ŞEREF BİLSEL İLE ÖZEL RÖPORTAJ

ŞEREF BİLSEL İLE ÖZEL RÖPORTAJ

Bir şiir ne zaman mı biter? Şairin söyleyecek sözü bittiği zaman. Şiire ilk ritmini veren hareket dizelerden akıp hayatla düğümlendiği zaman. Kafamızda taşıdığımız ve şiiri ayakta tutan o birkaç dizenin her yönden görünür olup derdini tam manasıyla döktüğü zaman bir şiir biter. Biten her şiir henüz yazılmamış şiir(ler)in zeminini, zamanını sağlamlaştırır. Zamanın zemine uyguladığı şiddettin benzerini şair şiire uygular. Bunu, dille yapar. Dil’in içinde gönül vardır. Gönlün bir şeyi kusursuz, eksiksiz tamamladığı görülmüş şey değil. Şiir gündelik dilde ‘bitmiş’ olabilir; alıcısı açıkta bekler, açık metindir çünkü. Karanlığı yontarak ortaya çıkan her şiir eğer çok güçlü değilse bir vakit sonra yine karanlığa kavuşur, böylece kendi kendini bitirir! Şiirde “ rüyâ görmek isteyen bile uyanık olmak zorundadır”, böylece bir şiirin bittiğini görmek uğruna hem uykunuzdan hem de uyanıklığınızdan olursunuz!

ŞEREF BİLSEL

Çağdaş Türk şiirinin dikkat çekici isimlerinden biri Şeref Bilsel. Şiiri yalnızca bir ifade alanı değil; dil, düşünce ve varoluş üzerine yürütülen derin bir arayış olarak ele alan bir şair. Şiir üzerine düşünmeyi, şiir yazmanın ayrılmaz bir parçası sayan Bilsel; poetik yaklaşımı, dil konusundaki titizliği ve eleştirel bakışıyla edebiyat dünyasında kendine sağlam bir yer açmış durumda.

“Dar Zaman Rivâyetleri” ile başlayan şiir yolculuğu, “Magmada Kış Mevsimi, Sürgündeki Rüzgâr, Dünyanın Külü” ve son olarak “Kâğıdın Ölümü” gibi kitaplarla derinleşmiş; şiir üzerine düşünsel metinleriyle de Türk edebiyatında önemli bir poetik tartışma alanı açmıştır. Dünyanın Külü ile 18. Altın Portakal Şiir Ödülü’nü, Yalnız Şiir ile Melih Cevdet Anday Deneme Ödülü’nü, Kâğıdın Ölümü ile ise 17. Metin Altıok Şiir Ödülü’nü kazandı.

Bilsel, yıllar boyunca hazırladığı şiir yıllıkları ve deneme kitaplarıyla da edebiyatın düşünsel zeminine önemli katkılar sunmuştur.

Çığ Dergisi için gerçekleştirdiğimiz bu özel söyleşide, Şeref Bilsel ile şiirinin doğasını, poetikasını, dil ile kurduğu ilişkiyi ve günümüz Türk şiirinin meselelerini konuştuk.

Şiirlerinizde doğadan uzaklaşmış insan, savaş karşıtlığı, emperyalizmin gölgelediği bir yaşam ve modern dünyanın yarattığı yabancılaşma güçlü biçimde hissediliyor. Özellikle “Dünyanın Külü” ve “Kâğıdın Ölümü” gibi kitaplarınızda bu atmosfer oldukça belirgin. Bu temalar sizin şiir evreninizde nasıl bir yer tutuyor?

Şeref Bilsel: Toplumun, doğanın, aynanın karşısındaki kendimizi arayıştan hareketle yazmaya başlamış olabilirim. Necatigil ‘çok çiğ çağ’ diyordu. İnsan var diye sanat/ edebiyat var. İnsanın olduğu yerde toplanıyor sözcükler. Etrafımızı kuşatan insanlık dışı olaylar, durumlar sözcükler üzerinden bize yansıyor. Biz de sözcükler aracılığıyla içimizde birikmiş olanı aktarıyoruz. Son iki kitapta sizin belirttiğiniz gibi ‘yabancılaşma’ atmosferi altında çatılmış şiirler yoğunlukta ve isyan duygusu. Yazının araçları değişti, dünya değişti çünkü. Teknolojik devrim sonrası bencillik, yalnızlık hızla arttı. İnsan insana yetemiyor, baktığı yerden taşıyor insan. Böylece birçok şeyin içi hızla boşaldı. Anılarımızla karşı koyduğumuz tuhaf bir dünyaya düştük.  Bazen de yazdıktan sonra insan ‘niye yazmış olduğuyla’ yüzleşebiliyor. Bir araç, imkân olarak yazının anılarımıza, içinde bulunduğumuz koşulları aktarmaya şans verdiğini düşünürüm.

Şiirinizi besleyen temel poetik damar nedir?

Şeref Bilsel: İnsan. İnsanın olduğu yerde sezme yeteneğimiz kabarır.Sezginin gücüne inanırım. Yanına yalnızlığı alır yürür, görülmemiş olanı görmek ister. Derinde duranı yoklar sezgi.  Bilginin, zemini sağlamlaştırmak, nereden gelip nerede durduğunu, dahası nereye gitmek istediğinizi görmek bakımından bağlayıcı, tutucu bir yanı var. Sizi geri çekebilir, hamlelerinizi engelleyebilir; fakat bilmek, bizim topaklarda – hadi doğu’da diyelim- daha çok akla dayalı bir zeminden değil de sanki sezgiden beslenmiş gibidir. İşte başka bir yerde olmayan ‘gönül’ buradadır. Gönülden gönüle yol da… Kalıcı olmak, biraz da tarihsel kronolojinin öne çıkardığı, koruduğu değerlerle ilgili. Dönüp baktığınız zaman, tarih boyunca hemen herkesi ilgilendirmiş bazı kavramlar (aşk, hasret, sürgün, yalnızlık, ölüm vs) etrafında ne derece güzel söz söylediğiniz de önemli.

Kendine ister toplumcu ister saf şair desin biri, biz daha çok onun şiirde aşkla nasıl sınandığını, ne söylediğini dikkate alıyoruz sanırım. Şunu da görelim: bizim ‘sevgiliye, aşka’ dair yazıldığını düşündüğümüz birçok şiir var ki aslında ölüm üzerine yazılmıştır. Biz şiire aşkla baktığımız için, belki de neye ihtiyacımız varsa onu görüyoruz. Biz değil şiir tarihi. Şiir bilgisi bize, bizden önce söylenmiş sözleri de gösterir, böylece söylediklerimizin ne kadarının bize ait olduğunu da görmüş oluruz. Bütün bunlara rağmen yetenek, duyma yeteneği yoksa, bilginin tek başına bir şey ifade etmeyeceğini de söylemek gerekir.Temel poetik damar’, insandan anladığımdır.

Şiirinizde dil son derece titiz ve düşünülmüş bir yapı kuruyor. Deneme kitaplarınızda da şiir üzerine yoğun biçimde düşündüğünüz görülüyor. Sizin poetikanızda dil nasıl bir yerde duruyor?

Şeref Bilsel: Şiir üzerine yazdığınızda günümüz şiirinin yeni eğilimlerini, dönemeçlerini, tekrarlarını görebiliyorsunuz. Kim kimin sesinin içinde yuvarlanıyor, kim yeni bir şeyler söyleme derdi taşıyor, kim geçmişin otağına kuruluyor… Sanıyorum bu meseleleri daha mesafesiz görebiliyorsun şiir üzerine yazınca. Dilin açtığı yoldan yürüyerek şiire yazıya varıyoruz. Dil,  şiir için her şeydir; içinde sadece geçmişi tutmaz, şimdiyi ve henüz gelmemiş zamanları da tutar. Bir seferinde Dağlarca bana şöyle tuhaf bir cümle söylemişti: “Bunca kitabı Türkçeden başka dil bilmemeye borçluyum.” Şair adayı kendi dilini iyi öğrenerek, dilin inceliklerini keşfederek yola koyulmalı. Dil sadece kara kara işaretlerden oluşmuyor; içinde vatan var, anne var, sevgili var, öfke var, küfür var. 

Modern şiirde imgenin giderek daha soyut ve kapalı bir hale geldiği sıkça tartışılıyor. Siz hem şiir yazan hem de şiir üzerine düşünen bir isim olarak bugünün şiirinde imgenin geldiği noktayı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Şeref Bilsel: Şiirle uğraşanı uyanık tutar, şiir, şair üzerine yazmak. Şiir üzerine büyük laflar etmeye gerek yok, büyük lafı şiir ediyor zaten. Size her şiirle, her kitapla bir selam geliyor, kulağınız işitiyorsa bu selamı alırsınız, ses size ulaşmıyorsa almazsınız.  Türkiye’de öyle curcunalı bir şiir, şair ortamı var ki, şöyle beş-altı ay kenarda dursan, devreye giren onlarca insanın tamamına yabancı kalabilirsin. Yüzlerce kitap yayımlanıyor, artık binlerce şairden söz ediliyor. Çok sayıda fotokopya şiir dolaşımda. Bazı sesler;  bırakın dizeleri, şiirleri, kitap isimleri bir birine geçmiş; şahsiyetsiz bir yapı… Memlekette has şiir- eskiden olduğu gibi- kendisine az rastlanan ‘canlı’ türüdür. Bugün de zaman zaman has şiire rastlamaktayız  ve fakat bu fotokopya çöplüğü  içinde sahici şiiri ortaya çıkarmakta sıkıntı çekiyoruz. Bir de kendinden önceki şairler tarafından, henüz şiir yazmadan ‘şair’ olarak,  ortaya sürülmüşler var!  Şairin imgesi bozuldu, bu da şiire yansıdı. İmge, bir biriyle ilgisi olmayan, aynı yöne bakmayan sözcükleri bir araya toplamak değil. Dış dünyadan bilerek yahut bilmeyerek topladıklarımızı iç dünyamızda yeniden biçimlendirmek, renklendirmek gerekir. İmgeden anlaşılan ‘anlaşılmaz’ olmak haline geldi. Garipçiler söz sanatlarından uzak durdu fakat her birinin şiirinde imgeler vardı. Yalın bir dille, günlük hayata dokunan seslerle imge oluşturmanın yolları açık tutulmalı. Bir de iç dökmek, arabesk bir atmosferin içinden sayıklamak, yazdıklarımızın kendi dünyamız üzerine kapanıp kalması imgenin güçlü kollarından uzaklaştırır bizi.

Günümüz şiir ortamında sizi en çok düşündüren ya da rahatsız eden meseleler nelerdir?

Şeref Bilsel: Şairleri nasıl görüyordum? Bu soruya cevap vererek başlayalım. Başka bir yerde de söylemiştim: önceleri, şairlerin saklayacak, koruyacak şeyleri var diye yazdıklarını düşünürdüm; şimdi ise  ‘gösterecek’ şeyleri olduğunu düşünüyorum. O zamanlarda şairler sadece şairlere yazmıyordu, okurlara da yazıyordu; şimdi ise şairlerin bile birbirini okumadığı ortada. Daha önce de söyledim, tekrar edeyim: Türkiye’de maalesef yazanların önemli bir kısmı okumuyor; sıkı okurların çoğu ise yazmaya kıyamıyor. Okur-yazar oranı aşağılarda. Şiir, başka şairlerin varlığını dinleyerek, okuyarak kendi yolunu açar. Şiire yolcu olanların ilk bakacağı yer antolojidir. İçinde bizden önce yaşamış, yazmış ve bizimle devam edenlerin ortaya koyduğu uçsuz bucaksız bir antologya. İç dökmeden, ağlayıp sızlamadan, kendimize belli bir mesafeden bakabilmeyi başka şairlerin ortaya koyduğu şiirler öğretebilir bize. Şiirde belli bir yol almadan kendimizi kendimizle sınayamayız. Bugün usta-çırak ilişkisi sadece zanaat alanından çekilmedi;  sanat/edebiyat ortamından da çekildi. Elektronik devrimden sonra oldu bütün bunlar. Sanat/edebiyat ortamları, mahfiller, şairlerin gençlerle buluştuğu mekânlar (pasta, çay, mey ‘hâneler’) neredeyse ortadan kalktı. Bir ölçüde bu boşluğu ‘yaratıcı’ yazarlık/şiir atölyeleri doldurmaya başladı. İster istemez de bu buluşmalar tecimsel bir hat üzerinden işlemeye başladı. Ve bu tecimsel ilgi şiir üzerinden yayınevlerine de yansıdı. Yıl içinde yayımlanan şiir kitapları çoğaldı, dergilerin sayısı artmaya başladı, 2000’lerin başından beri durum böyle. Buna paralel, bazıları, şekillendiği edebî çevreye uygun bir şiir anlayışı dairesinde kalmayı sürdürürken, şairlerin önemli bir kısmı birbirine benzeyen, taklit metinler üretmeye, bir çeşit ‘anonimleşme’ye başladı. Temel soru ortalıkta hâlâ: Kimse kimseyi okumuyor, kimse kimsenin kitabına ilgi göstermiyor! Kimse kim acaba?

Şiirinizde düşünce ile deneyim arasında güçlü bir ilişki hissediliyor. Şair olarak kişisel hayatınızla şiiriniz arasında nasıl bir bağ kuruyorsunuz?

Şeref Bilsel: Necatigil: “ Şiir, hayâl ve hâtıradan doğar” der. Severim ve sık sık kullanırım bu sözü. Şairin şiirde ayrı günlük hayatta ayrı iki dünyasının olduğuna inanmıyorum; şairin hayatı şiirinin içindedir. Hâtıraları söz alır orda. Yaşantının keskin köşeleri ortaya çıkar. Orada dostlar da vardır. Yazarken bazı dostlarım aklıma geliyor, hele bir şiiri tamamladığımı düşününce… ‘ne der?’ diye aklımdan geçenler oluyor.  İnsan tek başına görünmez, dostuyla görünür. Anılır dostuyla, gömülür dostlarıyla. İnsanın en yakın en acil işi dostlarıdır. Tabii bazen ‘yakınlığın işlek hançerleri de çekilmiyor’ değil! Deneyim, şiir için vazgeçilmezdir. Yaşadıklarımızla yazıyoruz. Edebiyatımızdaki adlandırmalar da (Tanzimat, Cumhuriyet vb.) toplumsal dönüşümler üzerinden gerçekleşmiştir. Bir ülkenin ne kadar gelişip gelişmediği, ne derece demokrasiyi içselleştirip içselleştirmediği inşaatlarının yüksekliğine, tuvaletlerinin güzelliğine bakılarak anlaşılmaz; sokaklara bakacaksın. Sana benzemeyenlere güven içinde yer açabiliyor mu sokaklar? Bugün yazılan şiirde gündelik hayatın şiddeti, baskısı, memleketteki gerilim de yerini alıyor. Sözcüklerin topluma bakan cephesi de gözüküyor. Benim yaşadıklarım yazdıklarımın içinde bütün olarak değilse de parça parça vardır. Denenmiş, sınanmış sözcükler aracılığıyla vardır.

Şiirlerinizde imge, düşünce ve duygu arasında dengeli bir yapı dikkat çekiyor. Bu üç unsur arasında bir hiyerarşi kuruyor musunuz? Bir şiirin oluşumunda sizin için önce gelen şey düşünce mi, duygu mu yoksa imge mi?

Şeref Bilsel: Duygular çalışkandır, ama onlara ad veren düşüncedir. İmge, hem duyguya hem düşünceye hem de sezgiye ihtiyaç duyar. Bunları birbirinden kesin ifadelerle ayırmamıza dil izin vermez. Ben ‘sezgide devrim yapılamayacağına’ inanırım. Sezgi önemli.

Bir şiirin tamamlandığını nasıl anlarsınız? Şair için gerçekten “bitti” diyebileceği bir an var mıdır, yoksa şiir şairin zihninde yaşamaya devam eden bir metin midir?

Şeref Bilsel: Daha önce de böyle bir soruyla karşılaştım. Yanıtı zor. Şöyle demiştim: Bir şiir ne zaman mı biter? Şairin söyleyecek sözü bittiği zaman. Şiire ilk ritmini veren hareket dizelerden akıp hayatla düğümlendiği zaman. Kafamızda taşıdığımız ve şiiri ayakta tutan o birkaç dizenin her yönden görünür olup derdini tam manasıyla döktüğü zaman bir şiir biter. Biten her şiir henüz yazılmamış şiir(ler)in zeminini, zamanını sağlamlaştırır. Zamanın zemine uyguladığı şiddettin benzerini şair şiire uygular. Bunu, dille yapar. Dil’in içinde gönül vardır. Gönlün bir şeyi kusursuz, eksiksiz tamamladığı görülmüş şey değil. Şiir gündelik dilde ‘bitmiş’ olabilir; alıcısı açıkta bekler, açık metindir çünkü. Karanlığı yontarak ortaya çıkan her şiir eğer çok güçlü değilse bir vakit sonra yine karanlığa kavuşur, böylece kendi kendini bitirir! Şiirde “ rüyâ görmek isteyen bile uyanık olmak zorundadır”, böylece bir şiirin bittiğini görmek uğruna hem uykunuzdan hem de uyanıklığınızdan olursunuz!

Cumhuriyet dönemi Türk şiiri Birinci Yeni’den İkinci Yeni’ye, oradan da günümüz şiirine uzanan zengin bir damar oluşturdu. Siz bu şiir geleneğini nasıl değerlendiriyorsunuz? Özellikle İkinci Yeni şiirinin bugünkü şiir üzerindeki etkisi hakkında ne düşünüyorsunuz? Bu geleneğin öne çıkan şairleri sizin poetikanızla nasıl bir ilişki kuruyor?

Şeref Bilsel: İkinci Yeni şairlerine yapılan bu yoğun vurgu seksenlerde ortaya çıktı. Sanki bir çeşit iade-i itibar anlayışıyla. Oysa vaktiyle İkinci Yeni şairlerinin bir kısmı kitaplarını hangi koşullarda yayımladı, bakmak lazım. Seksen kuşağı şairleri, özellikle İkinci Yeni şairlerine dair çok yazdı, bu doksanlarda da devam etti.  Dosyalar düzenledi, röportajlar yaptı. Bu gelişmelerin faydası kadar zararını da gördük.  Sadece İkinci Yeni’ye dair değil,  Necatigil,  Âsaf Hâlet gibi şairlere de yoğun ilgi gösterildi bu dönemde. Ergin Günçe üzerinde gerçekten hakkıyla durulduğunu düşünmüyorum mesela. İkinci Yeni günümüz şiirini etkiledi. Cemal Süreya, Turgut Uyar başta olmak üzere İkinci Yeni şairleri yeni bir düşünce ufku getirdi. Sözcüklere dokunulmamış yerlerinden dokundular.

Şiir yolculuğunuz boyunca sizi en çok etkileyen şairler kimler oldu? Türk şiirinden ve dünya şiirinden adını özellikle anmak istediğiniz isimler var mı?

Şeref Bilsel: Çok var. Yunus Emre, Karac’oğlan, Pir Sultan Abdal, Baudelaire, Yesenin, Ritsos, Rilke, Neruda, Adonis, Hâşim,  Nâzım,  Dıranas, Melih Cevdet Anday, Cemal Süreya, Turgut Uyar, İsmet Özel,  Doğan Ergül… Uzar gider.

Günümüzde şiirin hızla tüketilen bir tür haline geldiği, dijital çağın şiirin derinliğini zayıflattığı sıkça dile getiriliyor. Sizce şiir, çağımızda nasıl bir direnç alanı oluşturuyor? Şiirin hâlâ insanı dönüştürme gücü var mı?

Şeref Bilsel: “Bütün sanatlar gibi edebiyat da hayatın yetmediğinin itirafıdır,” der Fernando Pessoa. Doğrudur bu; fakat bir taraftan da hayat var olduğu için edebiyatın varlık bulduğunu biliyoruz. Ve zaman, edebiyat sayesinde kendine bir geçmiş edinebiliyor, zamanın dolaşıp geçtiği yerleri yazı kayıt altına alıyor. Bunu iki türlü yapıyor: ya şiirle ya da düzyazıyla. Geçmiş dediğimiz mekânın büyük odasını ‘çocukluk’ hayatı oluşturuyor sanırım. Genç şairlerin ıskaladığı bir alan ‘çocukluk’. Hâtıralara, deneyime değil güncel, deneysel olana yaslanıyorlar. Başkalarına dokunmayan gündelik hayatın taşıdığı bireysel duyguların dışına çıkmayı çoğunlukla beceremiyorlar. Ya genç yaşta – lise çağında- ya da gecikmiş bir yaşta şiire başlayanlar dikkat çekiyor. Şiir antolojimizden genellikle haberdar değiller, güncel, yükselen birkaç imzanın yörüngesinde kalıyorlar. Böylece birbirinden ayrışan değil, birbirine benzeyen şiirler ortaya çıkıyor. Elektronik ortam şiirin çoğalmasına, hızlıca dolaşıma girmesine yol açtı. Şiir, ağır zamanlar ister oysa. Bu ağırlığa sahip çıkarsa insanı dönüştürme gücünü de korur şiir.

Son olarak, bugün şiire yeni başlayan genç şairlere ne söylemek istersiniz? Şiir yolculuğunun başındaki birine en önemli tavsiyeniz ne olur?

Şeref Bilsel: Konuştuğu, içinde olduğu ve yazdığı dilin imkânlarını bütün endamıyla öğrenmeye çalışsınlar ve şiirde bir kişilik oluşturmak istiyorlarsa ‘kendilerine’ yaslansınlar. Kusurlu da olsa kendi seslerine tutunsunlar. Başkalarından haberdar olsunlar ama onların açtığı yolda yürümek için onların izlerine basmasınlar. Kendi yollarını açmak istiyorlarsa iç seslerine kulak kesilsinler.