ZEYNEP KIZILTAN/DÜĞMEYE BASMAK

DÜĞMEYE BASMAK

Annesinin sipariş ettiği ilaçları aldı ve aceleyle eczaneden çıktı. Saatine bakınca otobüsün gelmek üzere olduğunu gördü. “Yakalarım,” diye düşündü. Eve yetişmesi gerekiyordu. Neyse ki otobüs durağı fazla uzak değildi.  Adımlarını biraz daha hızlandırdı. Vardığında otobüsün yolcularını alıp, kapılarını kapatmış olduğunu görünce bedenine bir yorgunluk hissi hücum etti. Saniyelerle kaçırmıştı. “Boş yere bu kadar koşturmuşum,” diyerek omuzlarını düşürdü. Çaresiz, durakta beklemeye başladı. Kendisinden sonra gelenlerin bile otobüse binip gittiklerini görünce canı iyice sıkıldı. Durağın üzerinde gölgelik yoktu ve öğlen sıcağı iyice vurmaya başlamıştı. Güneşin tam tepeden gelen dik ışınları gözlerini kamaştırıyor, karşıdan gelen otobüsün tabelalarını güçlükle seçiyordu. Yanaşan otobüslere hücum eden insanların kısalmış gölgelerinin onlarla birlikte hareket ettiğini fark etti. Kendi gölgesine baktı, gölgesinin ayak ucuna bile yanaşmadığını gördü. Sanki bu kavurucu sıcakta gölgesi bile onunla birlikte hareket etmek istemiyordu.

Yaşlısı, genci, bekleyen yolcuların hepsi telefonuyla meşguldü. Durakta beklemek dışında yapılacak şeyler sınırlıydı. Sonunda o da dayanamayıp zamanın sosyalleşme aracını çantasından çıkardı ve sosyal medyada gezinmeye başladı. Arkadaşlarının peş peşe yayımladığı tatil paylaşımlarını görmek iyice moralini bozdu. En son ne zaman bir arkadaşıyla tatil yaptığını düşündü. “Şimdi bu paylaşımlara bakan değil, yapanlar arasında olabilirdim,” diye iç geçirerek parmağını hızlıca yukarı doğru kaydırdı ve ekrandan çıktı. Allahtan otobüs de çok geçmeden gelmişti.

Otobüsün kapıları açıldı. Ne olur olmaz diye önce tabelasını kontrol etti: 10 B, Bostancı- Kadıköy; beklediği otobüstü. Şoför bezgin sesiyle “Sıraya girelim lütfen,” diye yolcuları uyardı. Küçük bir karmaşa ile sıra oluştu. Sırasını beklerken gözü ayaklarına ilişti, gölgesi yoktu. Artık ayaklarının ucunda bile değildi. Bekleyen diğer yolcuların gölgelerini aradı; oradaydılar. Onların gölgeleri bedenlerinden kopmadan eşlik ediyordu. Yine de bir yanılsama olabileceğini düşünerek yakınındaki yolculara bir kez daha dikkatle baktı.

Hemen arkasındaki yaşlı teyzenin bastonunun gölgesi bile kısa, ince bir çizgi şeklinde de olsa orada duruyordu. Onun yanındaki genç kadının gölgesi ise kucağındaki küçücük bebeğiyle ve diğer kolundaki çantasıyla tüm detayıyla çizilmiş gibiydi. Hatta otobüsün önünden geçen, sıcaktan bitkin düşmüş bir yavru kedinin kulak ve patilerinden ibaret şirin gölgesinin kediyi takip ettiğini gördü. Arkasında bekleyenlerin uyarmasıyla daha fazla bakamadı, ilerlemek zorunda kaldı. Otobüsün içine girmeden son bir defa daha sağına, soluna, arkasına baktı. Ne bedeninin ne de elindeki ilaç poşetinin gölgesi yansıyordu. Gölgesi yoktu! Düşünceli bir şekilde otobüse bindi. Akbilini bastı ve ilk bulduğu cam kenarındaki koltuğa oturdu. Başını cama dayadı ve göz ucuyla yansıyan yüzünü gördü. Yorgun bakışlarını ilk defa bu kadar yakından görüyordu. Alnındaki çizgilerin derinliği ise mutsuzluğunu sessizce anlatıyordu.

Otobüs, yolcu alımını birkaç dakika sonra bitirdi ve sonunda hareket etti. Başını, yasladığı camdan usulca kaldırdı ve gözlerini yolcular arasında gezdirmeye başladı. Yolcuların çoğu sözleşmiş gibi başlarını eğmiş, cep telefonları ve kulaklıkları ile kendilerini dış dünyaya çoktan kapatmışlardı.

Acaba hangisinin gölgesi vardır,” diye düşündü. Hemen karşısında ayakta dikilen genç bir adam, kulaklığıyla müzik dinliyor, küçük ritmik parmak hareketleri ile müziğe eşlik ediyordu. Dinlediği hareketli müziğin sesini oturduğu yerden kesik kesik de olsa duyabiliyordu.

“Gölgesi kesin vardır bu genç adamın. Şuracıkta bile müziğin keyfini çıkarabildiğine göre,” diye iç geçirdi.

Karşı çaprazında oturan orta yaşlı bir kadın ise gözlerini kırpmadan boşluğa bakıyordu. Arada küçük hareketlerle kendi kendine başını sallıyordu. Sanki iç sesiyle konuşuyor gibiydi.

Sönük, cılız bir gölgesi olabilir,” diye düşündü ve kendi gölgesinin olmadığını yine hatırladı.

Takım elbiseli, elinde telefonuyla sürekli mesaj yazan bir adam ayakta, cama yaslanmıştı. Arada telefonlar geliyor, işle ilgili birileriyle konuşuyordu.

“Canlı bir gölgesi vardır bu adamın ama bir gölgeye sahip olduğunun farkında olamayacak bir yoğunluk içinde” diye tahmin etti.

Tekrar kendine döndü ve gölgesini düşündü. Gölgesi ne zamandan beri yoktu? Belki de çok öncesinde onu terk etmişti ve bugün farkına varmıştı. Kim bilir, aylardır yıllardır gölgesiz yaşıyordu.

Birden, ani bir kararla oturduğu yerden uzanıp düğmeye bastı. Basit bir hareketti ama sanki bir yol ayrımını seçmişti. O küçük tıklama ile otobüs birkaç dakika içinde durağa yanaştı. Hiçbir şey düşünmeden otobüsten indi ve etrafına bakındı. Hangi durakta olduğunu anlamaya bile çalışmadı. Telefonuna ardı ardına gelen bildirim mesajlarına bakmadan telefonunu kapattı ve rastgele seçtiği bir yöne doğru yürümeye başladı. Güneşin bunaltıcı sıcaklığıyla asfalt kavruluyordu. Ama bu kez terlemedi, gözlerini kısmadı. İçinde bir huzursuzlukla yere baktı. Kendisine ait koyu bir iz aradı. Fakat gölgesi hala yoktu. Yürümeye devam etti.