NÂZIM’IN SON ŞİİRİ/NAZAN ARISOY

Nâzım’ın Son Şiiri

“Vera’nın mavi kirpiklerine tutunan son mutluluk damlasıdır, Nâzım…”

Bazı aşklar yaşandı ve unutuldu. Bazılarıysa ölümün bile son veremeyeceği kadar derine kök saldı. Aşka aşık Nazım Hikmet’in kalbinde yer edenler ve Nazım’ın taht kurduğu kalplerin izleriyle dolu bir hayat hikâyesi geçti bu dünyadan…

15 Ocak 1902’de Selanik’te dünyaya gelen Nâzım Hikmet, yalnızca Türk şiirinin değil, dünya edebiyatının da unutulmaz isimlerinden biri oldu. Ressam bir anne ile sanat ve devlet geleneğinin iç içe geçtiği köklü bir aileden gelen küçük Nâzım’ın hayatı daha çocukluk yıllarında şiirle kesişti. Dedesi Nâzım Paşa’nın anlattığı hikâyeler, annesi Celile Hanım’ın sanatla örülü dünyası ve İstanbul’un çok sesli kültürü onun ruhunda derin izler bıraktı.

Genç yaşta Anadolu’yu tanıdı. Kurtuluş Savaşı yıllarında Anadolu insanının yoksulluğunu, direncini ve umutlarını yakından gördü. Bu topraklara duyduğu sevgi yalnızca doğduğu ülkeye ait bir aidiyet değildi. O, Anadolu’yu insanıyla, emeğiyle, acısıyla ve umuduyla sevdi.

Hayatı boyunca yazdığı şiirlerin merkezinde insan vardı: İşçiler, köylüler ve çocuklar hatta aşkın her hali ve büyük sevdası memleket vardı.

Zaman uymayan düşünceleri nedeniyle yıllar süren yargılamalar, hapislikler ve sürgünler yaşadı. Hapishaneler onun bedenini kapattı ama zihnini susturamadı. Bursa Cezaevi’nde geçen uzun yıllar boyunca yazmaya, üretmeye ve umut etmeye devam etti. Dokunduğu her insanı da sanatla edebiyatla geliştirip büyüttü, parlattı.

Birçok insan Nâzım’ın en büyük acısının hapishane yılları olduğunu düşünür. Oysa Nâzım’ın en büyük cezası demir parmaklıklar değildir. En büyük sevdası memleketine olan amansız hasretidir.

Ömrünün son yıllarını Moskova’da geçirdi. Dünyanın birçok ülkesinde sevgiyle karşılandı. Şiirleri onlarca dile çevrildi. Adı uluslararası barış ödülleriyle birlikte anıldı fakat bütün bu başarıların arkasında hiç dinmeyen bir özlem vardı: Türkiye.

Onun şiirlerinde geçen memleket yalnızca bir coğrafya değildi. Çocukluğu, dostları, annesi, denizi, sokakları ve yarım kalmış hayatıydı. Belki de bu yüzden ölümüne kadar yüreğinin bir köşesinde asla kullanamadığı bir dönüş bileti sakladı. Kendisi memleketine dönemese de ruhundan damlayan şiirleri ile sınırları aştı ve bugün hâlâ aynı özlemle okunmaya devam ediyor.

Büyük şairlerin hayatları çoğu zaman yazdıkları eserler kadar merak edilir. Nâzım Hikmet’in yaşamı da bu merakın merkezinde yer alır. Onun hayatındaki kadınlar yıllarca konuşuldu, tartışıldı ve çoğu zaman yanlış yorumlandı. Oysa Nâzım’ın hikâyesine yakından bakıldığında görülen şey, kadınların çokluğu değil; aşkın hayatındaki vazgeçilmez yeridir.

Nüzhet’te gençliğin heyecanını buldu. Lena’da yaralarını sarmaya çalıştı. Piraye’de sadakati, özlemi ve bekleyişi yaşadı. Münevver’de baba olmanın sevincini tattı. Galina’da sürgün yıllarının yalnızlığına tutundu. Vera’da ise uzun sürgün yıllarından sonra ilk kez kendini evinde hissetti.

Bu nedenle Nâzım’ın kadınlarını birbirinin alternatifi olarak görmek eksik bir bakış olur. Her biri onun hayatının farklı dönemlerine, farklı duygularına ve farklı şiirlerine eşlik etti. Nâzım kadınları değil, aşkı seviyordu.

Bir insana duyulan sevgiyi yaşamın merkezine koyacak kadar cesurdu. Belki de bu yüzden aşk onun şiirlerinde yalnızca romantik bir duygu olarak değil; yaşamın kendisi olarak yer aldı.

Onun aşkları kadar ayrılıkları, bekleyişleri ve özlemleri şiire dönüştü. Yıllar sonra geriye dönüp baktığımızda görüyoruz ki Nâzım’ın hayatına giren kadınlar yalnızca bir şairin sevgilileri değil, aynı zamanda şiirlerinin görünmeyen kahramanlarıydı.

Ancak bütün bu hikâyelerin sonunda, Moskova’da mavi kirpikli bir kadın ona daha önce hiç yaşamadığı bir mutluluğu yaşatmak için bekliyordu: Nâzım’ın son limanı, Vera…

3 Haziran 1963 sabahı Moskova’da yalnızca büyük bir şair ölmedi. O sabah, yıllarca sürgünlerde yaşamış bir adamın memleket hasreti sustu. Dünyanın birçok diline çevrilen şiirlerin sahibi son nefesini verdi fakat aynı sabah, bir kadın ömrünün geri kalanını dolduracak büyük bir sessizlikle baş başa kaldı.

Ben, “Mavi Kirpikli Kadın Vera” kitabını yazarken sık sık kendime şu soruyu sordum: Bu veda anı nasıl anlatılabilir? Vera Tulyakova’nın anılarını okudukça fark ettim ki bazı vedalar anlatılmaz; yaşanır, taşınır ve insanın içine gömülür. Vera, Nazım’ın son şiiri oldu. Nazım ise Vera’nın kalbinin kapılarında asılı duran büyükçe bir asma kilit.

Belki de bu yüzden Nâzım’ın ölümünü anlatırken tarihin kaydettiği bilgilerin ötesine geçmek gerekir çünkü 3 Haziran 1963 yalnızca bir ölüm tarihi değildir: Bir kadının sevdiği adamı kapının yanında yerde bulduğu, bir şiir defterine tutunarak umudunu korumaya çalıştığı ve dünyanın artık eskisi gibi olmayacağını anladığı gündür.

O sabah Vera, erkenden uyanmıştı. Güneş her zamanki gibi pencereden içeri süzülüyordu. Gazete her zamanki gibi posta kutusuna bırakılmıştı. Hayat her zamanki gibi görünüyordu ama hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı çünkü biraz sonra Vera, kucağından kalkıp sonsuzluğa karışan Nâzım’la karşılaşacaktı. Vera nasıl anlattı bu kederli anıyı:

3 HAZİRAN, KUCAĞIMDAN KALKIP GİDEN NAZIM, SONSUZLUĞA KARIŞTI

“Akşam saat sekizde evde buluştuğumuzda sanki sensizlikte donan saatim yeniden çalışmış gibi hissediyordum çünkü zaman hızla akıp geçiyordu hayatımızın üzerinden. Yeni evimize taşınmıştık. Ev, eski evimizdi ama içi yenilenmişti. Günümüzü anlattığımız sohbetimiz içinde annemin yaptığı börekleri yiyip çay içtik önce. Pek de iyi görünmüyordun. Hâlsiz olduğunu ve ertesi gün de bazı tahliller yaptırmak için doktora gideceğini söylemiştin.

18 Kasım 1960’ta resmen başlayan evliliğimizin üzerinden yaklaşık 3 yıl geçmişti, sevgilim. 2 Haziran gecesi evde etrafa saçılan eşya kolilerine göz gezdiriyorduk ve sen birden tablolarımızın olduğu yere çağırdın beni. Yere oturduk, tek tek tablolara bakıyorduk. Birden ellerimi kavradın, “Veracığım, hadi gel, tablolarını evinin nerelerine asacağımıza karar verelim,” dedin. “Neden benim evimeymiş? Bu ev, ikimizin de evi,” dedim. Asla kulaklarımdan gitmeyen o kurşun nitelikli cümlelerini anımsıyorum şimdi. “Çünkü uzun süre kalamayacağımı hissediyorum bu evde. Oysa sen, öyle çok yaşayacaksın ki daha! İşte bu nedenle söyledim bunu. Bağışla, canım benim. Herhangi bir imada bulunmak istemedim,” dedin. Birden ağlamaya başladım. Heyecanla, ne yapacağını şaşırmış bir hâlde defalarca, beni ağlattığın için özür dileyip durdun o gece.

Ve işte o sabah… 3 Haziran 1963… Her zamankinden daha erken açtım gözlerimi ama yatakta kıpırdamadan gözümü açtığım gibi kapatmama neden olan güneşin yakıcı ışıltısından korunmak için hafifçe hareketlendim. Ben ne zaman kıpırdasam sen hemen uyanırdın ve yine öyle oldu. Biyolojik saat alarmın zihninde çalmıştı âdeta. 6.30’da, posta kutusuna bırakılan gazetenin tıkıştırılma sesini duyduk. Heyecanla hareketlenip, uyuduğumu zannederek sessizce odadan çıkıp gittin. Seslenmedim sana çünkü bu alışılmış bir durumdu. Gözünü ilk açtığında dünyada neler olduğunu görmek istiyordun. Kalkıp arkandan gelmedim. Bir an uyumuşum. Saatin alarmıyla uyandım. Bu kez saatin alarmı çalmıştı saat 7.20’de.

Yatağa dönmeni beklemiyordum ve kalkıp yanına gelmeye karar verdim. Seslendim ama cevap alamadım. Evin beni sana ulaştıracağını bildiğim kısımlarını geçerken seslenmeye devam ettim ama duymadığını düşündürecek kadar cevapsız kalıyordu seslenişlerim. Bir an evin içinde seni bulamamanın sıkıntısıyla baş başa kaldım. Evdeki her yere baktım ama yoktun. Sokak kapısının yanında dikilen askılığın yanında yerde, biri kıvrılmış, biri ileri doru uzanan bacaklarını gördüm önce. Yerde yarı bağdaş kurmuş hâlde oturman sıra dışı duruyordu. Yanına geldim. Tenin soluk ve buz gibiydi. Başını kapıya, geriye doğru yaslamış ve gülümseyen bir ifadeyle dünyadan göçüp gitmiştin, Nazım…

Soluk tenine bakınca soluğunun kalmadığı belliydi. Karşında bir yerlere senin kadar dikkat ederek yığılamadım. Düşmemle canımın yanması bir oldu. Evin içi sanki yaşam zerrelerinin bir hortumla çekilmişliği kadar boşalmıştı. Ruhunun gidişiyle yuvamız da gitmişti üzerimizden. Beton parçalarının ve artık hiçbir anlam ifade etmeyen eşyaların arasında yalnız başına kalmış, yoksun ve yıkık bir ifadeyle mutlu ölmüşlüğünü net bir şekilde okuduğum yüzüne bakıyordum.

Birden ayaklandım. Enfarktüs atakları geldi aklıma. “Belki,” dedim kendi kendime… “Belki de azıcık sarssam ya da doktor,” diye aklımdan geçirip hızlıca ambulansı aradım. Kremlin Hastanesinden bir ambulans istedim. “Öldü,” diyemedim çünkü ölmek sana yakışmıyordu ve umudum vardı.

Tosiya’yı aradım. Bir an ağzımdan “Öldü,” kelimesi çıktı ve parça parça olan kalbim dilimi koparıp atmak istiyordu âdeta. Telefonu kapatıp pencereye koştum. Evim yıkılmış, içinde Nazım ile birlikte ölmüştük ama pencereden izlediğim görüntülerde yaşam hâlâ akıyor ve insanlar Nazım’ın ölüm hâlini bilmediklerinden midir, bilseler de umurlarında olmayacağından mıdır bilmem, yaşıyorlardı. Ölümü inkâr edercesine yaşıyorlardı…

Pencerede kendi yansımamı fark ettim. Hâlâ ağlamıyordum çünkü ağlamak için emin olmak gerekirdi. Ambulans gelmeden üzerimi değiştirdim hemen. Masanın üzerinde bir şiir defterin dururdu hep. Onu fark ettim ve ayıldığında hastanede yazmak istersin diye yanıma aldım. Sonra ceketini askıdan aldım, kolumun üzerine astım. Ambulans, sokaktaki herkesi haberdar ederek bizim eve geliyordu.

Hızlıca hastaneye gittik. Sağlık görevlilerinin benimki gibi umutlu bir ifadesi yoktu. Hastaneye geldiğimizde bana “Karısı nerede?” diye soran doktora karın olduğumu defalarca söylememe rağmen bana inanmadılar. Belki de seni tutkunun içinde fazlaca heyecanlandıran ve sana enfarktüs geçirten genç bir sürtük olduğumu düşündüler. Karın olduğuma ölüm durumun netleşesiye kadar inanmadılar, sevgilim.

Ben de Ekber’in yanına gelip, ciğerini parçalarcasına, boğularak ağlamasını duyduğumda öldüğüne inandım. İsminin nasıl yazıldığını soran kadın, bir ölümün, bir dünya şairinin, benim Nazım’ımın ölümünün kederiyle boğuştuğumuzu umursamıyordu anlaşılan. Ona şiir defterini uzattım. Sonra bu hareketim mantıksız geldi bana. Ceketinin cebindeki pasaportunu buldum. Tam kadına pasaportu verecekken içinden düşen fotoğrafımı fark ettim. İkimiz pasaport fotoğraflarımızı değiştirirken birbirimize imzalayıp birkaç cümle yazmıştık ama benimki sende kalmıştı. Unutmuşum. Fotoğrafın arkasını çevirdim ve bana yazdığın cümleleri ilk defa, tam da gününde okutuyordun bana. Sen sihirli bir adamdın, Nazım.”

Vera kızıma…

Gelsene dedi bana…

Kalsana dedi bana…

Gülsene dedi bana…

Ölsene dedi bana…

Geldim.

Kaldım.

Güldüm.

Öldüm.

Senin Nazım Hikmet