ŞERMİN GÜR/SUYUN FELSEFESİ

SUYUN FELSEFESİ: SU, KENT ve İNSAN ÜÇGENİNDE İÇSEL BİR KURAKLIK

İnsanın suyla olan kadim bağı, yalnızca doğayla olan ilişkisinde değil hem kişisel hem de toplumsal gelişiminde de önemli bir rol oynamaktadır. Çünkü su hem bir yaşam kaynağı hem de insan ruhunun bir yansımasıdır.

Toplumlar geliştikçe ve ilerledikçe insanın suyla olan ilişkisi de kendi ekseninde değişmiştir. Kentleşme olgusu; su kaynaklarına erişim olanaklarına göre şekillenmiş ancak suyun varlığı, geçmişten gelen kadim bağların etkisiyle insanın kendi ruhsal bütünlüğünü rahatça ifade edebildiği en önemli ilham kaynağı olmaya devam etmiştir, İçinden nehir geçen o büyülü kentlerde, kimi zaman dillere destan efsaneler anlatılmış, nice şiirler ve şarkılar söylenmiş, ressamların tablolarıyla rüyalara dalınmış, coşkun akan nehrin gür sesiyle serinleyen taştan köprülerinde film gibi aşklar sahnelenmiştir.

Ancak günümüzde; kentler gökyüzüne doğru büyüdükçe nehirler azalmış, sokaklar susmuş, insan adeta kendine hasret zamanda kaybolmuştur. Bugün susuz kalmak tehdidiyle baş başa kalan yalnızca toprak değil, suyla birlikte hafızasını, ritmini ve duygusunu yitirmekte olan bir insanlıktır. Unuttuğumuz şey yalnızca suyun kendisi değil, onunla kurduğumuz kadim bağdır. Ve o bağ şimdiki kentlerin diline yabancı ve kaybolmuş haldedir. Ve maalesef bu durum, ancak “akmayı bilen bir ruhta, suya kulak veren bir kentte” yeniden hayat bulabilir.

– Kentte Kaybolan Nehir: İnsan ve Akamayan Ruh

“Kalktım bu büyük kente geldim

Tozlarla böceklerle kalktım geldim

Yalnız sedef kabuklarla geldim

Bu kenttir toprak çanaklardan ayrıldım

Büyük yapraklardan sular beni sevindirsin ..”

Turgut Uyar, Dünyanın En Güzel Arabistanı’nda böyle anlatıyordu, göç edip gelinen kentin yalnız insanını. (2)

Bir zamanlar insan da su gibiydi. Duygularıyla, hayalleriyle, arzularıyla bir nehir gibi akar giderdi. Ama bir gün çıktı geldi ve kente yerleşti. Yüksek beton duvarlar arasına sıkışan insan bedeni, giderek kalbinin sesinden uzaklaştı ve ruhunun ritmini duyamamaya başladı. Gün ışığını göremeyen balkonlar gibi içimiz de dışımız gibi gölgede kaldı.

– Susuzluğun Psikolojisi: Görülme Arzusu ve İçsel Kuraklık

Kentte insanı en çok yoran, yalnızlık değil görülmeden kalabalıklar içinde var olmaya çalışmaktır. Hiçbir şey söylemeden, hiç kimseye dokunmadan geçen günler, bir damla suyu bekleyen bir tohum gibi insanı da çatlatmaktadır. Oysa ruh da toprağa benzer: susuz kaldıkça kabuk bağlar. “Kişi, kendisine bakıldığını hissedemediğinde varlığını içe çekmeye başlar.” R.D. Laing’in Bölünmüş Benlik kitabında bahsettiği kimlik kaybının biçimlerinden ilki; içe çekilme, ilişkili olma, görülme, anlaşılma, yani bir başkası tarafından fark edilmektir. Bu içe çekilme, bu ruhsal çekilme hali; kentte yaşayan milyonlarca insanın ortak yalnızlığıdır. Birbirine değmeden akan kalabalıklar içinde, herkes bir nehrin ucunu arar. Ama çoğu zaman ne yol bellidir ne de deniz. O yüzdendir ki eşsizdir denize açılan sokaklar, bir melodi söyler gibi içimizi şenlendirir. (3)

“İyi bir hayat yaşama kaygısı, gitgide hayatta kalma kaygısına dönüşmektedir” Byung-Chul Han, Yorgunluk Toplumu adlı eserinde benzer bir şeyi dile getiriyor, modern hayatın bize hep ileri gitmeyi öğrettiğinden yakınıyordu. Ama belki de çözüm, bir adım geri çekilip içimizdeki kurumuş yatağa bakabilmektedir. Bu belki fiziki olarak doğaya dönmek değil ama doğallığa dönmek. “Su gibi” olmak: yolunu bulmakta ısrarcı ama yıkmadan, sessiz ve dönüştürücü. (4)

– Suyun Felsefesi Yapılır mı? Yeniden Akmak…

İlk bakışta bu soru absürt gelebilir. Ama durup düşündüğümüzde suyun sadece fiziksel değil, varoluşsal bir mesele olduğunu fark ederiz. “Dünyada hiçbir şey su kadar yumuşak ve esnek değildir. Ancak sert ve katı olanı aşındırmakta hiçbir şey onu geçemez. Yumuşak olan sert olanı yener; esnek olan katı olanı yener. Herkes bunun doğru olduğunu bilir, ancak çok az kişi bunu uygular.” Bu; Lao Tzu’nun Tao Te Ching adlı eserinin 78. bölümünde yer alan temel bir öğretidir. Su hem kaynağın hem de sürekliliğin sembolüdür. Ana rahmindeki varlığımızdan, gezegenin ilk devinimine kadar su her şeyin taşıyıcısıdır. (5)

“Her şey sudur.”

Dede Korkut’un deyimiyle de;

“Çağnam çağnam kayalardan çıkan su!

Ağaç gemileri oynatan su!

Hasan ile Hüseyin’in hasreti su!”

Su, aynı zamanda bir ahlaki değer taşır. Bölüşülmesi gerekir. Paylaşılamadığında felakete, adaletsizliğe dönüşür. Bu yönüyle su sadece doğanın değil, insanın vicdanının da aynasıdır.(6)

Nasıl ki; Melih Cevdet, Defne Ormanı’nda;

“Köle sahipleri ekmek kaygusu çekmedikleri için felsefe yapıyorlardı,

çünkü Ekmeklerini köleler veriyordu onlara;

Köleler ekmek kaygusu çekmedikleri için

Felsefe yapmıyorlardı, çünkü ekmeklerini

Köle sahipleri veriyordu onlara.

Ve yıkıldı gitti Likya.”

diye haykırıyordu ekmeğin kavgasını. (7)

Suyun da felsefesi elbette yapılır. Çünkü su hem dışımızda hem içimizdedir. Hem maddi hem manevidir. Hem bir maddedir hem de bir öğreti. “Su gibi aziz ol” diye öğütler atalarımız. “Suyun ruhu” olduğuna inanan Eski Türk inançlarında dereler, pınarlar, ırmaklar başka bir ifade ile akıntılı olan bütün sular “kutsal su” kavramı içine girmektedir.

Türk ve Dünya Kültüründeki Su Kültü Üzerine Düşünceler” adlı makalede E. Akman, “İlkbaharın suları ya da yaşam pınarı cennetin merkezindeki yaşam ağacının köklerinden doğar. Yağmur olarak su, doğurganlığın ve gök (gökyüzü tanrısının) tanrının gücünü sembolize eder. Çiğ olarak kutsanmayı, ruhsal tazelenmeyi ve şafağın ışığını temsil eder. Suların içine dalmak en yüksek gizemi, yaşamın sırrını aramaktır. Suyun yüzeyinde yürümek ise maddeler dünyasının koşullarını aşmaktır. Bütün büyük enbiyalar suların üzerinde yürümüştür. Akarsular yaşam sularıdır ya da yaşayan sulardır. Suları kesmekse (aşmak) bir aşamadan diğer bir aşamaya, bir varoluş durumundan diğer bir varoluş durumuna geçiştir. Tıpkı yaşam ile denizi birbirinden ayıran nehir ile denizi aşmak gibidir. Su hem yaşama gücü hem ölüm gücü olduğu için hem bölebilir hem birleştirebilir.” şeklinde açıklar, suyun Türk kültüründeki yerini. Ve devam eder; “Bütün sular doğumla, kadınsı prensiple, evrensel rahimle, ilk özle yaşamın çeşmesiyle tazelik ve doğurganlık sularıyla bağdaştırılmıştır ve büyük ananın sembolüdür. Maddi dünyanın sürekliliği ile bilinçaltı unutkanlığıyla da eş değerdir. Sular sürekli çözülür, kendi kendini yok eder, arınır, arındırır” (8)

Su, yeryüzünün damarlarında gezen bir şarkıdır. Buluttan toprağa, oradan köklerin derinliğine sızarak her canlının kalbine dokunan görünmez bir ahenktir.

– Ve yıkıldı gitti Likya..

Kentleşen kapitalizmin kucağında asfaltın altına sıkışan yağmur damlası bile artık özgür değil. Bir zamanlar toprağı besleyen, derelere can katan o yolculuk şimdi yerini gri tünellerde kaybolan bir sessizliğe bırakmış. Geçirimsiz yüzeyler, yükselen bloklar ve boğulan vadilerle kent, suya “yolunu unut” demektedir. Artık ne suyun hatırlayacak bir kıyısı var ne de rüzgârın ona anlatacak bir hikayesi.

Suyun doğal döngüsü, bir zamanlar yaşamı döndüren o kadim çember, kentin sokaklarındaki eski bir çeşmede silinmiş eski bir yazıdır şimdi. Peki ya aksi mümkün değil miydi? Oysa geçmişin kentleri, suyla bir ahit yapmış gibiydi. M.Ö. 8. yüzyılda inşa edilen Efes’teki su yolları, yağmur suyunu özenle toplayıp kente taşıyan taş kanallardı. Roma’da çeşmeler sadece susuzluğu gidermek için değil, suyun sesini duymak, onunla aşkı yaşamak için de vardı. Su kutsaldı yani. Ona yön vermek değil, onunla birlikte yol almak vardı. Şimdilerde su; evlerde misafir, bostanda kaçak, sokakta ise sessiz ve çaresiz. Bilinmeyen bir yere doğru, kıvrımsız, düpedüz aşağı: hoyratca, kirli ve bir mazgal kapağı kadar kimsesiz.

– Kısır Döngüyü Kırmak, Akıp Gitmek

Her kısır döngü, bir farkındalıkla kırılır. Bilgi çağındayız elbette ama sanki içimizdeki nehir dile gelse mesela, sessizliğin bilgeliğine yeniden mi kulak versek… Kim bilir?

Buluttan düşen yağmur damlasının nehirlere karışması, toprağa kavuşması gibi; belki bizler de bir gün, serin bir mağaraya inmeye karar veririz. Benliğimizin bir köşesinden çıkıp derin sessizliğimize çekilmek için uzun yollara düşeriz. Mağara tavanından, duvarlarından akan her bir damlada, suyun hafızasında saklanan gerçekleri yeniden görür, yeniden işitiriz.

Yalnızlıktan yorulmuş ruhumuz, bedenimiz… Bir su damlasının diğerleriyle birleşerek minyatür kentlere, hayvanlara, meleklere, komik sıfatlara dönüştüğü o devasa sarkıtlara, sütunlara bakarken kendine gelir. Belki de o anda, karanlıkta yeniden çıkar korkularımız karşımıza; kimsesiz ve çaresiz. Belki de ağırlığını artık çekemez oluruz; zırhsız sallarız kılıçları, belki görünmez duvarlara.  Sadece bir seferlik, kim bilir?

Yorgun ve bitkin düşmüşken tam da o anda, bir şelale sevincimiz olur mağaranın en sonunda. Çağım çağım sesi çınlarken kulaklarımızda, işte o zaman çocuklar gibi neşelenir, hesapsızca atarız kendimizi akıp gitmenin coşkusuna.

İşte, ana rahmine benzer tam burası: dalgasız, kıpırtısız, sessiz, derin ve dupduru. “Su akar, yolunu bulur,” derler ya… Peki ya sonra?

Sonra…

Sonra yine zihnimizin zamanı başlar ve biz, belki yine kente döneriz. Kim bilir?..

Su hayattır…

Jung’a göre, bilinçaltı sadece ölümün ağzı değildir; aynı zamanda yaşamın kökeninde bulunan tüm besleyici ve yaratıcı enerjileri de içerir. Bunlarla ilişkiye geçildiğinde canlandırılırlar ve bilincin kullanımına geçirilirler, yeniden doğarlar. (9)

İnsanın yeniden doğabilmesi, doğa ananın kucağına, suyun şifalı kollarına bağlıdır. Toprağın felsefesini yapamayanlar ile suyun felsefesini yapamayanlara küçük gelir bu dünya ve yıkılır Likya, Roma. Ama yeniden doğmaya niyet edenlere, bu alem bir derin rüya.

Bu nedendir ki; “Su” Türkçe, Edebiyat, Felsefe ve Psikoloji derslerinin ilk konusu olmalı ve artık insan doğanın kollarında özgürce akmalı, kendini ve suya dair belleğini yeniden hatırlamalı.

Ve elbette ki bir kent yalnızca yollarla değil; akıntılarla, çağlayanlarla, aşkla ve ahenkle pekâlâ inşa edilebilir.

Ve gelecekte bir gün, betonun griliğinde belki bir mavi iz belirir, kent suyla barışır. Su insana, insan da suya tekrar kavuşur.

“Doğada hiçbir şey tek başına var olamaz; her varlık diğerinin devamıdır.” Spinoza, Ethica adlı eserinden esinle… (10)

Belki de son çare;

Durup öylece, “yeter artık çekin ellerinizi, özgürce akalım” diyebilmektir.

Kaynakça
1. IvanIllich, H2O andtheWaters of Forgetfulness. 1986.
2. Turgut Uyar. Dünyanın En Güzel Arabistanı .1959
3. R.D. Laing. TheDivided Self. 1960.
4. Byung-Chul Han. Yorgunluk Toplumu. 2019
5. Lao Tzu. Tao Te Ching. MÖ 6. Yüzyıl
6. Dede Korkut, Geleneksel Türk Sanatında ve Edebiyatımızda Su, Aski, 2013
7.  Melih Cevdet Anday, Defne Ormanı, Göçebe Denizin Üstünde, 1970
8. Eyüp Akman, Türk ve Dünya Kültüründeki Su Kültü Üzerine Düşünceler”.Kastamonu Eğitim Dergisi, 2002
9. Ayşe Arzu Korucu, Freudyen ve Jungiyen Yaklaşımlarla Anne Olgusu, Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 2019
10. Spinoza, Baruch. Ethica. 1677