NURHAYAT TEKE ERİNÇ BÜYÜKAŞIK İLE “KAYBOLAN” KİTABI ÜZERİNE SÖYLEŞTİ
Erinç Büyükaşık’ın “Kaybolan” adlı eseri, bireysel hatıralar ile toplumsal travmaların iç içe geçtiği, hafıza, kayıp ve sessizlik ekseninde şekillenen çok katmanlı bir anlatı sunmaktadır. Metin, özellikle 12 Eylül sonrası dönemin yarattığı kırılmaları, bir çocuğun ve bir ailenin gözünden aktararak, bireysel olanı kolektif bir hafızaya dönüştürür.
“İnsan unutmayı öğrenir ama hafızasını nereye götürürse götürsün, içinde taşır.” ifadesi, eserin temel izleğini açık biçimde ortaya koyar.

Anlatıda mekânlar — ev, köy, kahvehane, cezaevi — yalnızca fiziksel alanlar değil; aynı zamanda korkunun, suskunluğun ve hatırlamanın katmanlaştığı alanlar olarak işlev görür. Özellikle “İz belirsizleşince hafıza da bulanıyor; geriye yalnızca ıslak bir duygu kalıyor.” cümlesi, geçmiş ile şimdi arasındaki ilişkinin kırılganlığını çarpıcı biçimde dile getirir.
Bu bağlamda “Kaybolan” yalnızca bir kaybın hikâyesi değil; aynı zamanda unutma ile hatırlama arasındaki gerilimde var olmaya çalışan bir belleğin anlatısıdır.
Metinde hafıza, bireysel bir deneyim olmaktan çıkıp kolektif bir yük hâline geliyor. “İnsan unutmayı öğrenir…” ifadesiyle hafızaya nasıl bir anlam yüklüyorsunuz?
“Hafıza, sadece bir geriye bakış değil; insanın nereye giderse gitsin gölgesi gibi peşinden sürüklediği, bazen de bahçeye gömdüğü kitaplar gibi toprağın altında sessizce bekleyen bir ağırlıktır. “İnsan unutmayı öğrenir” derken kastettiğim, aslında bir hayatta kalma refleksidir; fakat bu “öğrenilen unutuş” gerçeği yok etmez, sadece onu derinin altına, evin duvarlarına veya suskunluklara saklar. Hafıza, bireyden taşıp bir ailenin, hatta bir kuşağın sırtındaki ortak, görünmez bir heybe gibi kolektif bir yüke dönüşür.”
“İz belirsizleşince hafıza da bulanıyor…” cümlesi, hatırlamanın güvenilmezliğine işaret ediyor. Sizce hafıza bir gerçeklik midir, yoksa yeniden kurulan bir kurgu mu?
“Hafıza, sisli bir havada yolda yürümeye benzer; bazen bir koku ya da bir ses, bizi hiç var olmadığını sandığımız bir sokağa çıkarır. “İz belirsizleşince” geriye kalan o “ıslak duygu”, gerçekliğin bittiği yerde kurgunun başladığı alandır. Biz hatıraları her anlattığımızda, aslında eksik parçaları kendi hayallerimizle, bazen de telafi edemediğimiz pişmanlıklarımızla tamamlarız. Bu yüzden hafıza, katı bir gerçeklikten ziyade, her defasında yeniden inşa edilen kırılgan bir anlatıdır bir nevi.”
Eserde 12 Eylül dönemi doğrudan anlatılmaktan çok, gündelik hayatın içine sinmiş bir korku olarak veriliyor. Bu dolaylı anlatımı bilinçli mi tercih ettiniz?
“Evet, çünkü o dönemin en büyük yıkımı sadece cezaevlerinde değil, evlerin içindeki sessizliklerde gerçekleşti. Baskı, doğrudan bir slogan değil; televizyonun loş ışığında bekleyen bir baba, perdeleri sıkıca kapatan bir anne ya da okulda “evde konuşulanları anlatma” tembihiyle büyüyen bir çocuğun ruhuna sızan bir gölgedir. Bu dolaylı anlatım, okurun o korkuyu bir tarih kitabı gibi okumasını değil, evin içinde dolaşan tekinsiz bir varlık gibi hissetmesini sağlar. Bir açıdan gündelik hayat ve toplumsal hayat ortak bir kaynaktan besleniyor roman da o da kişisel tarihin politik olduğu savunusuna dayanıyor.
Metinde sıkça karşılaştığımız sessizlik unsuru — konuşulmayanlar, yarım bırakılan cümleler — sizce bir korunma biçimi mi yoksa bastırma mı?
“Sessizlik her ikisidir de aslında… Hem dışarıdaki tehditten korunmak için bir sığınak, hem de yaşanılan travmanın ağırlığı altında ezilip cümle kuramamanın getirdiği bir bastırmadır. Bazı sessizlikler, bir kez anlatılırsa hiç kapanmayacak bir yaranın kanamasından korkulduğu için tercih edilir. Kitaptaki “konuşmamayı öğrenmiş adamlar”, aslında dillerini bir tür kalkan olarak kullananlardır.”
Aile içindeki ilişkilerde özellikle anne ve baba figürleri, yorgunluk ve kırgınlıkla çiziliyor. Bu karakterler üzerinden neyi görünür kılmak istediniz?
“Bu karakterler üzerinden, büyük toplumsal kırılmaların bireyin en mahrem alanında —ailesinde— yarattığı aşınmayı göstermek istedim. Baba figürü, idealizmin ve yenilginin yorgunluğunu taşırken; anne, her şeyi ayakta tutmaya çalışırken kendi sesini yitirmiş bir direnç abidesidir. Onların yorgunluğu, sadece fiziksel değil; bir devrin, bir hayalin ve bir bir arada olma duygusunun kayboluşuna duyulan kırgınlıktır. Kendi coğrafyamızda “annelik”, “erkeklik”, “baba” figürünün görev tanımlarına da denk düşüyor bir boyutuyla bu kırgınlığın yansımaları.”
Kahvehane, köy, ev gibi mekânlar sürekli tekrar eden ama değişmeyen yapılar olarak sunuluyor. “Masa aynı masa, sadece oturanlar değişiyor” fikri üzerinden nasıl bir zaman algısı kuruyorsunuz?
“Zamanın düz bir çizgide ilerlemediğini, taşranın kendi döngüsü içinde donup kaldığını hissettirmek istedim. Mekânlar sabit kalsa da her kuşak o masaya kendi sessizliğini ve kendi kayıplarını bırakır. Bu, tarihin kendini farklı isimlerle ama benzer acılarla tekrar ettiği bir zaman algısıdır; gidenlerin boşluğu, mekânın kadim ağırlığına eklenir. Aslında Tanpınar’ın Bergson’dan yola çıkarak “eşyaya” yüklediği tarihsel anlama da gönderme sayılabilir romanda mekâna bakış açım.”
Politik arka plan — gözaltılar, sürgünler, işkence mekânları — bireysel hikâyelere nasıl sızıyor? Bu geçişi kurarken nasıl bir denge gözetiyorsunuz?
“Politik olan, bir dış olay olarak değil; mutfaktaki kahve kokusuna, bahçeye kazılan çukura veya gece yarısı çalınan kapının sesine eklemlenerek hikâyeye sızar. Dengem, politik olanı sloganlaştırmadan, onun bir insanın en basit gündelik rutinini —örneğin bir mektubu okuma biçimini— nasıl dönüştürdüğüne odaklanmaktır. Acı, doğrudan gösterilmek yerine, duvardaki bir çatlaktan veya yorgun bir bakıştan okunur.”
Metinde çocuk bakış açısı ile yetişkin farkındalığı iç içe geçiyor. Bu anlatım biçimi, okurun metinle kurduğu ilişkiyi nasıl etkiliyor?
Çocuk bakış açısı, dünyayı en çıplak ve en meraklı haliyle sunarken; yetişkin farkındalığı, o saf gözlemlerin altındaki trajediyi deşifre eder. Bu ikili anlatım, okuru hem bir çocuğun kafa karışıklığına ortak eder hem de sonradan kazanılan o acı verici “anlama” sürecine dahil eder. Okur, metni bitirdiğinde parçaları birleştirmiş ama o bütünlükten sızan kederle baş başa kalmış olur. Dönemin politik, duygusal kırılganlıkları ve yorgunlukları tam da bu nedenle bu bakış açısına sığınıyor romanda bu nedenle.
“Geçmişin izinde yürümek, eski ayak izlerini silmeden yeni adımlar atmak” ifadesi, bir yüzleşmeye mi işaret ediyor yoksa bir kabullenişe mi?
“Bu durum temelde her ikisinin arasındaki o gerilimli dengeye işaret ediyor. Eski ayak izlerini silmemek, geçmişin acılarını reddetmemek ve onları bugünün bir parçası olarak kabul etmektir. Yeni adımlar atmak ise, o yükle birlikte yaşamaya devam etme iradesidir. Bu, geçmişi ne tamamen geride bırakan ne de onda boğulan; aksine geçmişiyle yüzleşerek onunla birlikte yürümeyi öğrenen bir belleğin hikâyesidir.”
Eser boyunca “kayıp” kavramı sadece insanlar üzerinden değil; zaman, kimlik ve duygular üzerinden de işleniyor. Sizin için bu metindeki en büyük kayıp nedir?
“Benim için en büyük kayıp, geri getirilemeyecek olan “güven duygusu” ve “parçalanmış bir çocukluğun sessizliği”dir. Kaybolan sadece insanlar ya da yerler değil; bir zamanlar sahip olunan o sarsılmaz aidiyet duygusunun yitirilmesidir. En büyük kayıp, insanın kendi hafızasında sürgüne gönderilmesidir. Bu açıdan belleğin kıyısında gezinen her anı veya hatırlama çabası “kaybolan”ı deşifre niyetine dayanıyor. Belki de “coğrafyayı kader” gören itidal ve tevekkül bakışına itiraz da sayılmalı hatırlamaların izindeki bu kurgusal yolculuğum.”
YORUM
Kaybolan, anlatı tekniği açısından değerlendirildiğinde; parçalı yapı, geri dönüşler ve belirsizlikler üzerinden ilerleyen, bilinç akışına yaklaşan bir kurgu sunmaktadır. Bu yapı, okuru yalnızca bir hikâyeye değil; aynı zamanda dağılmış bir hafızayı yeniden kurma sürecine dahil eder.
Metnin en güçlü yönlerinden biri, politik olanı doğrudan sloganlaştırmadan; gündelik hayatın içine sindirerek vermesidir. Bu sayede okur, baskıyı yalnızca tarihsel bir olgu olarak değil; evin içinde dolaşan bir gölge gibi hisseder.
Ayrıca eserdeki “kayıp” kavramı, çok katmanlı bir şekilde ele alınır: Kaybolan yalnızca insanlar değildir; zaman, çocukluk, güven duygusu ve aidiyet de bu kaybın parçalarıdır. Bu yönüyle eser, bireysel bir anlatının ötesine geçerek toplumsal bir hafıza metni hâline gelir.
Sonuç olarak Kaybolan, suskunlukların, yarım kalmış cümlelerin ve silinmeye yüz tutmuş izlerin peşine düşen; okuru rahatsız eden ama aynı zamanda derinleştiren bir metin olarak öne çıkmaktadır. Okur, bu metni bitirdiğinde yalnızca bir hikâyeyi değil; kendi hafızasının karanlık odalarını da aralamış olur.
Ben Nurhayat Teke, başka bir söyleşide buluşmak üzere hoş kalın.
Eğitimci, Şair / Yazar, Kitap Editörü ve Kitap Yorumcusu
nurhayattt.teke26@gmail.com

