CUMHURİYETİN 102. YILINDA KADIN YAZAR OLMAK
“Yasaklı Bir Aşktır Kalemimde Edebiyat” söylemime hangi pencereden baksam, şiirin derinliklerinde buldum kendimi. Eğrisiyle doğrusuyla bir ömre bakarken döne dolaşa bu söyleme taşındım. Önermenin ardından hızla başladı geçmişe özgün yolculuklarım.
Nesnel mutluluklarımın, arayışlarımın ve çığlıklarımın arasına katılmasını izleyip durdum yaşam denen sahnede. Hazlarına direnip duran, kimliğin baskın çıktığı çatışmalarıma karşın, yine de dallarıma tutunmalar tükenip yorulmadan… Aşka teğet geçişlerle panik içindedir şair! Ateşe değmekle değmemek arasında o denli de ürkek! Ağır yüküyle başkaldırırken özlemleri çoğaltır inadına. Kimi fırtınalı denizlerde yüzmek istememek doğal görünse de fırtınanın dinmesini beklemek zaman kaybı değil de nedir? Zorun üstesinden gelebilmeyi başarmalıysa sanatçı, iyi bir yüzücüye salt eşlik eder dalgalar. Gülün kırmızısını pencereden izlemekle yetinir mi şiir, kuralların lekesi olamam diyorken aşk! Yaralar kapalı kalmaktan kabuk bağlayamazken oksijen tükeniverirken penceresiz odalarda… Mızrak çuvaldan gösteriverir kendini.
Bu başlıkla gezinirken, öylesine ortalık yerde ve olmadık zamanlarda hem de başkalarının söyleyeceklerini merak ettiğim de oldu. Her birimiz, omuzlarımızda yaşamın ağırlığını taşısak da kimi bedeller ödesek de geçmedik yasaklı aşkımızdan! Yine de herkesin aynasına yansıması ayrıydı bu söylemin. Kimi ortak paydalarda kesişse de yolumuz, başka pencereler araladık yaşam yolculuklarımızda. Birbirine karşıt düşüncelerin, insanın kendiyle çelişmesini getirme olasılığını da göz ardı etmemeliydik.
Bir başkaldırıdır, dahası amansız bir başkaldırıdır aynı zamanda edebiyat! Aşkla yakınlığı da olsa olsa bu ortak özelliktendir. Yerleşik düzene sığamayanların, kabı dar gelenlerin yeni alan arayışı belki de… Ondan değil midir en dar zamanlarda bile şiir sığınağında soluğu almamız? Ağır ameliyatların ardından, ağrı kesicilerin yok edemediği ağrılara, iyi gelmesi şiirin nasıl açıklanabilir yoksa? Yaratı özelliği olan birini diğerinden ayıran bu gizil gücün kaynağı aşk değil de nedir?
Anlattığım gibi; şiirle yola çıkan, öyküyle soluklanan, çocukla gülümseyen birisiyim ben! Öyküye geçiş balkona çıkmak gibiydi önceleri. Şimdilerde çokça yoğunlaştığımı söylemeliyim. Bu konuda sınırını bilemediğim denli biriktiğimi de eklemeliyim. Zor ve yorucu yıllarımın bana getirileri belki de yaşanmışlıklardan damıttıklarımdı. Yayıma hazır öykü ve çocuk dosyalarım var. Anlattığım gibi ben Anadolu’nun tozundan toprağından geliyorum, yani heybem dolu. Bütün bu birikimim şiire sığmadı belki de. Yanlış anlaşılmasın, şiirin alanını daraltmıyorum. Önce çocuk öyküleriyle başlamıştım öyküye, zamanla paylaşmak istediklerimi öykü soluğuyla yetişkinlere de yansıtmaya çalıştım.
Dünyada da ülkemizde de toplumsal koşullar ne yazık ki giderek kadının alanını daraltmıştır. Erkek egemen toplumda, kadın kendi alanının dışına çıkarsa önü kesilmeye çalışılır. Toplumsal kurallar kadının kendi dışına çıkarak kendine bakmasını da engeller. Bütün bunlar kadını ikinci sınıf bir varlık olmaya iter. Yukarıda örneklerle görüntülemeye çalıştığımız sorunlar asıl önemli olanın görünmesini de güçleştiriyor aslında. Ayrımcılık yaşama biçimimizin içinde vardır. Nice erkek yazın erinin ürünlerindeki kadın imgelerine baktığımızda olağan dışı saptamalar yapabiliyoruz. Çoğu kadını bir nesne olmanın ötesine taşımazlar ne yazık ki! Kadın yaşanır, yazılır, sevilir; ama bunları kadın yapmaya kalkışırsa önü kesilmeye çalışılır. O bu işlerle anılmamalı, salt konu olmalıdır. Yaratılışındaki bunca duyarlılığa, bunca yetiye karşın yazınımızdaki kadının bulunduğu yer bellidir.
Ülkemin dört yanını saran alaca görüntülerden kurtulabilmenin tek yolunun da geleceğin gencini ve yetişkinini oluşturacak çocuktan başlamak olmalıdır, diye düşünüyorum. Sözün burasında Muzaffer İzgü ustayı ve bir sözünü anmadan olmaz. “Çocuk okuru olmayan bir toplumun yetişkin okuru olmaz!” Yaptığımız, yangına bir damla da olsa su taşıdığımı düşünüyor ve bunu önemsiyorum. Özellikle okul söyleşilerimde soluksuz kaldığım çalışmalardan, birçok çocuğu okuma evrenine çekmeyi başardığımı duyduğumda mutlanıyorum. Bir de bu çocuktan düşündüğüm anlamda iyi okur olduğu konusunda geri dönüşüm aldığımda yeniden güçleniyorum. Koşuya yeniden başlıyorum. Bir gün olur da soluğum kesilir mi, bunu bugünden göremiyorum. Ne ki ben gücüm yettiğince, çocukluğumda bana gelmeyen öyküleri, şiirleri, romanları ve masalları yazmayı sürdüreceğim. Yayımlanan her çocuk yapıtımla içimdeki çocuğun başı okşanıyor. Bu çocuğun zamandan alacağı bitecek gibi görünmüyor.
Ben yetişkine yazarken, daha çok çocuğa yazmalıyım! Dilimin, Türkçemin bir pınar gibi çağıldayışını paylaşmalıyım çocuk okurlarımla. Her birinin dili rakamsal yaşıyla başat giden gençler olarak yetişmesinde tuzum biberim olmalı ki bana bu anlamda emek verenlere ve toplumuma gönül borcumu biraz olsun ödeyebileyim.
Söze gelinlik giydirebiliyor muyum, bilemiyorum, ama giydirmeye çalıştığımı söyleyebileyim!
Okudukça, kanatlansın söz, Türkçem gibi ışıldasın ülkemin çocukları.

