GÜLAY ALTINSOY/PEMBE ÇAMAŞIR İPİ

PEMBE ÇAMAŞIR İPİ

Apartmanın beş basamağını sayarak çıktı. Giriş kapısı her zamanki gibi açıktı. Avucunun içiyle itti. Yürüdü, on iki basamak daha… Kapının önünde durdu. Işık söndü. Karanlıkta biraz bekledi. Zilin yerini aradı, bulamadı.

Boğazına kadar dolmuştu. Nefes alırken göğsü daraldı. Sağ duvarı parmaklarıyla yoklayarak düğmeye bastı. Fersiz ışıkta kahverengi çelik kapının soğuk desenlerine ilk kez dikkatle baktı. Eli, kenarları el kiriyle kararmış sarı boyalı duvara uzandı. Zile bastı. Odunluklardan gelen küf kokusu genzini yaktı. Kanarya uzun uzun öttü. Sesi inceldi, kısıldı. Sırt üstü düştü. Sessizlik. Karanlık. Işık. Kuş öttü… öttü, yine düştü.

Omzundaki çantayı açtı. İçini karıştırdı. Elinin altına gelen şeyi yokladı, fermuarlı gözün içine sıkıştırdı. Diğer eliyle fermuarı zorlayarak kapattı. İçeriden Suna’nın sesi duyuldu:

“Açtım… Leyla! Geleceğini neden haber vermedin? Gir içeri.”

Siyah dolgu topuklu askılı ayakkabılarının tokalarını çözerken elleri titredi. İçeri girdi. Kucaklaştılar. Uzun boyları, kiloları birbirine yakındı. Beyaz tenine inat siyah saçlarıyla otuz yaşını göstermeyen Leyla ile aralarında altı yaş vardı.

Evi dinledi. Annesinin sesini duymadı. Bir an durdu. Kahvaltıda yedikleri menemenin soğan kokusu koridora kadar sinmişti. Annesinin üstüne sinen yemek kokuları gibi.

“Annem nerede?”

“Köyde. Mahmut dayımın oğlunun düğünü varmış. Yardıma gitti. Kalacak mısın?”

Leyla omzunu silkti. 

“Bilmiyorum. Belki…” Çantasını bebek gibi kucağında tutarak koltuğa oturdu. Suna ayakta, karşısına geçmiş onu izliyordu. Kaçırdığı bakışlarını yakaladı, göz göze geldiler:

“Leyla iyi misin sen?” Beklemediği yerden gelen sorunun cevabını hemen veremedi. Çantasını önce yanına koydu, sonra yine kucağına aldı:

“İyiyim, uykusuzum.” Ayağa kalktı. “Biraz uyursam daha iyi olacağım. Sen nasılsın?”

“Vizelere çalışıyorum. Yoğun ve yorgunum.”

Çantası kucağında mutfağa geçti. Tezgâhın üstü silinmişti. Tabaklar ters çevrilmişti. Çaydanlık boştu. Ocağın düğmelerine dokundu. Kapalıydı. Her şey yapılmıştı. Yapılacak bir şey kalmamış gibiydi. Sarı bez lavabonun kenarına asılmıştı.

Bir eliyle pencereyi açtı. Bahçeden toprak kokusu geldi. Karşı evin balkonunda bir kadın çamaşır asıyordu. Renkli mandallar tek tek açılıp kapandı. Leyla; kadının karnına baktı, düzdü. Sonra başını çevirdi. Tülü kapattı.

Odaya geçti. Yatağın kenarına oturdu. Yaylar hafifçe ses verdi. Elini karnının üstüne koydu. İlk kez bu kadar uzun tuttu elini orada. İçeride bir şey kıpırdadı mı, yoksa kendi kalbi mi hızlandı, ayırt edemedi. Elini çekmedi. Korktuğunu fark etti. Korkusunun içinden geçen ince bir sızı vardı.

Annesi geldi aklına. Onun suskunluğu… Leyla çocukken düştüğünde dizindeki kanı kendi eteğiyle silmesi… Yüreğinden gelen sesle “Ağlama,” demesi… Sarılmamıştı hiç. Bir çocuğa sarılmanın nasıl bir şey olduğunu düşünmeye çalıştı.

Tavana baktı. Kancalar yerindeydi. Boştu. Bir zamanlar orada ne olduğunu hatırlamak istedi. Vazgeçti. Sadece demirin soğukluğu kaldı aklında.

Sırtüstü uzandı. Gözlerini kapattı. Nefesi düzensizdi. İçindeki sıkışma büyüyordu. Bir yere yetişmesi gerekiyordu ama nereye gideceğini bilmiyordu sanki. Ağladı. Sessizce… Gözyaşları kulaklarına doğru aktı. Islaklığı eliyle sildi. Elinin titrediğini gördü. Kendine kızdı. Titremesi geçmedi.

Uykuya kaydı. Rüyasında balkondaydı. İpi germişti. Ellerindeki küçük pembe giysileri tek tek asarken kalbi hafifliyordu. Arkasından biri dokundu. Dönemedi. Dokunuş sıcaktı. Can yakmıyordu. Üzerine bir şey örtülünce uyandı.

“Akşama görüşürüz. Açsan dolapta yemek var,” derken yanağından öptü. Odanın içi loştu. Suna kapının önünde ayakkabılarını giyiyordu. Kapı kapandı. Kapı kapandıktan sonra ev bir süre daha Suna’nın terlik seslerini tuttu içinde. Sonra sesler çekildi.

Leyla yatağın üzerine oturdu. Dizlerinin üstünde birleştirdiği ellerine baktı. Parmak uçları soğuktu. Doğruldu. Üzerindeki örtüyü katladı. Yatağın ucuna bıraktı. Evde dolaştı. Dolap kapaklarını açtı, kapadı. Eşyaların yerini kontrol eder gibi yaptı. Her şey aynıydı. Kendisi hariç.

Çantasını aldı. Fermuarını açtı. İçinden ipi çıkardı. Pembe rengi odanın boşluğunda daha koyu görünüyordu. İpi bir süre elinde tarttı. Yatağa oturdu. Sonra uzandı. İpi avucunun içinde sıkıca tuttu. Parmakları ağrıyana kadar… Gözlerini kapattı. Rüyasında kaldığı yere dönmek ister gibi.

Karnına yeniden dokundu. Eli bu kez daha yavaş hareket etti. Bir an durdu. İçinden geçen düşünceyi yakaladı. Sonra korktu. Düşünceyi itti. Yerine Nevzat’ın aşağılayan sözleri geldi. Ardından doktorun müjdeli sesi… Sesler birbirine karıştı. Nefesi hızlandı. Göğsü daraldı.

Ev sessizdi. Saatin kaç olduğunu bilmiyordu. Tik tak seslerini duymazdan geldi. Zamanın geçmesini istemediği için bakmadı. Odanın ortasında durdu. Tavana baktı. Kancalar oradaydı. Kendisi için takıldığı geldi aklına.  Ne zamandır orada olduklarını ve unutulduklarını düşündü.

Sandalyeyi çekip kancanın altına yerleştirdi. Ayağı sandalyenin kenarına takıldı. Dengesini bulmak için duvara tutundu. Derin nefes aldı. Elini karnına koydu. Bastırmadan… Sanki içindekini ürkütmek istemez gibi…

Sandalyenin üzerine tabureyi yerleştirdi, üstüne çıktı. Tavana uzandı. İpin ucunu kancaya geçirmek için elini kaldırdı. Parmakları titredi. Kancanın soğukluğunu hissetti. Bir an, orada bir şeyin asılı olduğunu düşündü. Gözlerini kapattı. Gördüğü şey net değildi. Küçük bir ağırlık… Sallanan bir boşluk… İçinden bir ses ağladı.      

İndi sandalyeden. Yatağın kenarına oturdu. Nefesi düzensizdi. Başını iki elinin arasına aldı. Annesini düşündü. Onun suskunluğunu… Bir şey olurken yüzünü çevirmesini… Şimdi kendisinin de yüzünü çevirdiğini fark etti. Neye baktığını bilmeden…

Ayağa kalktı. İpin ucunu eline aldı. Boynuna değdirmedi. Yaklaştırdı. Derisinin ürperdiğini hissetti. Geri çekti. Yeniden yaklaştırdı. İçinde bir şey hızla çarpmaya başladı. Korku mu, panik mi, ayırt edemedi. Dizlerinin bağı çözüldü. Yatağa tutundu.

O sırada kapının kilidi döndü. Anahtar sesiyle birlikte:

“Leyla!”

Suna’nın sesi… Telaşlı. Kapı çarparak kapandı. Leyla irkildi. İpi elinden bıraktı. Geriye doğru bir adım attı. Sandalyeye çarptı. Sandalye devrilmedi. Sadece yer değiştirdi. Tavandan sallanan ipi tekrar yakaladı.

Suna odaya girdi. Bir an durdu. Tavana baktı. İpe… Sonra Leyla’ya… Leyla’nın kabuğu soyulmuş akasya gibi beyaz tenini gördü. Elindeki ipin düğümünü çözmeye çalışıyordu.

“Ne yapıyorsun sen?” Sözü yarım kaldı. Yutkundu. Gözleri doldu.

“Leyla…” dedi, bağırarak “Bir şey oldu!” Sesinin tonu değişmişti. Aceleyle konuştu.

“Nevzat’ı… sabaha karşı… otelin önünde vurmuşlar.” Devamını getiremedi. Getirse de Leyla duymayacaktı. Tavandaki kanca boştu.

Leyla ipin aşağı sarkan ucunu bıraktı. Başını kaldırmadı, yalnızca karnının üzerinde duran elini biraz gevşetti.