ZAMANIN KATMANLARINDA BİR İSTANBUL MASALI/Şaranur Yaşar

Zamanın Katmanlarında Bir İstanbul Masalı

Can Akkaynak’ın İstanbul Efsanesi alt başlığıyla yayımlanan Helene 848, hem tarihsel hem düşsel boyutlarıyla İstanbul’u bir kez daha edebiyatın büyülü sahnesine taşıyor. Roman, yalnızca bir zaman yolculuğu hikâyesi değil; aynı zamanda geçmişin izleriyle yaşayan bir kentin ruhunu yakalamaya çalışan bir metin. Antikacı dükkânında eski bir defter bulan genç Osmanlılı Mehmet Gazi’nin, bir yeraltı tünelinden Bizans döneminin Konstantinapol’üne geçişi, kitabın merkezindeki hem büyüleyici hem metaforik olay örgüsünü başlatıyor.

Bu yolculuk, sıradan bir serüven değil: Akkaynak, İstanbul’un çok katmanlı tarihini, farklı medeniyetlerin üst üste binen izlerini bir tünel metaforuyla görünür kılıyor. Okur, bir yandan macera ve merak duygusuyla sürüklenirken öte yandan kentin belleğinin, mekânların hafızasının ve geçmişle bugünün kaçınılmaz bağının farkına varıyor.

Romanın girişinde Mehmet Gazi’yi tanırız: Genç yaşına rağmen yalnız, hayata biraz içerlemiş, fakat merak ve hayal gücüyle yaşayan bir Osmanlı beyefendisi. Antikacı dükkânı, onun için hem geçim kaynağı hem de geçmişle kurduğu özel bir bağdır. Çocukluğundan beri elden ele dolaşan eşyaların hikâyelerini dinlemiş, onları sessiz tanıklar olarak sevmiştir. Akkaynak, bu karakter aracılığıyla tarihi yalnızca büyük anlatıların alanı olmaktan çıkarıp sıradan insanın merakına açıyor.

Mehmet Gazi’nin eline geçen defter “HELENE 848” yalnızca bir yazma değil, geçmişin sesini bugüne çağıran büyülü bir nesne. Bu defter sayesinde kahramanımız, Bizans’a ait unutulmuş bir hikâyenin içine çekilirken okur da kentin derin belleğine iniyor. Yazarın tarih tutkusu, özellikle antika eşya betimlemelerinde ve İstanbul’un gündelik hayatını canlandıran ayrıntılarda kendini gösteriyor.

Romanın en etkileyici yanı, Mehmet Gazi’nin Konstantinapol’de karşılaştığı iki figür: Büyüleyici güzelliğiyle Helene ve bilge matematikçi Dionysos. Bu ikili hem Bizans kültürünü hem de insanlığın değişmeyen temel sorularını temsil ediyor.

Helene, güzelliğin ve saflığın yanı sıra kendi kaderini tayin etme arzusuyla öne çıkar. Sarayın seçkin bir kızı olarak dayatılan evlilik ve güç ilişkilerine karşı içsel bir özgürlük arayışı taşır. Dionysos ise bilgeliğin, aklın ve kuşku dolu sorgulamanın sesi gibidir; zamana direnen bir bilge. Bu karakterler aracılığıyla roman, yalnızca bir tarihsel fantezi değil, insanın özgürleşme çabası, merak ve bilgelik arayışı üzerine de bir düşünce metnine dönüşür.

Akkaynak, roman boyunca İstanbul’un hem Osmanlı hem Bizans dönemine ait yüzlerini ayrıntılı biçimde resmediyor. Galata’dan Ayasofya’ya, Hipodrom’daki yarışlardan dar sokaklara kadar mekânlar canlı, dokunsal bir gerçeklikle aktarılıyor. Romanın dilinde nostaljiyle birlikte bir arkeolojik dikkat var: Sanki yazar, geçmişin taşlarını tek tek kaldırıyor ve bugüne sesleniyor.

Zaman yolculuğu motifi yalnızca maceraya hizmet etmiyor, şehirlerin ve uygarlıkların birbirine eklemlenme biçimlerini düşündürüyor. 848 yılındaki Konstantinapol ile 19. yüzyılın Payitaht’ı arasında kurulan köprü, “İstanbul’un ruhu değişir mi?” sorusunu da ortaya çıkarıyor. Değişen iktidarlar, yıkılan saraylar, yeni inançlar… ama aynı deniz, aynı rüzgâr, aynı hayal gücü…

Yazarın dili yalın ama görsel bir zenginlik taşıyor, özellikle mekân betimlemelerinde sinematik bir atmosfer var. Mehmet Gazi’nin günlük hayatı, sokakların kokusu, martı sesleri, çarşıların kalabalığı gerçekçi bir arka plan sunarken yeraltı tünelinden Bizans’a geçişle birlikte metin giderek masalsı bir tona bürünüyor.

Akkaynak, Jules Verne ve tarihî serüven edebiyatını anımsatan bir merak duygusunu Türkçenin akıcı, hafif nostaljik bir üslubuyla harmanlıyor. Ancak romanın akademik tarih romanı ciddiyetinden çok bir masalın büyüsüne yaslanan yumuşak bir hayal gücü var. Bu yönüyle hem geniş okur kitlesine hitap edebilir hem de tarih meraklılarını tatmin edebilir.

Metnin alt katmanında üç güçlü tema beliriyor:

Merak ve keşif: Mehmet Gazi’nin defteri bulması, insanın bilinmeyene duyduğu derin arzunun sembolü.

Kent belleği: İstanbul’un katman katman geçmişi, tüneller ve eski defter aracılığıyla somutlaşıyor.

Kimlik ve aidiyet: Osmanlı bir gençle Bizanslı bir genç kadının karşılaşması, hem bireysel kimlik hem kültürel aidiyet üzerine düşündürüyor.

Bu temalar, romanı salt bir macera olmaktan çıkarıp felsefi bir derinliğe taşıyor.

Helene 848 – İstanbul Efsanesi, yalnızca bir tarihî kurgu değil; İstanbul’un yüzyıllara yayılan ruhunu hayalle gerçek arasında dolaştıran bir hikâye. Merakın peşine düşen bir antikacının gözünden, şehrin gizli dehlizlerine iniyor ve okura geçmişin bugünü nasıl şekillendirdiğini düşündürüyor.

Can Akkaynak’ın romanı, Jules Verne’in serüvenci merakıyla Ahmet Hamdi Tanpınar’ın zamana duyarlı İstanbul tasavvurunu birleştiren özgün bir anlatı sunuyor. Hem tarihî hem masalsı hem de içsel bir arayış hikâyesi arayanlar için sürükleyici, düşünceli ve duygusal bir okuma vaat ediyor.