GÜZİDE HEKİMOĞLU:
Türk edebiyatının kendine özgü sesiyle öne çıkan yazarlarından Faruk Duman, öykü ve roman türlerinde kurduğu derinlikli anlatı dünyasıyla çağdaş edebiyatın önemli isimleri arasında yer alıyor. 1974 yılında Ardahan’da doğan Duman, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Kütüphanecilik Bölümü’nden mezun olduktan sonra uzun yıllar yayınevlerinde editör olarak çalıştı.
Edebi serüvenine öyküyle başlayan yazarımız, dili bir düşünme biçimi hâline getiren özgün anlatımıyla kısa sürede dikkat çekti. ‘Av Dönüşleri, Keder Atlısı, İncir Tarihi ve Sus Barbatus!’ gibi eserleriyle hem eleştirmenlerin hem de okurların beğenisini kazandı. Doğa, hayvan figürleri ve masalsı atmosferin iç içe geçtiği bu metinlerde Duman, insanın iç dünyasıyla evren arasındaki sınırları bulanıklaştıran kendine özgü bir estetik kurar.
Edebiyat dünyasındaki başarısı birçok önemli ödülle de taçlanmıştır: Sait Faik Hikâye Armağanı, Haldun Taner Öykü Ödülü, Yunus Nadi Roman Ödülü, Orhan Kemal Roman Armağanı.
Dili bir yaşam alanı, yazıyı ise bir arayış biçimi olarak gören Faruk Duman, her eserinde Türkçenin sınırlarını zorlayan, doğayla insan arasındaki kadim bağı yeniden kuran bir yazar olarak edebiyatımızda özel bir yer edinmiştir.
GÜZİDE HEKİMOĞLU:
Romanlarınızda genellikle çok katmanlı bir yapı karşımıza çıkıyor. Masal, efsane ve halk anlatıları eserlerinizin birçoğunda göze çarpan unsurlar. Modern edebiyatla halk anlatıları arasındaki ilişkiyi nasıl değerlendirirsiniz?
FARUK DUMAN:
Türü, çağı ne olursa olsun, edebiyat, halk anlatılarından çıkmıştır. Oradan kaynaklanmıştır. Edebiyatı çevreleyen iki büyük kültür var: Folklor ve din. Ben çağdaş edebiyatın halk anlatılarından kopmasının olanaklı olmadığını düşünüyorum, bu nedenle asıl konumuz, yazılı anlatıların eski kültürden ne kadar yararlanabileceği / yararlandığı olmalıdır. Çağdaş anlatı, folklorun biçimlendirdiği toplumsallıktan uzak duramıyor, benim görebildiğim bu.
GÜZİDE HEKİMOĞLU:
Röportajlarınızda, yazarlık serüveninizin temelinde annenizden ve büyüklerinizden dinlediğiniz masalların, efsanelerin bulunduğunu sıklıkla ifade ediyorsunuz. Bu bağlamda, halk anlatılarının sizin öykü ve roman kurgularınız üzerindeki etkisini nasıl değerlendiriyorsunuz?
FARUK DUMAN:
Evet, benim için bu başta bir okurluk ilgisiydi. Yani halk masalları, söylenceler, destanlar, türküler, bilmeceler ve halkımızın dilinin bulaştığı, uzandığı her şeye ilgim vardı. Bütün yazı yaşamım bununla biçimlenmiştir. Halk sözünü okuduğum, benimsediğim çağdaş edebiyatımızla birleştirmeye çalıştım. Bir ses yazısı kurmak istedim.
GÜZİDE HEKİMOĞLU:
‘Tom Sawyer’ adlı eserin, iyi bir okur olmanızda etkili eserlerden biri olduğunu bazı söyleşilerinizde
dile getirmiştiniz. Bunun gibi, yazarlık serüveninizde size ilham veren ya da yazma sürecinize ışık tutan başka eserler veya yazarlar oldu mu?


FARUK DUMAN:
Elbette. O bir başlangıçtı. Bir çocukluk aşkıydı. Ondan sonra uzun bir süre Jules Verne okudum, biriktirdim. Sonra da toplumcu edebiyat geldi, işte Gorki’den Jack London’a, Istrati’den Orhan Kemal’e… Bu anlamda benim etkisinde kaldığım, pek çok şey öğrendiğim kitaplar çoktur. İyi ki de öyle olmuştur. Bugün hâlâ arada bir Fareler ve İnsanlar’ı, Yılkı Atı’nı, Yılanı Öldürseler’i alıp alıp okourum.
GÜZİDE HEKİMOĞLU:
Yazılarınızda doğayı betimlerken dilin ritmi de değişiyor; neredeyse rüzgâr gibi esiyor, duruluyor. Ayrıca dilinizin yapısı günlük konuşma diline çok yakın. Bu durumu eserlerinizi nasıl etkiliyor?
FARUK DUMAN:
Evet, ben bir doğasever, bir doğa yazarı oldum, bunda, okumayı sevdiğim kitapların da etkisi çok. Düşünün, Jack London’ın o ‘Ateş Yakmak’ kitabındaki öykülerin verdiği gerçeklik duygusu, o unutulmaz kış betimlemesi ne müthiştir değil mi? İnsanın soğuktan ilikleri donar. Aynı zamanda bir serüven vaat eder bu kitaplar. Sizi alıp ormanlara, denizlere götürür. İşte ben önce bu yolculukları sanat yoluyla yaşamak için yazıyorum. Önceliğim bu.
GÜZİDE HEKİMOĞLU:
Metinlerinizde kahraman ile doğa arasında kurulan ilişki, çoğu zaman bir özdeşlik düzeyine ulaşıyor. Bu bağlamda atmosfer ile karakter arasındaki bağı nasıl oluşturuyorsunuz? Ayrıca doğa, hayvan figürleri ve masalsı atmosferin yoğun olarak kullanıldığı anlatılarınızda bu unsurları etik, estetik ve metafizik düzlemde hangi işlevsel konuma yerleştiriyorsunuz?
FARUK DUMAN:
İşe başlarken, yazdıklarıma ‘metin’ dememeyi seçiyorum öncelikle. Yazı benim için görünmez bir şey, dil; başta amaçladığım gibi, artık yazarken görmediğim bir araç. Şöyle de söyleyebilirim: Dili artık bedenimin bir parçası gibi görüyorum. Böylece bir kere ‘yazı’ ile uğraşırken, onu bir anlamda aşmış oluyorum. Bununla elimde kalan tek şey ‘hikâye’ oluyor. Kendini olayların akışına kaptırmış biri olarak, o doğanın içinden yazıyorum. Bana göre bu ‘atmosfer’ dediğimiz şeyi de karşılamış oluyor. Yani önce kendim için, bir okur olarak ‘atmosfer’ diyelim.
GÜZİDE HEKİMOĞLU:
Edebî serüveninizin merkezinde yer alan öykü, sizin için yalnızca bir anlatı formu olmanın ötesinde, bir varoluş biçimi gibi görünüyor. Bu çerçevede öykü türünü nasıl tanımlıyorsunuz? Öte yandan, öyküyü bıçak sırtı olarak nitelendirmenizin ardında nasıl bir poetik anlayış yatıyor?
FARUK DUMAN:
Öykü, bir yazarı eğitir. Eğitici bir türdür öykü. Sizi yazıda derinlik elde etmeye zorlar. Bakış açınızı sıkça değiştirmek zorunda kalırsınız. Öykü diliyle uğraşırken, sözcüklere, hecelere boğulursunuz. Böylece dilin gerçek sesini duyarsınız. Öykü bu nedenlerle çok önemli bir türdür. Eşsizdir. Bıçak sırtı, evet. Çünkü bir öyküyü bir sözcükle bozabilirsiniz. Bunu öykücüler iyi bilir.
GÜZİDE HEKİMOĞLU:
Metinlerinizdeki yoğun betimlemeler ve görsel anlatım teknikleri, yazınsal bir sinematografi duygusu yaratıyor. Bu sinematografik yazma biçimini nasıl tanımlarsınız? Anlatı kurma sürecinizde sinema diliyle edebiyat dili arasında bir etkileşim kurduğunuzu düşünüyor musunuz?
FARUK DUMAN:
Hayır, ben hiç bunu hedeflemedim, ben klasik romanların uzun betimlemelerini severim. Yazarın dil yoluyla bizim için görüntüler sunması… Bu klasik betimlemeler, edebiyatın destan çağlarından çıkmasını, gerçekçiliğe ermesini sağlamıştır. Yani Modernizm budur, yapıtın gerçekliği, yalnızca gerçek dediğimiz yalın dünyayla -yani hayali dışlayan bir dünyayla- ilişkili değildir. Gerçekçi yapıt, demin söylediğimiz atmosferi taşır, okuru, alıntıladığımız dünyaya götürür. Ben bu nedenle betimlemeyi çok önemserim. Sinema duygusu buralardan gelmiş olabilir.
GÜZİDE HEKİMOĞLU:
Edebiyat dünyasında birçok ödül aldınız. Bu ödüller sizin yazma sürecinizde nasıl bir motivasyon sağlıyor? Ayrıca sizce ödül, bir yazarın kurgusunu besleyen bir unsur mudur, yoksa onu belli beklentilerle sınırlayan bir dış etken midir?
FARUK DUMAN:
Ödül, yapıtın duyulmasını kolaylaştırabilir. Genç yazara da güven ve çalışma gücü verir. Ama bir ödül, bir yapıtı tescilleyemez. Öykünün ya da romanın değerini ancak zaman belirler.
GÜZİDE HEKİMOĞLU:
Eserlerinizde gerçek ile düş, gündelik olanla olağanüstü arasında geçirgen bir sınır kuruyorsunuz. Bu yönüyle metinlerinizde ‘büyülü gerçekçilik’ etkisi hissediliyor. Siz büyülü gerçekçiliği kendi anlatı dünyanızda nasıl tanımlıyorsunuz ve bu yaklaşımın sizin eserlerinizdeki yeri nedir?
FARUK DUMAN:
Yazılarımızın hangi akımla benzeştirileceğini ancak bir okur ya da eleştirmen söyleyebilir. Yapıtı ben yazdığıma göre, ben de yalnızca o yolculukları yaşama duygusunu hedeflediğime göre, kendi yazımı bir edebiyat akımının adıyla saptayamam. Bunun dışında, büyülü gerçekçilik, başta sözünü ettiğimiz folklor geleneklerinden çağdaş edebiyatta nasıl yararlanılacağını gösteriyor. Çoğu örnekleri harikadır.
GÜZİDE HEKİMOĞLU:
‘Balıklarla İlgili Rivayet’te İstanbul’u adeta damarları kesilmiş, kanayan bir beden gibi anlatıyorsunuz; kan, salgın, tufan ve yağmur birbirini izleyen felaket döngüleri hâline geliyor. Bu felaketler zincirini kurarken yalnızca tarihsel yıkımlardan mı yola çıktınız, yoksa çağdaş insanlığın -ekolojik kriz, savaşlar, toplumsal çürüme gibi- bugünkü hâline dair metaforik bir ‘hesaplaşma’ da kurmak istediniz mi? İstanbul’u bu kadar bedensel, canlı bir varlık olarak kurgulamanızın arkasında nasıl bir düşünsel arka plan var?


FARUK DUMAN:
Evet, çevre felaketlerine ve toplumsal zulme işaret ettiği söylenebilir. Bu öyküyü, Barbatus’u yazarken tasarlamıştım. “Balıkların da bizi yiyebileceği” bir dünya… Ağaca, hayvana zulmedilmeyen bir dünya… Doğa, bizim bir parçası olduğumuz yuvamızdır. Bu nedenle doğayı korumak dediğimiz şey aslında bir yaşama içgüdüsüdür, öncelikli olan odur. Benim gördüğüm kadarıyla İstanbul, şimdi tam da öyledir, eli kolu bağlanmış, damarları kesilmiş, yalnız insan kalabalığına mahkûm edilmiş bir doğa parçası. O kadar ki, buna isyan edebilecek yalnız balıklar kalmış.
GÜZİDE HEKİMOĞLU:
‘Zeynel’ karakteri, sıradan bir balıkçı gibi görünse de romanda giderek Yunus Peygamber’i, hatta yer yer Nuh’u çağrıştıran bir figüre dönüşüyor; Nur ve Kavak’la ilişkisi ise hem dünyevi hem de neredeyse mitolojik bir çekirdek aile anlatısı kuruyor. Bu karakterleri oluştururken hangi masal, mit, dini anlatı ya da halk hikâyelerinden beslendiniz? Özellikle Zeynel’in ‘denizle ilişkisi’ni kurgularken, Tanrı-insan-doğa üçgenini nasıl düşündünüz; Zeynel sizin için daha çok bir tanık mı, bir elçi mi, bir günahkâr mı, yoksa bunların hepsinin iç içe geçtiği bir “ara varlık” mı?
FARUK DUMAN:
Sanırım Zeynel, yazarken en sevdiğim kahramanlarımdan biri. Kendi başına, gerçek bir balıkçı. Ama kendisini fazla önemsiyor, böbürleniyor falan, bu da onu sevimli hale getiriyor, ben çok sevdim yazarken. Yani aslına bakarsanız bana göre büyük bir şeyleri temsil etmiyor, gariban biri işte. Ama dışarıdan bakan biri olsam evet, Yunus Peygamber’i düşünürdüm. Zaten ben o kısa hikâyelerden birinde anlatıcı olarak Yunus için ayrı bir kitap yazacağımı da söyledim.
GÜZİDE HEKİMOĞLU:
Romanda kullandığınız dil, uzun cümleleri, tekrarları, ritmi, masal anlatıcısına yaklaşan sesiyle okuru neredeyse trans hâline sokan, çok özel bir anlatı müziği kuruyor. Bu dilsel ritmi yaratırken bilinçli olarak mı bir “meddah anlatımı”na, sözlü kültürün deyişlerine yaslandınız, yoksa yazarken kendiliğinden açığa çıkan, sezgisel bir akış mı bu? Yazı masasında, cümlenin nereye kadar uzayacağına, nerede kırılacağına, tekrarın nerede büyülü bir etki yaratacağına nasıl karar veriyorsunuz; bu roman özelinde dili kurarken kendinizi hangi noktada durdurup hangi noktada özellikle ‘bırakmadınız’?
FARUK DUMAN:
Sesli bir biçimle yazdığım için böyle oluyor. Bu ses biliyorsunuz, halkın konuşma dilinden geliyor, o konuşma biçimi sadece meddahlarda yok, onlar da bir yere kadar düzgün konuşmaya, konuşmalarına, anlatılarına bir düzen, terbiye vermeye çalışırlar. Ama halk öyle yapmaz, kesintili konuşmak, lafı tekrarlarla uzatmak, bir şeyleri sık sık unutmak, sonra hayretle hatırlamak, sesine ansızın öfkenin karışması… Ansızın susmak, kekelemek… Günlük konuşmanın sonsuz biçimi var. Ben yazılarımda bunların hepsinden yararlanmak ve bunlardan bir yazı çıkarmak isterim.
GÜZİDE HEKİMOĞLU:
‘Balıklarla İlgili Rivayet’te hem doğa (deniz, yağmur, kuyu, toprak) hem de hayvanlar (balıklar, martılar, köpekler) yalnızca arka plan unsuru değil, insan kadar etkin, neredeyse özneleşmiş varlıklar gibi davranıyor. Bugünün edebiyatında sıkça tartışılan “ekolojik bilinç, insan-merkezci olmayan anlatı” gibi kavramlarla aranız nasıl? Bu romanı yazarken doğayı ve hayvanları, insanın hikâyesine eşit söz hakkı tanıyan bir anlatının imkânlarını mı yokladınız, yoksa sizin için mesele daha çok metafizik/varoluşsal bir düzeyde mi; yani Tanrı’ya, varlığa, ölüme dair soruları insanın dışına da yayabilme arzusu mu?
FARUK DUMAN:
Burada, baktığınız zaman öncelikle bir doğa betimlemesi isteği vardır, ölüm ve dirilmenin aktarılması. Can sevgisinin, yaşamda kalma içgüdüsünün, yaşam için çırpınmanın aktarılması. Daha önce de, Pir Sultan’dan alarak söylemiştim, “Pir Sultan ölür dirilir,” dediğimiz zaman, ölüme teslim olmanın bir sonuca varmadığını, aslolanın yaşam olduğunu görürüz. Çevrenin yok oluşunu gördüğümüz zaman da hep o yeniden dirilişin düşünü kurarız. Yanan ormanların yeniden yeşerdiğini görmek bizi mutlu eder. Çünkü o dirilmede kendi yaşam döngümüzü anımsarız.

