SAAT
Her şey birdenbire değişiverdi.
Neden ve nasıl olduğunu kimse anlayamadı.
Aslında kendindeki bu değişimi o da anlayamıyordu. Sanki çok önceden kurulan ama bunca yıldır içinde bir yerlerde sessiz sedasız bekleyen bir saat zamanı geldiğinde, birdenbire, büyük bir kararlılık ve inançla çalışmaya başlamıştı.
“Tik, tak…Tik, tak… Tik, tak…”
Sadece olması gerekenin zamanı gelmişti. Bunu biliyordu bilmesine ancak olması gereken neydi? Sisler arkasına gizlenmiş, bir türlü yüzünü göstermeyen, sadece varlığını duyuran bir gerçekti bu.
“Tik, tak…Tik, tak… Tik, tak…”
En iyisi kendini içindeki saatin “tik-tak” seslerine bırakmaktı. Bu tıkırtılar, içinde bir yerlerde biriken duygu ve düşünce tortularını harekete geçiriyor, onları tıpkı dalgalanan bir denizde dipten yukarı doğru sürüklenen kum ve yosunlar gibi bilinçaltı denizinde yüzeye doğru savuruyordu. Biliyordu ki bir süre sonra o tortulardan bazıları bu denizin yüzeyine kadar yükselmeyi başaracak ve kendilerini gösterecekti. Hepsi değildi elbette. Kaldı ki o, derinlerde biriken tortuları görmek istediğinden emin değildi. O tortular bilinçaltının karanlık dehlizlerine itelenmiş yüz kızartıcı arzular, kimi zaman ölümcül olabilen saldırgan tutkular, her insanda var olan, her insanın unutmak istediği, kendisine yakıştırmadığı, utanç verici duygular, düşünceler ve hayallerdi.
“Tik, tak…Tik, tak… Tik, tak…”
Sadece içinde derinden ama büyük bir güçle hissettiği o değişimin ne olduğunu anlamak istiyordu. Varlığını hissettiği bu gerçek onu huzursuz ediyordu. İçgüdüsel bir korkuyla sarsılıyor, bu korkuyu yenebilmek için üstüne gitmek istiyor; ama ruhsal labirentler içinde yolunu bir türlü bulamıyordu.
“Tik, tak…Tik, tak… Tik, tak…”
Evet, en iyisi içindeki saatin sesine kulak verip beklemekti. Saatin ”tik-tak” sesleri aynı inanç, kararlılık ve hatta inatçılıkla devam ediyordu ki bir sabah lavaboda yüzünü yıkarken aniden her şeyi fark etti. Yüzüne çarptığı soğuk suyla uykunun sersemliğinden sıyrılmaya çalışıyordu. Başını kaldırıp her sabah yaptığı gibi aynaya baktı. Aynada gördüğü yüz birden ona çok yabancı geldi ancak onu şaşırtan ne uykudan şişmiş gözleri ne yüzündeki uyku mahmurluğu ne de yüzünden boynuna doğru süzülen su damlalarıydı. Aynadaki yaşlı yüz onun olamazdı. Bu karmakarışık beyaz saçlar, kalınlaşmış, kırışmış ve derin çizgilerle bölünmüş deri, göz altlarındaki torbalar, çenenin altından sarkan gıdık… İlk kez görüyormuşçasına dikkat ve hayretle yüzünü inceliyordu. Daha iyi görmesini sağlayacakmış gibi aynaya iyice sokulmuş, başını bir o yana bir bu yana çevirerek yüzünün her yerine bakıyordu.
Onlardan daha da etkili olan ve içine korku salan ise bakışlarıydı. O bakışlardaki cansızlık, umutsuzluk ve kendinden vazgeçiş en kötüsüydü. Bu ölü bakışlar onun bakışları değildi. Yaşlı, hatta ihtiyar birinin bakışlarıydı bunlar. Öylesine donuk, öylesine pırıltısız…
İçinde tıkırdayıp duran saat bitişin başlangıcını anlatıyordu. Zamanının az kaldığını anımsatmak için güçlü tıkırtılarla çalışıyordu. Bugüne dek büyük bir savurganlıkla harcadığı zaman şimdi, ondan hesap soruyordu işte.
“Tik, tak…Tik, tak… Tik, tak…”
Yüzünü kurulayıp pencere önündeki koltuğuna oturdu. Gökyüzüne doğru uzanan apartmanların isten ve tozdan solmuş, yer yer boyaları dökülmüş duvarlarına, perdeleri sıkı sıkıya kapalı pencerelerine, balkonlara yığılmış döküntülerine baktı. Sokak dar ama bir cadde gibi işlekti. Vızır vızır geçen arabaların gürültüsü sokak satıcılarının seslerine eklenerek çoğalıyor, evin içine doluyordu. Plastik saksılar içindeki çiçekler, pencere önünde olmalarına karşın gün ışığından yoksundular. Bu yüzden ölgün, solgun ve cılızdı çiçekleri. “Tıpkı benim gibi…” diye düşündü. İçindeki sıkıntı giderek büyüyordu. İçeri, yatağına gidip uzandı. Gözlerini kapadı. Saatin sesi daha da güçlüydü şimdi.
“Tik, tak…Tik, tak… Tik, tak…”
İçinde çalışan saat geriye doğru sayan bir bomba gibi telaşlandırıyordu onu. Bu geriye sayış ne zaman bitecek ve bomba ne zaman patlayacaktı? İşte bunu bilmiyordu. Bu bilemeyiş içindeki korkuyu büyütüyordu. Her vuruş telaşını arttırıyordu.
“Tik, tak…Tik, tak… Tik, tak…”
Yerinden fırlayıp giyindi. Sokağa çıktı. Hızlı adımlarla yürüyüp bir dolmuşa bindi. Dolmuş güçlükle ilerliyor, sık sık durup yolcu alıyor, yolcu indiriyordu. Oysa onun acelesi vardı. İçine sıkıntılar bastı.
“Tik, tak…Tik, tak… Tik, tak…”
Telaşla dolmuştan inip bir taksiye bindi. Gideceği yeri söyleyip arkasına yaslandı. Hızla ilerleyen taksi, heyecanını biraz olsun yatıştırmıştı. Kentin kıyısındaki küçük bir balıkçı köyüne geldiğinde taksiden indi. Limanda balıkçı motorları lacivert suyun içinde usul usul sallanıyor, suya ışıltılı gölgelerini salıyorlardı. Kıyıda birkaç balıkçı oturmuş ağlarını onarıyordu. Sokaklar tenhaydı. Tek tük araba geçiyor, insanlar telaşsız adımlarla dolaşıyor ya da deniz kıyısındaki kahvede oturmuş sohbet ediyorlardı. Biraz sakinleşti. Köyün bitiminde deniz kıyısında, dalgaların yalayıp ıslattığı kumlara, çakıllara basarak, kıyıya savrulmuş yosun yumaklarını ayağının ucuyla iteleyerek yürüdü.
Bir plan yapmalıydı. Bugüne dek ertelediği şeyleri önceliklerine göre sıralamalıydı. Her şeyi birden yapamazdı ki… Ancak gerçekleştirmeyi istediği şeyler önünde biriktikçe telaşı da arttı. Sadece zaman kısıtlaması da değildi onu engelleyen. Pek çok isteğinin karşısına her şeyden ve herkesten önce kendisi dikiliyor; yasaklar, kurallar koyuyordu.
“Tik, tak…Tik, tak… Tik, tak…”
Deniz kıyısında bir çayevinde oturdu. Gözlerini denizin pırıltılı ufkuna dikip uzun uzun düşündü. Piyano çalmayı öğrenmek için çok geçti. Hareket yeteneğini giderek kaybeden, kalınlaşıp hantallaşan parmaklarına baktı umutsuzca. Tango öğrenmeyi ne çok istemişti ama dizlerindeki kireçlenmeler artık kıvrak hareketlere izin vermiyordu. Birden pek acıdı kendisine.
Uzun uzun düşündü deniz kıyısındaki o çayevinde, yerinden doğrulup yorgun adımlarla caddeye çıktı. Deniz yanı başında uysal salınımlarla onu izler gibiydi. Tam o sırada onu gördü. İlerideki tepelerin ardından kocaman turuncu bir ay doğuyordu. Olduğu yerde donup kaldı. Uzun süredir görmediği bir dostuyla karşılaşmış gibi heyecanlıydı. Evinin çevresindeki yüksek apartmanlar güneşini etkilediği gibi mehtabı da görmesine engel oluyordu. Oysa ayı, onun denizde yaldızlanan ışığını seyretmeyi ne çok severdi. Kaldırımdaki bir sıraya oturup doya doya seyretti. Gece bastırıp serin bir rüzgâr çıkınca yerinden kalktı, bir taksiye binip eve geldi. Ne yapması gerektiğini bulmuştu. İçindeki saat sanki heyecanlanmış gibi daha hızlı tıkırdıyordu.
“Tik, tak…Tik, tak… Tik, tak…”
“Tik, tak…Tik, tak… Tik, tak…”
Her şey birdenbire değişiverdi.
Neden ve nasıl olduğunu kimse anlayamadı.
***
Sevgili Okur. Öykü kişisinin yaşadığı duyguları hepimiz az çok biliyoruz. Siz bu öyküyü nasıl bitirirdiniz? Lütfen öykünün devamını siz yazın ve bana gönderiniz. Yanıtlarınızı bekliyor, merak ediyorum.
E-posta adresim: gulseren.engin@gmail.com

