PENCEREDEKİ KADIN
Bir çift iri mavi göz… Delici, sert bakışlar… O gün, bu bakışlarla ilk kez karşılaştığımda ürperdim. Neden böyle bakıyordu bu kadın? Kızgın ya da öfkeli miydi? Bir şeye canı mı sıkılmıştı? Neden çatılmıştı kaşları? Neden azarlar gibi bakıyordu? Oysa ne kadar güzeldi gözlerinin mavisi. Duru sular gibiydiler. Yaşı altmışın üzerinde olmalıydı. Ak saçlarını ensesinde topluyordu. Yüzünde kırışıklıklara karşın hâlâ o güzel günlerin izleri vardı. Hani şu “Cami yıkılsa da mihrap yerinde“ dedikleri gibi. Hele o iri mavi gözler ne kadar güzeldiler. Bu sert bakışlara aldırmayıp yürüdüm yokuş aşağı.
Bu mahalleye yeni taşınmıştım. Komşulardan kimseyi tanımıyordum. Zaten bütün gün çalışıp eve yorgun argın geldiğimden kimse ile tanışıp konuşacak halim de olmuyordu. Apartman komşularımla zaman zaman merdivende karşılaşıyorduk. Onlara selam versem bile çoğu kez almıyor, görmemiş, duymamış gibi yapıyor ya da niçin selam verdiğimi anlamayarak tuhaf tuhaf yüzüme bakıyorlardı. Bir süre sonra ben de selam vermekten vazgeçtim. Herhalde beni kendilerine yakın bulmamışlardı. Öyle ya onlar gibi türban ya da çarşaf giyip çıkmıyordum sokağa. Kasetçaların sesini sonuna kadar açıp mevlüt ve ilahiler ya da arabesk şarkılar dinlemiyor; klasik müziği seviyordum. Onlar gibi ayakkabılarımı kapı önünde bırakmıyor, pencereden halı silkelemiyor, merdivenlere çer çöp atmıyordum. Kısa kollu giysilerimi ve açık başımı hep sert bakışlarla süzüyor; ama bana bir şey söyleyemiyorlardı. Bir süre sonra onlara aldırmamayı öğrenmiştim. Öte yandan yabancı bir kentte, yapayalnız yaşamanın verdiği sıkıntı gün güne artıyordu. İki laf edecek, çene çalacak birilerini özlemeye başlamıştım. Sonunda kendi kabuğuma çekilip yalnızlığa alışmaya çabaladım.
Bu kadın da aynı nedenlerle mi azarlar gibi bakıyordu bana? Belki de öyleydi. Aldırmadım. Her sabah işe giderken o kadının evinin önünden geçiyordum. Epeyi erken bir saat olmasına karşın o hep orada, penceredeydi. Büyük apartmanların ve iki, üç katlı ahşap evlerin arasına sıkışmış küçücük tek katlı bir evde oturuyordu. Aslında tek oda büyüklüğünde, toprağa yarı yarıya gömülü olan ahşap bir kulübeydi burası. Sokağa bakan iki penceresi neredeyse kaldırımla bir hizadaydı. Bu nedenle pencereden dışarı sarktığında yarı beline kadar yere gömülmüş gibi görünüyordu. Çoğunlukla iki dirseği ile pencere pervazına yaslanıp sokağı seyrederdi. Kışın camın ardındaydı, yazın sürekli açık dururdu penceresi. Daracık kaldırımda yürüyen insanlar neredeyse ona sürtünerek geçerlerdi. Günün hemen her saatinde onu orada, pencerede görüyordum. Bütün işi sokağı gözlemekti sanki ve o, işini hiç aksatmıyordu. Sürekli sokakla iç içe yaşıyordu. Akşamın geç saatlerinde bile yarı aralık perdelerin ardından dışarıyı gözleyen yüzünü seçebiliyordum. Bütün gün neyi seyrettiğini merak ediyordum. O, yere gömülü gibi duran pencerede insanların bacaklarından, yokuştan aşağı hızla inen ya da ağır aksak yokuş yukarı tırmanan arabalardan, sürekli bağrışarak top oynayan çocuklardan, arada bir birbirleri ile kavga eden kadınlardan başka ne görebilirdi ki… Sürekli aynı şeyleri seyretmekten bıkmaz mıydı insan? Acaba benim bilmediğim ya da göremediğim ilginç bir yaşamı mı vardı sokağın?
Bazı sabahlar kapısının önündeki kaldırımı süpürürken ya da bir gazete kağıdına koyduğu ıslatılmış ekmekleri sokak kedileri için kaldırıma bırakırken görüyordum onu. Uzun boylu, zayıf bir kadındı. Giysileri de evi ve kendi gibi yıpranmıştı; ama yine de temiz paktı hep. Bir zamanlar güzel bir kadın olduğu belliydi. Kim bilir kaç erkeğin kalbini çalmıştı?
Onu her zaman orada görmek tuhaftı, ancak ilgimi çeken sadece bu değildi. Onu ne zaman görsem iri mavi gözlerini gözlerime diker, uzun uzun bakardı. Kaşları hep çatık, bakışları hep sertti. Eleştiriyor muydu, kızıyor mu, bilemiyordum. O baktıkça ben de adımlarımı yavaşlatıyor, onun bakışlarına karşılık veriyordum. Benim bakışlarım ne kızgın ne de kırgındı. Ben, merakla bakıyor, bu sert bakışların nedenini anlamaya çalışıyordum. Ben baktıkça o da ısrarla gözlerini gözlerimden ayırmıyordu. Sonunda önünden geçip gidiyor, yokuş aşağı yoluma devam ediyordum; ancak onun bakışlarının üzerimde olduğunu hissedebiliyordum.
Bir sabah, yine önünden geçerken aynı sert bakışlar üzerime dikildi. Bu kez onu şaşırtmak istedim ve gülümsedim. Yüzüne tokat atmışım gibi irkildi. Mavi gözleri daha da irileşti, sert, kızgın bakışın yerini şaşkınlık aldı. Onu penceresinde, öyle şaşkın bırakıp yoluma devam ettim. Bir gülüşün insanları bu denli şaşırtması ne tuhaftı.
Ertesi sabah, penceresine yaklaştığımda onun merakla yolumu gözlediğini fark ettim. Gözlerimi gözlerine diktim ve tam yanından geçerken yine gülümsedim. Bu kez hazırlıklı olmasına karşın yine irkildi. Ben, onu şaşkın bırakıp uzaklaştım. Bu iş birkaç gün sürdü. Artık bakışlarındaki sertlik kaybolmuş yerini merak ve şaşkınlık almıştı. Ona neden gülümsediğimi anlayamıyor, ne yapacağını şaşırıyor; ama gülüşüme yanıt vermiyordu. Gözlerini iri iri açıp öylece bakıyordu. Benim için bir çeşit oyuna dönüşmüştü bu iş. Onun, gülümseyişime ne zaman yanıt vereceğini merak ediyordum doğrusu. Oysa günler geçtiği halde o, hâlâ şaşkın bakıyordu ardımdan.
Sonunda bir adım daha ileri gitmeye karar verdim. Bir sabah önünden geçerken gülümseyerek,
“Günaydın komşum,” dedim.
Selamım, gülüşümden de çok şaşırtmıştı onu. Yanıt vermedi. Yine şaşkın bakakaldı ardımdan. Ertesi sabah beni bekler gibiydi. Bu kez “Günaydın“ım fazla şaşırtmadı onu. Yüzündeki sert çizgiler yumuşadı, dudakları gerildi ve gülümseyiverdi. Gözlerinde mutluluk, şaşkınlık ve merak el eleydi. Artık her sabah selamıma gülümseyerek karşılık veriyordu. Gülümsemek ne kadar da yakışıyordu yüzüne. Yaşlı yüzü gençleşip ışıyordu sanki.
Bir sabah onu göremedim. Boğucu bir sıcak olmasına karşın penceresi kapalı, solgun keten perdeleri sıkı sıkıya örtülüydü. Bu kez şaşırma sırası bendeydi. Neredeydi bu kadın? Hastalanmış mıydı acaba? Öyle bile olsa yine de bu sıcakta camı açık olurdu. Belki de bir yere gitmişti. O gün, işimin arasında zaman zaman penceredeki kadını düşündüm. Ertesi sabah yine camının kapalı olduğunu görünce kaygılarım arttı. Sonraki günler de görünmedi pencerede. Ben, iyiden iyiye meraktaydım. Öyle ya yaşlı bir kadındı o. Ya öldüyse… O güne dek evinde başka birini görmemiştim. Belli ki yalnız yaşıyordu. Tek başına ölüp de günler sonra fark edilen öyle çok yalnız insan vardı ki bu kentte… İlk kez ona ne denli bağlandığımı fark edip şaşırdım. Hiç tanımadığım, sadece pencerede görüp selamlaştığım bir kadın bu denli girebilir miydi yaşamıma. Birkaç gün daha görünmezse komşularına sormaya karar verdim.
Ertesi gün onu yeniden pencerede otururken görünce çok sevindim. Hemen yanına yaklaşıp durdum. O, bu kez gülümseyerek ama yine merakla bakıyordu yüzüme.
“Merhaba komşum, nasılsın? “
Hatırını sormam hem şaşırtmış hem de sevindirmişti onu. Yüzümde utangaç bir gülümseyiş belirdi.
“İyiyim, sağol…”
“Birkaç gündür görünmedin de merak ettim? “
“Hastalanmıştım da hastaneye yatırdılar birkaç gün.” dedi yine utangaç gülüşüyle. Sağlığıyla ilgilenmem çok sevindirmiş olmalıydı onu. Gözleri ışıl ışıldı.
“Geçmiş olsun. Neyin vardı?”
“Tansiyonum yükselmiş…”
“Bak, ben hemen yakında oturuyorum. Hastalanırsan bir haber yollayıver bana. Komşuluk böyle günlerde gerekli.”
İri mavi gözlerinde yaşlar belirdi.
“Ah… Sağ ol komşum…” diye mırıldandı.
“Hoşça kal…” diyerek yanından ayrıldım. Bu kez gülümseyerek bakıyordu ardımdan. Artık bakışları sert ve delici değildi.

