ÇIĞ DERGİSİ II. ÖYKÜ YARIŞMASI MANSİYON ÖDÜLÜ
HAVA KANTAR YILDIRIM
BEYİN YIKAYICI ARANIYOR
Kafamdan akan her ne ise, önce yanağıma sonra omzuma uğrayıp yere düştü. Etrafımdaki taşlara yumurta kırsan anında yanık kokusu alacağın bu sıcakta, tandırda pişmiş balık gibiyim. Güneş, tepemi okşamayı bırakıp tokatlamaya hatta yumruklamaya çoktan geçti. Sabah işe gelirken radyodaki kadın söylemişti, “Önleminizi alın, şemsiyesiz şapkasız güneşte fazla kalmayın,” diye. Ancak şemsiyenin inşaat işçilerinin taş duvar ördüğü bu yerde ne işi var? Şapkam da evde kalmış. Aslında herkesin arabasında, iş yerinde hatta cebinde bu günler için şapkası olmalı ama benim yok.
Ayağım vıcık vıcık şeye değince eğilip baktım. Kocaman bir cevizi andıran şey koyu kırmızı kanla karışmıştı. Elimi kafama götürdüm. Yerde duranın beynim olduğunu işte o zaman anladım.
Küçücük beynimin olduğunu söyleyenler utanır mı bilmem ama kıvrımlarıyla sinirleriyle damarlarıyla halen çalışır durumda olan beynim kocamandı. Düşünebildiğime göre evet, hâlâ çalışıyordu.
Aslında beynimi alıp herkese göstermek istedim. “Hani küçüktü, hani bundan bir şey olmazdı, beğenmediğiniz beynime bakın hele.” Ancak kırk üç derecelik sıcak, halimi o kadar götürmüştü ki hava atacak enerjiyi bulamadım kendimde. Şimdi ben ne yapacaktım? Beynimi oracıkta bırakıp gidemezdim. Yerde toz kir içinde kalmış şeyi tekrar kafama takmayı da uygun görmedim. Sonuçta o beyinle bir ömür geçirecektim. Etrafa baktım. Hemen herkes yarı baygın halde sağa sola yaslanmış mola saatini geçiriyordu. Kimsenin kimseyi görecek mecali kalmamıştı. Eğildim, yere yayılmış o koca et parçasını aldım. Garip bir gülme aldı beni. Sanırım gülme merkezine baskı yapmıştım. Elimi çekince gülmem de gitti. Gülecek ne vardı ki zaten. Elinde beyni olan bir adamdım işte.
Az önce serinlemek niyetine içtiğim ayran şişesini poşetinden çıkardım; poşete beyni, cebime de şişeyi koydum. Şantiyenin mutfağına geçtim. Bu sıcakta beynimin iyice eriyip yok olmasını istemiyordum. Buzdolabını açıp alt rafta sebzelerin yanına poşeti bıraktım. Kapısını örttüm.
Ka-pı-sı-nı ört-tüm. Ört-tüm ka-pı-sı-nı. Ka-pı-sı-nı ört-tüm. Ört-tüm – ört-tüm ka-pı-sı-nı – ka-pı-sı-nı – ört-tüm – ört-tüm ka-pı-sı-nı. Aç-tım. Her şey normale döndü. Bunu nasıl düşünemedim? Dolabın kapısı örtülünce bağlantı koptu beynimle. Hem dolap beynimi dondurabilirdi. Dolap olmazdı. Çıkardım. Poşet elimde iken şantiyenin aşçısı eğilip yüzüme yaklaştı.
“Bir şey mi aradın beyim?”
“Beynim mi?”
Aşçı elini iki yana salladı, dalga geçer gibi sesini yükseltti.
“Beyim beyim!”
Beynimin poşette olduğunu ona söyleyemezdim. Sonuçta et pahalı, sakatata ilgi çoktu. Hele işçi kesimi bayılırlar sakatata, kendimden biliyorum. Beyin bana lazım desen anlatamazsın. En iyisi gizlemekti.
“Yok, yok bir şey. İşine bak sen,” dedim, başımdan savdım adamı.
Mutfaktan çıktım. Beyin poşette, poşet elimde öylece kalakaldım. Beynim iyice göçüyordu. Bunu poşetin dışından görebiliyordum. Zihnime garip görüntüler girmeye başladı. En son müteahhitin karısına öpücük gönderme hayalinde yakaladım kendimi. Beynim eridikçe saçmalama potansiyelimin nerelere varacağını tahmin bile edemiyordum. Ben şimdi bunu ne yapacaktım? İnşaatta taşları yerine koymakta mahirdim ancak beyin farklı. Hem benim beynim gelişi güzel kafaya iliştirilecek bir şey mi? Beynimi yerine koyacak kim var peki? Hem toz kir içindeydi. Dolaba koysam donuyor, sıcakta iyice akıyordu. Beynim elimde öylece kalakaldım. İyice sulanmıştı. Tamamen sıvı hale gelmeden çare üretmeliydim.
Biri önce beynimi yıkayacak, sonra yerine koyacaktı. Ama bu kimdi? Eşim olabilir mi? Ama hayır. Beynimi poşette gördüğü an, zaten kullanmıyordun, at çöpe gitsin diyerek kahkahayı patlatır. Şantiyeden Veysel Usta? Onun yerine yerleştiremediği hiçbir şey görülmemiş. Ancak bir kusuru var: Çenesi. Tüm şantiyeye anında ballandıra ballandıra anlatır. Artık gazete kâğıdının etrafında dalga geçer dururlar tüm yıl. Yok olmaz şantiyeden biri, asla olmaz. Annem. Tabii ya, annem… Kadının kalbi var, karşısına geçip al beynimi yerine koy mu diyeceğim? Zaten çocukluktan beri beynimi evirdi çevirdi, salak diye diye sonunda salak etti beni. Beynimi hiç ona teslim edemem bir daha. Hem ona hem kendime yazık. Kararımı verdim. İlan verecektim. Açtım telefonumu, ilanım.com.tr adresine şöyle kısa, öz bir ilan girdim.
“Bugün öğlen vakti işteyken beynimi düşürdüm. Şu an toz kir içinde. Onu hem yıkayacak hem yerine takacak bir beyin yıkayıcısına ihtiyacım var. İrtibat için:….”
İlanı verir vermez, telefonum çalmaya başladı. Ne çok beyin yıkayıcı varmış memlekette. İlk beş dakikada beş kişi aradı bile. Rastgele birini seçip randevu verdim. Şantiyeye on dakika uzaklıkta tenha, ağaçlıklı bir park vardı. Orası bu iş için uygundu. Hem serin olur hem kimse görmezdi. Fazla uzaklaşmış da olmazdım. Elimdeki poşetle nereye kadar gidebilirdim ki? Şeften izin istedim. “Abi çocuk hastalanmış birkaç saatliğine gidip geleyim mi?” dedim. Çocuk deyince akan sular durdu. Beynim deseydim büyük ihtimalle kaile alınmayacaktım. Yalan söylemekten utanmamıştım. Sanırım utanma merkezim çoktan buhar olmuştu. Parka geçtim. Çok geçmeden genç, uzun boylu bir delikanlı geldi. Ağzında sakız, elinde tespih racon kesen sesiyle, “İlanı sen mi verdin aga?” dedi. Beynim yerinde değil ama henüz onu peynir ekmekle yemedim. Böyle birine beynimi emanet eder miyim?
“Yok, ne ilanı?” dedim.
“Bu numara senin değil mi birader? Gözleri alev rengini aldı.
“Yok valla benim değil.”
“İşimiz gücümüz var len, dalga mı geçiyonuz adamla?”
Tam yumruğunu sıkıyordu ki telefonu çaldı. Söylene söylene çekti gitti. Adamdan kurtulmuştum. Başka bir numaraya randevu verdim. Yarım saat sonra bir kadın geldi. Şuh giyimine bakınca bir etkilenmedim değil. Dedim işte bu. Ben buna sadece beynimi değil, kalbimi daha nerelerimi teslim ederim. Beynimin yerinde olmaması yetmezmiş gibi kalbim de yerinden fırlayacaktı. Ulan dedim dur. Birini halletmeden diğeriyle uğraşamam. Elimi soluma götürdüm, bastırıp sakinleştirdim. Hızlı hızlı atmaya devam etti, ta ki kadın ağzını açıncaya kadar. Aman Allah’ım, kadının köpek dişleri kapkaraydı ve bir vampirinkileri andırıyordu. Dilinin ucu ise bir yılanınki gibi ikiye ayrılmış, dişlerin ardında sallanıyordu. Her an tıslayacak ve hızlı bir manevrayla etimi kapacak gibi duruyordu. Konuşmaya fırsat vermeden kaçtım yanından. Allah’tan beynim hâlâ çalışıyordu, yoksa bu kalbe kalsaydım ayvayı yemiştim.
İlana gelen cevapları daha dikkatli taramaya karar verdim. Fakat acele etmeliydim, birkaç saat içinde gelen olmazsa beynimi sonsuza kadar kaybedecektim. En çok işime gelen, prensipte ve ücrette anlaştığım bir kişiye daha randevu verdim. Adam gelene kadar beynim daha çok sulanmaya başladı. Yandaki büfeden bir gazete aldım. Bir katını ince ince katlayıp yelpaze yaptım. Kendi terimi peçeteyle sildim. İyice vıcıklayan beynimi ise poşetin ağzını açıp yellemeye başladım. Bir yandan da tüm nefesimle poşetin içine üflüyordum. Ellerim yellemekten, nefesim üfürmekten takatsiz kalmak üzereyken adam geldi. Lacivert takım elbisesi, bordo çizgili kravatı, siyah evrak çantası ile profesyonel bir beyin yıkayıcıya benziyordu. Konuşmaya başlasın hele diye bekledim. Artık dış görünüşe aldanmayacak kadar tecrübeliydim. “Biraz kendinizden bahseder misiniz?” dedim.
“Efendim, biz bu işi yıllardır yapıyoruz. Lütfen bizleri piyasadaki niteliksiz yıkayıcılar ile karıştırmayınız. Biz işimizi öyle yaparız ki sizin ruhunuz duymaz. İnce ince işlemek, kalıcılık ve sağlamlık hassasiyet noktamızdır. Siz hiç merak etmeyiniz. Bizden daha temiz iş yapacak birini bulursanız ya da hizmetimizden memnun kalmazsanız para iade garantisi veriyoruz efendim.” Konuşması da dişleri de muntazamdı. Dili ise görünmüyordu bile.
İkna kabiliyeti yüksek, büyük büyük laflarıyla umut vericiydi. İhtiyacım olan da buydu zaten. Tamam, dedim, bu olur. Beynimi poşetten çıkarıp uzattım. Adam son derece ciddi bir tavırla çantasını açtı, önce tek kullanımlık beyaz bir örtüyü park masasının üzerine yaydı. Pırıl pırıl temizlik malzemelerini tek tek sıraladı masaya. Beynimi poşetten çıkardı. Ameliyathanelerdekine benzeyen yayvan bir kaba koydu. Beni bir titreme aldı. “Sakin olun lütfen. Bu işlemler sırasında tuhaf hissetmeniz, garip hareketler yapmanız normal, endişelenmeyin,” dedi. Büyük iksir şişelerinin içindeki karışımları beynimin üzerine döktü. Ve beynimi bir güzel yıkadı, hem de foşur foşur. Ben o sırada bazen kahkaha atıyor, bazen hüngür hüngür ağlıyordum. Bir ara kendimi tokatlamaya başladım ki “Bitti,” dedi. Lavanta yağını döktü, okudu üfledi bir de. Artık beynim eskisinden de temiz görünüyordu. “Eğil,” dedi, eğildim, “Biraz daha,” dedi, biraz daha eğildim. “Biraz daha,” dedi. Biraz daha eğildim. Sırtıma çıktı. Ensemden kulağıma doğru beynimi kulak çöpüyle sokuşturdu. O sırada bazen gıdıklanma bazen acı bazen sıcaklık hissettim. En son tık diye bir ses geldi. Beynim sanırım yerine oturmuştu. Kalktım. Adam hâlâ sırtımdaydı. “İn” dedim inmedi. Silkelendim düşmedi. O günden sonra adamı sırtımdan indiremedim. Zamanla kabullendim. Kalbim kuruyana dek o, hep orada kalacaktı. Hâlbuki bunu hiç konuşmamıştık.

