SELMA ÖZHAN/EKMEK KADAR GERÇEK

Ekmek Kadar Gerçek

Amansız bir beyazlık. Sanki tüm renkler çekilmiş, geriye sadece kör edici bir boşluk kalmış gibi. Gözlerimi kapatsam bile o sonsuz, boğucu akıntı içime süzülüyor. Bu beyazlık üzerime mi geliyor, yoksa ben mi onun derinliklerine çekiliyorum, bilmiyorum. Ruhumu aşağı çeken, kayıp bir çocuğun tarifsiz ağırlığı var içimde. Görünmez bir girdabın tam ortasında, sadece sessizliğe çakılıp kalıyorum.

Eskiden… Ah, o eski oda… Tavan bile bu kadar acımasız değildi. Evet, sıvaları dökülürdü, köşelerde dünyanın yorgunluğu gibi duran rutubet lekeleri vardı ama o lekeler bir harita gibiydi. Bizi bekleyen maceraların, hâlâ var olan umudun gizli işaretleri. Şimdi bu beyazlık, tüm o lekeleri, tüm o umudu silip süpürmüş. Geriye kalan, sadece bugünün ezici ağırlığı.

Duvardaki posterler… Onlar bile sanki yıllar önce büyük bir fırtınaya yakalanmış. Uzak şehirlerin solgun, yıpranmış suretleri: Paris’in titrek ışığı, New York’un heybetli gölgeleri… Eskiden onlara bakınca kalbim hızlanırdı. O şehirlerin kokusunu, rüzgârını hayal ederdim ama artık onlar bile benden gözlerini kaçırıyorlar. Yırtık kenarlarıyla alay ediyorlar sanki, fısıldayarak: “Biz erişilmezdik. Sen bunu unuttun.”

Annem… Hep, “Önce ekmek, sonra hayal,” derdi. Ekmek kokusu, sıcak ve gerçekti. Hayaller ise… Eski gazete kâğıtlarından kesilmiş solgun, renkli fotoğraflardı. Çocukken onlara dokunur, “Belki bir gün…” derdim. O “bir gün” hiç gelmedi.

Battaniyemizin altındaki fısıltılar, kardeşimin usulca titreyen sesi: “Bir gün, Paris’e gideceğiz.” Kimse inanmazdı. Biliyorum ama o söz, o battaniyenin nemli sıcaklığı, bizim tek sığınağımızdı.

Şimdi bu beyaz tavan, o battaniyeyi de çekip almış gibi.

Ve ben, geçmişin hayaletleriyle dolu bu küçücük odada, Paris’e giden yolun bizden çoktan geçtiğini, ekmeğin bile artık hayal kadar uzak olduğunu hissediyorum. Bu oda küçülmüyor. Ben küçülüyorum. O hayalperest çocuktan geriye kalan, sadece tavana bakan yorgun bir gölge.

Bakışlarımı amansız beyazlıktan kaçırıp masama indiriyorum. Kâğıt ve ciltlerin soğuk, yığılmış dağı var. Kitaplar… Matematik.

Sayılar, birbirine dolanmış ne bana ne de bu hayata aitmiş gibi duran yabancı harfler ve formüller… Zihnimde dönüp duruyorlar ama içleri boş. Annemin pazarda yaptığı hesaplar daha gerçekti. O zamanlarda rakamlar, parmaklarının ucunda eğilip bükülürdü. Böldüğü, eklediği her kuruş, bizim geleceğimizin somut denklemiydi. “Yeter mi?” diye fısıldadığı her toplama işlemi, sofraya konulan ekmeğin, yakılan ışığın bedeliydi.

Ben şimdi bu soyut formüllerin içinde gerçek yaşamın sıcaklığını arıyorum, boşuna. Çünkü bizim ekmeğimiz bu parlak kâğıtlardan değil, annemin omuzladığı günlükçü evlerin yorgunluğundan büyüdü.

Bir anlığına, o formüllerin arasından saatin tik takları sızıyor. Sanki camdan bir kafesin içinde parlayan acımasız bir saat… Süre azalıyor. Zihnimde o an canlanıyor: Sınav salonunun boğucu sessizliği, kâğıt hışırtıları, zaman dolmadan cevap seçeneğini işaretleme baskısı.

Başarı gerçekten anlamak mıydı, yoksa sadece süre bitmeden doğru kutucuğu işaretlemek mi? Borç gibi zihnime üşüşen sayılar, annemin pazardan aldığı sebzeleri nasıl dikkatle bölüştürdüğünü hatırlatıyor. O kesin, pratik matematiği. “Bu hafta yetmeli…” İşte o sözdeki matematik, tüm kitaplardaki formüllerden daha ağırdı.

Kitaplara dokunuyorum. Soğuklar. Tıpkı Paris’in uzaklığı gibi, tıpkı ekmeğin bile hayal oluşu gibi. Tüm bu yığın, beni yukarı çekmek yerine annemin verdiği sözlerin ve gizlediği yorgunlukların ağırlığıyla aşağıya, beyaz tavanın altına doğru itiyor.

Toplama işlemi… Bizim için bir ders değil, yaşam mücadelesinin ta kendisiydi. Bizim denklemlerimizde her zaman eksik bir rakam olurdu. O boşluk, karnımızdaki açlık, zihnimizdeki endişeydi. Sobanın yanındaki eski çatlak tahta masada, kardeşlerime çaktırmadan defterime karaladığım hesaplar… Asıl formül onlardı: Bugün kaç ekmek alınacak? Yeterli olacak mı? O rakamlar sıfıra yaklaştıkça nefesim daralırdı.

Şimdi bu masada, hayatıma hiç dokunmayacak, sofrayı zenginleştirmeyecek formüllerle boğuşuyorum. Tıpkı annemin “Önce ekmek, sonra hayal” sözündeki gibi ekmek en temel denklemdi. Biz o denklemi çözemedikçe, diğerleri anlamsız.

Ve ben ne o denklemi çözebiliyorum ne de bu denizde nefes alabiliyorum. Sadece batıyorum. Kapı zili çalıyor. Kesik, ısrarcı ses… O kadar şiddetli ki boğucu beyaz tavanın altındaki sessizliği paramparça ediyor. İlk başta duymamazlıktan geliyorum. Bir hayal ve zamanın baskısı gibi bir illüzyon olmasını diliyorum ama o ses; daha uzun, daha yüksek ikinci kez geldiğinde. Biliyorum ki günün ezici ağırlığı odaya girmeye çalışıyor. Bu ziyaret, matematik formülleri kadar soyut değil, annemin pazarlık ettiği her kuruş kadar gerçek.

Yorgun bir gölge olmaktan çıkıp titrek bacaklarımla kalkıyorum. Kâğıt yığını masanın üzerinde kalıyor; başarısızlığın anıtı. Kapıya yürüyorum. Kapının çatlak boyasına yansıyan loş silüetim, eski hayalperest çocuğun ne kadar küçüldüğünün son kanıtı. Kilidi usulca çeviriyorum. Kapının eşiğinde bir adam duruyor. Lacivert ceketli, terli ve gergin, otuzlu yaşlarda. Elinde buruşuk bir kâğıt tutuyor.

“Buyurun?” diye sorabiliyorum sadece, sesim beklediğimden daha çatlak çıkıyor. Adam, kâğıdı biraz daha yukarı kaldırıyor, gözleri direkt gözlerime değmiyor. “Annen evde mi? Şu bizim fatura işi… Biliyorsun. Vadesi bugün doldu.” Fatura. Denklemin eksik rakamı. Ekmek. Paris. Hepsi o buruşuk kâğıtta toplanmış gibi. “Annem şu an evde değil,” diyorum. “Ben… Ne kadarı kaldı?” Adam sabırsızca dudaklarını ıslatıyor. “Çok kalmadı. Sadece yarısı. Ama ‘yarısı’ bile bugün ödenmeli. Yoksa yarın…” Sözünü tamamlamıyor ama ‘yarın’ sözcüğü odayı saran beyazlık kadar amansız. “Annem şu an evde değil,” diyorum tekrar, yutkunarak. “Ama… Sanırım o parayı, yani yarısını, dün akşam ödedi. Postada gecikmiş olabilir.” Ağzımdan buz gibi bir zehir gibi yayılıyor yalan. Yüzümün kızarmaması için tüm gücümü kullanıyorum. Adam şüpheyle gözlerini kısıyor. “Emin misin? Ben kontrol ettim, sisteme düşmemiş.” “Eminim,” diye fısıldıyorum. “Yarın mutlaka kontrol edin.” Kapıyı yavaşça kapatmaya çalışırken adam, bir şey söyleyecekmiş gibi duraksıyor ama sonra çaresizlikle geri çekiliyor. Kapı kapatıp kilidi çeviriyorum. Sırtımı kapıya yaslıyorum. Odadaki beyazlık gibi üzerime çöküyor yalan. O kadar yoğun, o kadar gerçek ki! Şimdi, ben de tarihin o büyük zafer ve yenilgileri kadar sahte bir şeyin parçasıyım. Biriken borç gibi zihnime üşüşüyor yalan.

Ve Tarih kitabı… Sayfaları çeviriyorum, soğuk ve yabancı. Tarih… Bir deniz. Derin, uçsuz bucaksız. Umutsuz bir kulaç atıyorum. Nefes nefeseyim. Her sayfa, her devir, benden o kadar uzak ki beni oraya ulaştırması gereken dalgalar, her seferinde beni aşağıya, kendi karanlığıma doğru çekiyor. Sanki büyük zaferler ve yenilgilerle dolu geçmiş, benim bu odadaki sessiz mücadelemi görmeyecek kadar yüce.

Benim tarihim, borçlar ve ekmek kırıntılarından ibaret. Benim denizim, bu odanın boğucu beyaz tavanı. Ve ben ne o denklemi çözebiliyorum ne de bu denizde nefes alabiliyorum. Sadece batıyorum.

İmparatorluklar… Savaşlar… İnsanların kaderleri bir sayfanın içinde, mürekkep lekeleri gibi kaybolup gidiyor. İsteksizce açtığım sayfalarda, kılıçların şangırtısı yerine, babam melek olduktan sonra kapının eşiğine konulan eski ayakkabıları beliriyor gözümde. Onlar, bizi taşımaya yetmeyen bir hikâyenin, yarım kalan bir yolculuğun kalıntıları.

Gerçek tarih büyük olaylarda değil; bizim evimizin sessiz zamanının içine gömülü. Hangi gün sofrada biraz fazla yemeğimiz varsa, o gün tarihin en iyi günü. Hangi gün annemin fazladan mesaiye gitmesi gerekirse, o gün evde hüzünlü bir sessizlik olurdu. Kitaptaki yüksek sesli tarih, bizim alçak sesli tarihimizle asla çakışmıyor.

Beyaz tavanın boğucu sessizliğini delen, aşağıdan süzülen bir ses. Annemin sesi. “Kızım! Ders çalışıyor musun?”

Evet! Ders çalışıyorum anne… Ama ne için? Sayfalar tutan formüllerin ve tarih denizinin, bizim gerçekliğimizle ne kadar ilgisiz olduğunu kanıtlamak için mi? Benim matematiğim ekmek, benim tarihim ise kapıda duran babamın eski ayakkabıları.

Küçük kardeşim, tam o anda kapının eşiğinde beliriyor. Üzerindeki tanıdık kıyafetleri annemin kaç yıl önce aldığını, her bir ipliğini, her bir yamasını ezbere biliyorum. Ellerinde kırık oyuncaklar var; bizden önceki, çoktan unutulmuş çocuklukların kalıntıları gibi. Ona ne anlatabilirim? Ona nasıl açıklayabilirim ki bazı kapıların, daha doğar doğmaz bizim yüzümüze kapandığını, o kapıların anahtarının bu kitaplarda olmadığını? Yüzü bir anda bulanıklaşıyor, kayboluyor. Sanki zaman, onu da yakalayamıyormuş gibi.

Çalışmalıyım!

Çalışmazsam ne olur? Bizim gibi insanlar için gelecek demek, lüks bir hayal değil. Sadece sınav. O sınavı geçmek, o kapı aralansın diye değil, o kapıların sonsuza dek yüzümüze kapanmaması için son bir umutsuz çırpınış.

Dışarıdan kuş sesleri geliyor. Bazen, onların gerçekten kuş olup olmadığını sorguluyorum. Belki de mahalledeki yorgun ekmek arabasının tanıdık sesi. Belki de annemin pazardan dönerken, ağır filenin içinden çıkan derin bir nefes sesi… Bu, baharın çağrısı mı, yoksa açlığın zihnime kazınmış alışıldık melodisi mi?

Pencereden sızan ışık, masamdaki o yığılmış kitapların üzerindeki toza dokunduğunda altın gibi parlıyor. Bu parıltı, yalnızca bir aldatmaca. O beyaz tavanın altındaki kırık hayallerden ibaret olan boş bir umut pırıltısı. Çalışmalıyım. Çalışmalıyım ki bu ışık, gözlerime batmaya devam etmesin.

Sayfaları çeviriyorum. Sözcükler yer değiştiriyor, harfler kendi aralarında fısıldaşıyor. Sanki geçmiş, bana bir şifre veriyor.

Matematik formülünün eğrileri, annemin eski alışveriş listelerinin karalanmış çizgileriyle örtüşüyor. Hesap yapmak, yaşamak demek bizim için. İşte bu, benim çözmem gereken tek denklem.

Kardeşimin bulanıklaşan sureti zihnimde asılı kalıyor. Dışarıdan gelen kuş sesleri, açlığın zihnime kazınmış melodisine dönüşüyor. Sanki zamanın içinde paslı bir anahtar saklı. Şöyle bir dokunduğumda, odanın bütünü titriyor, bükülüyor ve o anda, bu oda eski, küçük bir dükkâna dönüşüyor. Annemin aylar önce ikinci el kitap aldığı tozlu rafların kokusunu duyuyorum.

Sayfaların arasından aniden, o donmuş zamana ait eski faturalar düşüyor. Her biri, zamanın içinde bir durak; ekmeğin, sütün, borcun bir kez daha hesaplandığı anın mühürlenmiş kaydı. Onların üzerine yığılıyorum. Bu küçücük kâğıt parçaları, İmparatorlukların yıkılışından ya da soyut formüllerden çok daha gerçek.

Başımı pencereden uzatıp derin, çaresiz bir nefes alıyorum. Ciğerlerime dolan hava bile o odanın tozundan, beyaz tavanın ezici ağırlığından kaçamıyor sanki. Gökyüzü… Hâlâ mavi. Yıllarca bu maviyi hayal ettim. Henüz ona ulaşamadım. Ulaşabilir miyim?

Belki bu sınav, sadece bir sınav değil. Belki de burada gerçeklik bükülüyor; formüller annemin faturalarıyla, imparatorluklar babamın eski ayakkabılarıyla yer değiştiriyor. Ve ben… Ben bunun içinde yolumu bulmalıyım. Ama nasıl?

Artık tavana bakmıyorum. Odanın ezici beyazlığı titreyen adımlarımı durduramıyor artık. Ne pahasına olursa olsun ‘maviye’ ulaşmanın yolu, bu odanın kapısının ardında bir yerde olmalı.

Kapıya doğru yürüyorum. Gitmeliyim. Nereye olduğunu henüz bilmiyorum ama bu yük, bu ezici ağırlık, bir sonraki denklemi çözmeye zorluyor beni.