BİR KİTABIN ANATOMİSİ: ANAMUR’UN RUHU ÜZERİNE BİR DENEME
Tarih asla uyumaz, sadece sabırla bir sonraki uyanış anını bekler.
Özgün Not: Bu deneme, Seyit Berker Aydoğan’ın “Anamur Murmurları: Anamur’un Kadim Çığlıkları” kitabının yazınsal evreninden esinlenme ve yazarın kişisel defterlerinden damıtılmış düşüncelerle oluşturulmuştur.
Bir yer düşünün; Akdeniz’in turkuaz sularının kokusunun iğde ağaçlarının misk kokusuyla karıştığı, cennet vaadiyle ruhunuzu okşayan bir coğrafya. Anamur, haritalarda yalnızca bir nokta gibi görünse de aslında muz seraları ile binbir ton maviye bürünmüş Akdeniz’in arasında uzanan altın kumların üzerinde, tarihin fısıldadığı bir sır gibi durur. Peki ya, bu sese kulak veren olmazsa? İşte o zaman fısıltılar, kadim bir çığlığa dönüşür.
Nitekim benim ruhumdaki Anamur da kadim lanetlerin, tamamlanmamış ritüellerin ve tarihin karanlık sırlarına gömülmüş çığlıkların sonsuza dek hapsolduğu labirentlerden örülü bir kıta kadar geniştir. Annemin memleketi olan bu topraklar, benim için sadece bir yaz cenneti değil, aynı zamanda ilhamımın ve tutkumun başkentidir. Çocukluğumdan beri Mamure Kalesi’nin surlarında oynadım, Dragon Çayı’nın sesini dinledim ve Anemurium’un gizemli harabelerinde kayboldum. Bu sayede, parıldayan tarih ile karanlık gölgelerde saklanan ürpertinin o eşsiz sentezini ruhumda hissettim. “Anamur Murmurları: Anamur’un Kadim Çığlıkları” eserini kaleme almam da çocukluğumdan beri dinlediğim bu fısıltıları, hissettiğim duyguyu ve bu topraklara beslediğim derin sevgiyi dünyaya anlatmanın bir yoluydu[1].
Bir inşaat yüksek mühendisi olarak, taşın, çeliğin ve betonun dilinden anlarım. Ancak asıl uzmanlık alanım, bu yapıların fiziksel sınırlarının ötesine geçerek, onlara ruhunu veren tarihin, kültürün ve insan hikâyelerinin gizli katmanlarını deşifre etmektir. Tarihi yerlere bakış açım, bir arkeolojik alanın krokisini çıkarmaktan çok, coğrafyanın kolektif bir bellek mimarisi olarak nasıl işlediğini anlamaya çalışmaktır.
Bir mühendis titizliğiyle tarihi gerçekleri incelerken fark ettim ki, üzerinde yaşadığımız Anadolu toprakları yalnızca kum ve taştan ibaret değil; bu toprakların kendisi bir hafızadır. Romalı bir prokonsülün ölümsüzlük açlığı, bir kölenin susuzluk çığlığı ya da bir lejyonun asla bitmeyen nöbeti… Hepsi, uygun anı bekleyerek uyuyor. Benim işim, bu uykuyu bölmek, o hikâyeyi bulup su yüzüne çıkarmak ve ona yeniden hayat vermekti.
Bir yazar için kitap yazmak, bu çığlığa cevap verme çabasıdır belki de. Masanın başına geçtiğinizde yalnız değilsinizdir. Yanınızda, sırtınızda, içinizde yüzyılların ağırlığını taşıyan bir lokasyon, o yerin insanları, onların hikâyeleri vardır. Her satırı kaleme alırken, kurgunun ötesinde bir sorumluluk taşıdığımı hissettim: Bir ses toplayıcısı, bir yankı avcısı olduğumu. Mamure Kalesi’nin taşlarına sinen fısıltıları mı, yoksa bir teyzenin kilimini dokurken mırıldandığı türkünün kayıp dizelerini mi dinleyeceğimi bilemeden geçirdiğim günler…
Her kitap, yazarının ruhundan kopup kâğıda düşen bir parçadır. Ama bazı kitaplar vardır, yalnızca yazarının değil, bir coğrafyanın, bir kültürün ruhunun ta kendisidir. Bu kitabı yazarken kelimelerim, Anamur’un rüzgârıyla savrulan muz yaprakları gibi etrafa dağıldı. Cümlelerim, Anemurium’un antik limanında dalgaların dövdüğü kayalar gibi şekillendi. Bunlar, benim hikâyelerim değil, Anamur’un binlerce yıldır içinde barındırdığı tarihi eserlerin hafızasında biriktirdiği ve artık taşmak zorunda olan hikâyelerdi. Ve o hikâyeler, kendisine kulak verecek birini buldu.
Bir yazar için en büyük mucize, okuyucunun da aynı frekansta titreşebilmesidir. Arkeologların kemik tozuyla karışan ter kokusunu, derin mağaralardan yükselen metalik sesin ciğerleri nasıl yaktığını, ya da Mamure Kalesi’nin taşlarına sinmiş denizci fısıltılarını hissettiğinizde, o kadim ruh size de nüfuz etmeye başlar. Okuyucunun sayfayı çevirdiğinde, sadece karakterlerle değil, kendi iç dünyasının soğuk bir esintiyle; tarihin sanıldığı gibi geçmişte kalmadığı gerçeğiyle yüzleşebilmesidir. Çünkü tarih de soluk alıp verir.
Bu doğrultuda hedefim, okurların her sayfayı çevirdiğinde, Anamur’da bir sabah vakti hissedilen serinliği yanaklarında, duydukları martı çığlığını kulaklarında hissetmeleriydi. İşte edebiyatın büyüsü buradadır: Bir kişinin iç dünyasından yola çıkarak, herkesin ortak mirası olan duygulara ulaşmak.
Bu kitap, benim için bir bitiş değil, bir başlangıçtı. Nitekim bu kitap, her taşın altında yatan hikâyeye kulak veren tüm meraklı ruhlara ithaf edilmiştir. Unutmayın, bazı çığlıklar asla dinmez; sadece bir sonraki dinleyicisini bekler. Cesaretiniz varsa, sayfayı çevirin ve fısıltıları dinlemeye başlayın. Bu, okurken edineceğiniz ilk ve en değerli kazanımınız olacaktır. Ve biliyorum ki, her okunduğunda, o kadim ruh bir kez daha, biraz daha hayat buluyor.
[1] https://www.kitapyurdu.com/kitap/anamur-murmurlari-anamurun-kadim-cigliklari/730387.html

