NAZAN ARISOY/PEMBE KAFES

PEMBE KAFES

Rüzgâr, duvağın kenarına dizili dantelleri Dilşa’nın saçlarının üzerinde dans ettirirken avucunda tuttuğu ahşap oyma tarağın üzerine damlayan gözyaşları birkaç duyguyu içinde harmanlıyordu. Hasret, şaşkınlık ve mutluluğa bulaşan hüzün…

Tarağın üzerine sabitlediği gözlerini pencerenin dışına çevirdi. Düğüne yakışır bir gelindi ama düğün fotoğraflarına hazır değildi. Gözyaşları gözlerini daha da iri ve ihtişamlı gösteren rimelini gözaltlarına boca ediyor, yanaklarından çenesine doğru karanlık bir hat çiziyordu. Gülümseyen ifadesine gözyaşı yakışmıyordu.

Hayatının hikâyesinin kendisine ait olmadığıyla yüzleşmek ne kadar canını yaksa da pişmanlıklarının, heyecan ve korkularının yersizliğini de öğrenmesi karmaşık duygularla savaşmasını sağlıyordu. Bir saat sonra yaşamını birleştireceği kocasından gelen itirafname temalı bir mektup almıştı. Zarfın içinden çıkan ahşap tarak annesinindi. Yıllardır kaybettiği için kendine kızmasının ne kadar anlamsız olduğunu anlamış olmakla kalmadı, binlerce aldığı kararın ve başına gelen olayların da mimarı olmadığıyla yüzleştikçe şaşkınlığı öfkeye, öfkeden mutluluğa hatta çok geçmeden kararsızlığa dönüşüyordu.

Gelinliğinin gösterişli kabarık eteğini sıkıca kavrayıp ayaklandı. Okuduğu mektubu okumamış gibi tekrar okumaya karar verdi. Önce pencerenin önüne yürüdü. Temmuz ayının sıcaklığı yüzüne vururken içinin üşümesi ürpermesini sağladı. Kapıyı kilitledi. Gelinlerin dinlenmesi için hazırlanan kanepeye bu kez yeniden gerçeklerle yüzleşmek için uzandı. Arif’in mektubunun buruşturulmuş kısımlarını eliyle düzeltip gözleriyle takip ederken dudaklarının arasından mırıltılar şeklinde kelimeleri havaya bırakıyordu.

Can Sultanıma,

Şimdi avucunun içinde tuttuğun o kırık tarağa iyi bak. Bu senin henüz hayallerin başına yıkılmamış, incinmemiş, üzülmeyi bebeğinin saçlarını kesmenin verdiği pişmanlık zannettiğin, yoksunluğu yoksulluk gibi gördüğün, hor görülmediğin, dayak yemediğin, zorlanmadığın hatta kirlenmediğin yıllardan saçlarını benden önce sevmeyi başaran bir avuçluk hatıra.

Macuncu Rüstem Amca’nın gelmesini beklemenin büyük hasret sancısı olduğunu düşündüğün, yaraların diz kanamasından başka bir şey olamayacağını zannettiğin, siyah önlüklü, iki örgü saçlı, çalışkan, cıvıltısıyla avlusunu inlettiği eve, adına yakışır neşe saçan, küçük Dilşa olduğun zamanlardan kalma. Sen kokuyor. Annen kokuyor o tarak. Senden kalan kıymetli parçayı, bir gün sana yeniden geri verince yüzündeki masum sevince kavuşmayı düşleyen saf bir sevginin yüreği kokuyor o tarak.

Sana hep beni görmediğin yerlerden baktım. Senin görmediğin Arif’ten sana baktım yıllarca. Gidiyordun ama yüreğimdeki yerin, derin kazılmış bir zemine oturtulmuş ihtişamlı bir imparatorluktu. Sen o hanedanın tek sahibi oldun daima ama sen yerini bilmeden imparatorluğumun etrafındaki balçıklarda dolaştın. Hiçbir zaman batıp boğulma diye bırakmadım ellerini, hem de hiç dokunmadan sımsıkı tuttum.

Taze bir goncaydın. Tüm köyün neşesi Dilşa’ydın. Seni bir imansızın koynuna koymak için Nenenin koynundan söküp aldılar. Miniciktin. İri gözlerine inat bir avuç içine sığacak kadar yüzün vardı. Öpülsün diye yıllarca beklemem gerekeceğini bildiğim minicik avuçların ve dudakların vardı. Beyaz yakanın üzerinden siyah önlüğe akan iki örgülü, beyaz kurdeleli, kınalanmış saçların vardı. Sonra da o avucunda tuttuğun, sana büyüdüğünü anımsatan anandan kalma kırık tarak.

Yeterince öpülüp sevilecek, ana olacak, kadın olacak kadar büyümemiştin ama yaren olmak için hazırdı yüreğin. Beni bilsen, belki sen de severdin ama bilsen ölürdün o gelinliğin içinde çünkü bilirim ki, sen seni nasıl sevdiğimi bilsen, benden ayrılacağına ölmeyi seçerdin.

Ölmedin sevdiğim. Düğün günü belli ki ölmeyi dileyen zihnine inat yaratan korudu hem seni hem de beni çünkü sen ölseydin, ben de ölmüştüm. Kendinden iki kat büyük, eskimiş bir cahilin koynunda uyurken her gece ölmene ramak kalmıştı. Sevdalı yüreğimin sızısı damlıyordu gözlerimden ve birden sen küçük bedenine inat cesaretinle devleştin. Çekiverdin yanına yakışmayan damadın elinden tabancayı. Sözde düğünün sevincini mermilerle kusan ağa yalakası kalabalığa eşlik edip eğlenmek için bir cesaret gösterdin. Ben anladım kendini de, beni de bir an da yok edeceğini ve yaratan acıdı ikimize. Gördüm. Senden olma yaşlarla yıkanırken kavruk yüzüm, masumiyetini gördüm.

Biri vuruldu tabancan ateş alınca. Gerçekleri bir ben gördüm; o ölümün nedeni de, cesedi de sen değildin. Ölenin ailesi başına çöreklenince şükrettim ölmediğine. Ölümünü düğününle kutlayamadılar ve o adam senin minik bedenine çöreklenemedi diye şükrettim. Hem beni hem de kendini kurtardın diye sevindim.

Ahali, ölen kızın başına toplanıverdi bir anda. Ardından sana doğru lanet dolu sözleriyle saldırıyordu kadınlar, adamlar. Taşladılar. İttiler, tartakladılar seni ve belki de bana gönül koyarsın ama hiç üzülmedim seni hırpaladıklarına çünkü sen benden daha cesurdun ve kurtarmıştın ikimizi.

Kocayım diye diye ortalarda salınan, sübyan günahına girmeye hazır kâfir de tokatladı seni. Gerdeğini yaşatmamışsın diye yedin kocandan ilk dayağını. Üzülmedim. Kurtardın ikimizi. O kızı kim vurdu onu da gördüm ama sen suçlu olsan biz elbet kavuşuruz diye düşünüp susuverdim.

Jandarmalar bastılar düğünü. Avazın çıktığı kadar bağırıyordun, ‘Ben vurdum onu! Ben!’ diyordun. İçimde kavuşmaya dair umudumla senin jandarma arabasına binişini izledim. ‘Katil gelin!’ diye bağırdılar arkandan. Bana kalsa kendimi tutamaz alkışlar, ıslık çalardım ama susma zamanıydı şimdi. Vuslat için susmayı bilmeliydim. Ağanın da gücü yetmedi onca kişinin gözü önünde işlenmiş cinayeti kapatmaya. Senin yüzünde kurtuluş mücadelenin zafer mutluluğu vardı o gece. Herkes şaşkındı. Köyde ağıtlar gökyüzünü dolduruyor, kadınlar aralarında fısıldaşıyordu.

Sen körpeliğini çürütmek için hapse gittiğin gün, Ağa’nın yandaşları başladılar karısı cezaevine giren kocana yeni bir taze kurban aramaya. Kocan, kederli görünüyordu. ‘Çıkarıcam gelinimi o cehennemden.’ diyordu kahvede. Belli ki kendi evine kurdurduğu cehennemine layık görüyordu seni.

Nenen kederden hasta, baban boynu bükük, itip kakılmaya başlamıştı. Oysa Ağa’nın seni satın alırken ona verdiği vaatlerle yorgun bedenini şımartacak,  eskisinden daha iyi yaşayacak, daha çok hayvana sahip olacaktı üstelik bunu sana sahip çıkmayarak elde ettiğini umursamadan onca hayvana bakacaktı.

Verilen ne varsa geri aldılar babandan. Anasız Dilşa’nın anasının gidişiyle sönen neşe ışığı iyice yok olmuştu artık. Biliyordum. Nenenin yüreğine düşen Dilşa hasreti, kızının hasretinden ağır basınca yükü kaldıramayacağını anlayan Rab, onu şefkatiyle sarmış, canını almıştı.

Kurtarmıştın bizi. Baban, adını bile duymak istemiyordu. Kahvede ağabeylerine çay vermez, oyunlara, sohbetlere almaz olmuşlardı. Ablanın kocası babanla dahi görüşmesini yasaklamıştı. Adı çıkmış, katil gelinin ablası diye anılmaya başlamıştı. Hepsi vazgeçti senden. Sanki hiç var olmamıştın, hiç çocuk olmamış, hiç yaşamamıştın o ocakta. Olsun be can sultanım, ben de yaşıyordun ya.

Seni yaşatmanın bir yolunu bulmalıydım. Sanki ailen gönderiyormuş gibi sana rengârenk elbiseler, yiyecek, içecek, işleyecek kumaşlar, nakışlık malzemeler, kitaplar gönderiyordum. Ablanın, ağabeyinin ağzından ‘Yanındayız kardeşim’ yazan ama türlü bahanelerle gelemeyişlerini anlatan mektuplar yazıyordum sana. Hiç yalnızlık kokusu çekme ciğerine diye, sana nefes oluyordum.

Kocan kararlıydı. Takmıştı sana kafayı besbelli. Duydum ki hükûmetten izin çıkartmış. Hapishanede gerdeğe girecekti seninle. Kırmızı odalar varmış vuslat yapsın diye sevenler. Kadın her yerde kadınlık yapsın kocasına diye mahpuslukta da döşek serdiler erkeğe. Kadın her yerde kadın bu ülkede ve bir o kadar da köle. Kadını duvarların arasına sıkıştırılmış adamların, erkeklikleri sığmıyordu uçkurlarına. Mahpushanede de döllediler kadınlarını ve sen o kadınlardan en masumu, en mazlumu. O döller de, analarıyla birlikte tattılar mahkûmluğu.

Servan, kırmızı odada aldı çocukluğunu, genç kızlığını ve hiç acımadan döllemişti seni. Rahminde can bulan bir kızı daha, doğmadan anasının kader suçuna ortak edip hapsettirdi acımasızca.

Her bir çaresizliğini bildim ben Dilşa’m. Melek Ablan vardı yanı başında. İstemediğin, dokunmadığın bebeğin doğdu Melek ablanın kanlı avuçlarına. Anlattı bana hikâyesini. Namusu için kirletmişti ellerini. Evladını kirletenleri dünyadan silmek için kanla yıkamıştı parmak aralarını. Tırnaklarına dolan kanla almıştı masum Sedef’in intikamını. Şiddete şiddetle saldırıp intikam almaya yemin etmişti çünkü onun yerine hakkını arayan kalmamıştı bu topraklarda.

Sonra da ölen Sedef’inin yerine koymuştu seni ve sırf sen mutlu ol diye benim oyunuma ortak olmuştu. Yıllar önce çarşıda tanıştığım Samet abinin karısı gardiyan Ayşe ablanın sayesinde, Melek ablanı tanımıştım. Kızını emzirecek ana bulmuştu. Melek Abla, evladını emzikli bırakan bir kadından taşan sütlerle kızına aş, sana ana olmuştu.

Kocan bir kez tadına bakmış bir daha yamacına yanaşmamıştı. Kucağına alamadığın kızınla kalakalmıştın hapishanede. Kızının da kimi kimsesi yoktu ama anasızlığının acısını da kızından çıkartmıştın. Kırmızı odanın zoraki bebesi Vuslat’ı, Melek ablanın kucağına bırakmıştın içeride.

Af çıkmıştı. Vuslat zamanıydı artık. Cesaretimi toplayıp çıkacaktım karşına. Ben çıkmasam Melek abla anlatacaktı. Yemin verdirmişti bana. Melek ablanın canı sağ olsaydı, çıkınca kocaman bir aile olacaktık birlikte. Bir sabah uyanmamıştı. Belli ki çıkınca sığınacak bir yuvası, kavuşacak kimsesi yok diye Rabbinden ölüm dilemişti. Dilek kabul saati miydi neydi, göçüp gitmişti bir anda.

Adını kaldığın koğuştaki kadınların tek hayali olan Vuslat koyduğun kızınla yalnız kalmıştın. Cezaevinin heybetli ve kırılası kapısı açıldı affın üzerine ve çıkıverdin içeriden kucağında bebeğinle. Bir ağacın gölgesinden yeniden yüzüne bakıyordum sessizce. Yüzün eskimişti ve vazgeçmişlik tablosuydu. Büyümüştün. Gözlerin yeniden doğmuştu ama ışığı yoktu. Allah’a şükür etmiştin kapının önünde ama bebeğine bakışında kurtulma arzusu görmüştüm.

Yürüdün. Uzun uzun yürüdün. Nereye gideceğini bilmez bir yürüyüş olduğu suskun ve bitkinliğinden belliydi. Düşsen tutacakmış kadar yakın ama ulaşamayacakmış korkusu yaşayacak kadar uzak yüreğimle peşindeydim yeniden. Otobüslerin arasında geziniyordun. Sanki otobüslerin tabelalarını okuyup aralarından seçtiğin bir yere giden otobüse binip gidecektin. Öyle yaptın. İstanbul yazan bir otobüse bindin ve beni de senden birkaç koltuk arkada bir yere oturtmuştun habersizce.

Hatırladın mı? Mola yerinde kızını önce bana teslim etmiştin. Ağladıkça otobüstekilerden laf işitmiştin. Kızını susturamadığın için de, sana yardım etmiştim. Başını kaldırmadan ağzının içinde cümleler kuruyordun ve ben bana, benimle konuşmak için kurduğun cümlelerin olduğu için Allah’a şükrediyordum içimden. Benimle konuşuyordun. İlk hayalimi gerçekleştiriyordun bilmeden. Yüzüme bakmıyordun. Yüzüm dışında her yere değiyordu gözlerin. Bir bana, bir de kızına hiç bakmıyordun.

Otobüs durdu. Sen benden gittin sandın ben bana kalacağını düşünmüştüm o an. Gittin. Beni yeniden peşinden sürükleyerek gittin. Hiçbir ışık darbesiyle sana görünmeyen bir gölgeydim, gölgendim senin.

Dar, karanlık sokaklarda yürüdün. Sadece basacağın yere bakıyordu gözlerin. Omuzuna asılı çantayı, kucağına zorla tutuşturulan çocuğu taşımak ağır geliyordu. Belki de ağlıyordun ama göremiyordum yüzünü. Bir sokak lambasının altında durdun. Az ışıklı ve bahçesi olan bir eve baktın uzun uzun. Şaşırdım. ‘Bir akrabası varmış şükür.’ diyerek sevindim. Gizlenip izlemeyi sürdürdüm. Eve doğru yürüdün. Evin kapısının önüne geldiğinde üzerindeki tüm yükleri o evin eşiğine indirip yüreğine daha ağırını yükleyip ağlayarak bahçeden çıktın. Karanlığa koştun cılız bacaklarınla. Heyecanla kimseye görünmeden koşup aldım Vuslat’ı o evin kapısından ve yeniden düştüm peşine. Adına yakışır yaşamalıydı bu masum bebe.

Bir otele girişini gördüm. Huzur kapladı içimi. Otele yakın bir semtte başka bir otele de ben yerleştim. Kucağımda yüreğimin sahibinden bir parça vardı. En kıymetlim oldu senelerce.

Hem çalışmaya başladım hem de sana iş bulup kendimi hiç tanıtmadan hayatına girmiştim. Otobüste sığındığın adam olduğumu hiç hatırlamadın çünkü silmek istedin yavrunla çıktığın o meçhul yolculuğu ve orada yaşanan her şeyi. Temiz ve güçlü bir kadındın ama sanki hiç büyümemiştin. Sadece bedenin eskiyordu. Sen hayatına nasıl girdiğimi anlamadan otelin müdürünün sana bulduğu işe başladığında hayatıma hoş gelmiştin.

Vuslat’ın 3 yıllık anasız hayatı olmuştu, senin de kendini kimsesiz sandığın kalabalıklığın. Köye dönmeyi düşünmemiştin bile çünkü kocan seni bir daha hiç aramamış üstelik başka bir masum küçük kadını daha döllemişti bile.

Cezaevinde okuduğun mektupların karşılığı hiç olmamıştı sende. Bu yüzden af sonrası seni gelip almadılar, sana kızdılar sanmıştın ama zaten kucağında çocuğunla gidebileceğin tek ev kocanınkiydi ve oraya da gidemezdin. Bunu çok iyi biliyordun. Sen kendi hayat yolculuğuna çıkmıştın.

Uzun uzun seyrederdin insanları ve çocuk görünce yüzünü ekşitir, başını önüne eğerdin. Ne sevdiğini, ne istediğini, neyi hiç istemediğini bilen bir adam vardı yanında artık. Buna sürekli şaşırır dururdun. ‘Ben seni bir yerden tanıyor gibiyim.’ derdin hep. ‘Tanımazsın, tanışacağız.’ dediğim de de kızardın.

Otele yerleştikten bir ay sonra, bir küçük daireye taşınmıştın. Asıl kiranın çeyreği kadar öderdin kiranı, kalanı ben yüreğimle tamamlardım. Eksiklerini hep yüreğimle tamamladım sevdiğim ve sen o yüreği sana ait olmasına rağmen uzun süre hiç tanımadın.

Nihayet bir gün, sen insanlara biraz daha alıştığında, güven ile tanışıp yeniden inançla barıştığında dikildim karşına. ‘Karım ol, yârim ol, hayatımın anlamı ol, evlen benimle.’ Dedim sana. Utandın. Öne eğdin başını. Yüreğim ağzımdan çıkacaktı sanki. ‘Ya hayır derse, ben ne yaparım?’ diye söylenip duruyordu beynim ve sen beni Allah’ın bana ödüllendirdiğini düşündüren o tek kelimelik cümleyi kurdun. ‘Tamam’ dedin bana. ‘Hemen evleniriz ama bir şartım var. Bilmem ne dersin?’ dedim. ‘Neymiş?’ dedin heyecanla. ‘Benim bir kızım var. Anası öldü. Anasız. Analık yapar mısın ona?’ Yüzünde Vuslat’a dair pişmanlık izlerinle kalakaldın karşımda. Bıraktığın kapıda hiçbir daha aramamıştın onu. Öldü mü, kaldı mı bilmeden ona analık etmeden, başkasının anasız kalmış bebesine nasıl analık edecektin, bilemedin bir anda. Durakladın ve ‘Senin kızın benim kızım olsun. Şartın kabulümdür.’ Dedin bir anda. O an dedim içimden; ‘Ne çok özlemiş aile olmayı. Hiç sorup soruşturmadan ne olursa olsun örtmek ister yaralarını.’

Şimdi o tarak avucunda, Vuslat ise yan odada, layık olmaya çalışan babasıyla yan yana. Evet, benim can sultanım. Vuslat, senin kızın. Zoraki anası öldü onun. Şimdi öz annesinin kucağında. Sana yarattığım pembe kafes için beni affet.

Eğer bunca gizemden aldığım suçlarım af olur da, beni yüreğine sığdırabilirsen, adresim belli. Bana senin hayatını kurduğum için kızar, küser, istemezsen de senin adresin belli bende. Sen istemezsen yine o sessiz imparatorluğunun sultanı olmayı sürdürürsün. Senin yüreğin ne emrederse, ben onu dilerim Allah’tan. Sen de benim için Rabbinden benim tamamlanmamı diler misin? Eksiklerimi yüreğinle tamamlar mısın?

Dilşa, durduramadığı gözyaşlarını elinin tersiyle silince, eldiveni de hüznün lekeleriyle doldu. Duvarda asılı duran saate baktı. Nikâh saatine on dakika vardı. Kırık hayallerle mücadele, vazgeçiş ve yeniden başlamanın zorluklarının ardından yaşamına güneş gibi doğan Vuslat ve Arif’in sıcak sevgisinin kendisine kattığı anlamı düşündü.

Yıllar önce yaşanan kanlı düğün günü güç almak için avucunda tuttuğu anasından kalma ahşap kırık tarağı düşündü. Damadın elinden kaptığı tabancayı havaya yükseltirken tarağı avucundan düşürmüştü. Birkaç el ateş ettikten sonra kimse fark etmeden kalbine sıkacaktı kurşunu. Servan’ın karısı olmaktansa ölmeyi seçmişti ama yaratanın onun için başka planları olduğundan haberdar değildi.

Arif’i köyde hiç görmemişti. Diyarbakır’ın dillere destan sevdasını, vuslatsız aşkı seçtiğinden de haberdar değildi. Arif onu kim bilir ne zaman kalbine yazmış, ne zaman sonsuz aşk kararını almış, bilmiyordu. Aynanın karşısına geçti. Geçmişin gerçekleri bir mektuba sığmıştı ama Arif’in aşkının sırrı hala keşfedilmeyi bekliyordu.

Dışarıda biriken insanların şen kahkahaları, davulun kuvvetli çınlaması, alkışlarla birleşti. Herkes gelini ve damadı çağırıyordu. “Ki Zava, Ki Buke!” Sözleri tekrar tekrar göğe yükselirken zılgıt sesleri müziğin içinde yeni bir ezgi yaratıyordu. Akan makyajı yüzünü, hüznün tablosuna dönüştürmüştü. Aynanın önüne bırakılmış makyaj malzemelerine baktı. Aynaya döndü. İyice yaklaşıp “Dilşa, Vuslat mı, Hasret mi?” dedi.

Kapının çalma sesi ile irkildi. Düşündüğü gibi kapıdaki Arif değildi. Vuslat, elinde gelin buketini sımsıkı tutmuş annesine uzatıyordu. Pırıltılı gözlerine yansıyan heyecanıyla: “Babam seni bekliyor anne.” Dedi. Dilşa gülümsedi, yere eğilip kızına sımsıkı sarıldı. Yanlarında beliren Arif’in kokusunu aldı. Kızını bırakmak istemedi. Sessiz ağlayışı hıçkırıklara dönüştükçe Vuslat da ağlamaya başladı. Arif, usulca omzuna dokundu: “Hoşça kal,” dedi. Elini Dilşa’nın omzundan kaldırınca gidebileceğini zannetti. Adımlamasını durduran ses yeni yaşamın alarmı oldu. “Sensiz hoşça kalamam Arif…”