi olmadığını hissettiği anlarda bile “iyiyim” demeyi öğrenir. Kendini ikna etmek için değil; çevresini rahatsız etmemek için.

Üstelik bunu yalnızca kendimizden saklamayız; başkalarından da saklarız. Çevrenizden mutlaka duymuşsunuzdur: “Negatif konulardan uzak duruyorum.” “Beni aşağı çeken şeyleri dinlemek istemiyorum.”

Bu cümleler ilk bakışta sağlıklı sınırlar gibi görünür. Oysa çoğu zaman, insanın kendi kırılganlığıyla arasına koyduğu görünmez duvarlardır. Acıya kulak vermemek onu yok etmez; yalnızca daha derine iter. Dinlemekten kaçtığımız her duygu, bastırıldıkça biçim değiştirir; kaygıya, tükenmişliğe, içsel bir gerginliğe dönüşür. İyi hissetme ısrarı, insanı hafifletmez; aksine ruhun taşıması gereken yükü ağırlaştırır.

Stoacılar acıdan kaçmayı değil, onunla ölçü kurmayı öğütlerken, insanın duygularını inkâr etmesini değil; onları tanımasını ve yerli yerine koymasını amaçlar. Acı, onlar için yok edilmesi gereken bir düşman değil; insanın iç dünyasını düzenlemesi gereken bir göstergedir. Seneca, insanın başına gelenleri değil, onlara verdiği tepkileri denetleyebileceğini söylerken, ruhu korumanın yolunu gerçeklikle bağını koparmamakta bulur. Stoacı denge, acıyı bastırmak değil; ona teslim olmadan, onunla aynı masada oturabilmektir.

Bugünün dünyasında ise bu denge anlayışı yerini hızlı çözümlere, parlak cümlelere ve geçici telkinlere bırakmış görünüyor. Üzgünsek “pozitif düşünmemiz”, yorgunsak “daha motive olmamız”, kırılmışsak “büyütmememiz” bekleniyor. Oysa Stoacılığın önerdiği şey tam tersidir: Duygunun üzerini örtmek değil, onu görüp anlamak çünkü görülmeyen her duygu, insanın iç dünyasında kontrolsüzce büyür.

Stoacılar için ölçü, duygusuzluk değildir; sınırdır. Acının hayatın bir parçası olduğunu kabul etmek, onu yüceltmek ya da romantize etmek anlamına gelmez. Aksine, acıyı tanıyan insan onun esiri olmaz. Bu yüzden Stoacı bilgelik, “iyi hissetme” zorunluluğu dayatmaz; gerçek hissetme cesaretini önerir.

Nietzsche ise burada durmaz; ölçünün yetmediği yerde dönüşümü talep eder. Stoacı bilgelik insanı ayakta tutmayı öğretirken, Nietzsche insanı sarsmayı göze alır. Ona göre acı, yalnızca yönetilmesi gereken bir durum değil; insanın kendini yeniden kurabileceği bir eşiğin adıdır. Acıdan kaçmak, insanı korumaz; onu eksik bırakır. Bu yüzden Nietzsche, iyi hissetmeyi değil, hakikatle yüzleşme cesaretini yüceltir.

Nietzsche’nin itirazı, duygulara değil; duyguların inkârına yöneliktir. Acıyı bastıran insan, ona üstün gelmiş olmaz; yalnızca onu bilinçdışına sürgün eder. Oysa bastırılan her şey, bir gün başka bir biçimde geri döner. Nietzsche için dönüşüm, acının içinden geçmeyi göze alabilenlerin işidir. Bu düşünce, felsefenin olduğu kadar edebiyatın ve müziğin de sıkça işaret ettiği bir hakikattir. Sezen Aksu’nun bir şarkısında söylediği gibi: “Acıdan geçmeyen insan, biraz eksiktir.” İnsanı güçlendiren şey, acının yokluğu değil; onunla kurulan sahici ilişkidir. Bu nedenle Nietzscheci dönüşüm, iyimserliğin değil; dürüstlüğün felsefesidir.

Ne var ki modern dünya, ne Stoacı ölçüyü ne de Nietzscheci dönüşümü taşıyacak bir sabır alanı sunuyor. Hız çağında yaşıyoruz; duyguların bile çabuk geçmesi, hemen düzelmesi, hızla toparlanması bekleniyor. Acıya zaman tanınmıyor, bekleyişe tahammül yok, içsel süreçlere alan açılmıyor. Her şeyin hızla çözülmesi gereken bir sorun gibi ele alındığı bu dünyada, insanın kendi iç yolculuğu da aceleye getiriliyor. Oysa ne ölçü aceleyle kurulur, ne de dönüşüm hızla gerçekleşir.

Bu noktada karşımıza “özgür birey” söylemi çıkıyor. Modern insan, özgür olduğunu düşünüyor; istediğini seçtiğini, kendi hayatını kendi belirlediğini sanıyor. Oysa çoğu zaman seçtiği şeyler, kendisine çoktan sunulmuş seçeneklerden ibaret. Ne düşüneceği, neye üzüleceği, neye sevineceği hatta ne zaman iyi hissetmesi gerektiği bile görünmez bir toplumsal mutabakatla belirlenmiş durumda. Topluma göre şekillenen bir hayatın içinde, bireyin ne kadar özgür olduğu sorusu kaçınılmaz hâle geliyor. Kendi yaşamını belirlediğini düşünen insan, aslında başkalarının beklentilerine uyum sağlamak için durmaksızın kendini ayarlıyorsa, bu hâl gerçekten özgürlük müdür?

Sözde özgürlük anlayışı, insanı bağımsızlaştırmaz; aksine daha inceltilmiş bir uyum mekanizmasının içine çeker. İnsan artık açık yasaklarla değil; onaylanma ihtiyacıyla, dışlanma korkusuyla, “normal” sayılma arzusuyla yönlendirilir. İyi olma zorunluluğu da tam burada devreye girer. İyi hisseden, güçlü görünen, her şeye yetişen birey modeli; özgür insanın değil, uyumlu insanın idealidir.

Sorunlara hâkim olduğunuzu biliyorum ve şimdi “Peki, çözüm için ne yapmalı?” dediğinizi duyar gibiyim. Oysa belki de çözüm, daha iyi hissetmeye çalışmakta değil; daha dürüst hissetmeyi göze almakta başlıyor. Stoacıların önerdiği ölçü, insanın duygularına set çekmesi değil; onlara sınırlarını bilerek yer açabilmesidir. Nietzscheci dönüşüm ise acıyı hızla aşmayı değil, onun içinden geçerek insanın kendini yeniden kurmasını talep eder. Her iki yaklaşım da insanı kalabalığın hızından çekip kendi iç temposuna geri çağırır.

Çözüm, daha güçlü görünmekte değil; kırılganlığı inkâr etmemekte saklı olabilir. Daha özgür olmak, daha fazla seçenek arasında kaybolmak değil; hangi seçimlerin gerçekten bize ait olduğunu ayırt edebilmektir. İnsan her duygusunu paylaşmak zorunda değildir; ancak hiçbir duygusunu yok saymak zorunda da değildir.

Belki de bugün ihtiyacımız olan şey, iyi olmaya çalışmaktan vazgeçmek değil; kendimizi yarı yolda bırakmamayı öğrenmektir. Acıyı hızla geçmesi gereken bir arıza gibi değil, insan olmanın doğal bir parçası olarak görebildiğimizde ölçü de dönüşüm de mümkün hâle gelir. Gerçek özgürlük, başkalarının dayattığı hızla değil, insanın kendi hakikatiyle kurabildiği sadık ilişkiyle başlar.

Hal böyleyken, akla şu itirazın gelmesi kaçınılmazdır: “Bu kadar dürüst olursak yalnız kalmaz mıyız? İnsanlarla ilişkimiz nasıl olacak, dostluğu nasıl kuracağız?” Evet, yüzeysel bağlar zayıflayabilir. Herkesin hızına yetişmeyen, her duyguyu cilalamayan insan; kalabalıkların içinde eskisi kadar rahat dolaşamayabilir, ancak dürüstlük, insanı ilişkisiz bırakmaz; yalnızca ilişkilerin niteliğini değiştirir. İyiymiş gibi yapanlarla değil, gerçekten hissedebilenlerle bağ kurmanın yolunu açar. İnsan, kendini inkâr ederek kalabalıklar içinde kaybolmaktansa; kendisi olarak daha az ama daha sahici ilişkiler kurduğunda, yalnızlaşmaz. Aksine, ilk kez gerçekten temas eder çünkü dostluk, sürekli iyi olmaya çalışanların değil; kırılganlığına alan açabilenlerin arasında filizlenir.

İnsan, kendine dürüst olmaktan vazgeçtiği gün, başkalarıyla kurduğu her ilişkiyi de eksik yaşamaya başlar.

Kendini, kendinden yalnızca sen kurtarabilirsin. Herkes gibi.