SABAHATTİN ÂLİ ÖYKÜCÜLÜĞÜ
Sabahattin Âli’nin öykülerine epeydir bakmamıştım. Son günlerde Kürk Mantolu Madonna’nın Avrupa ülkelerinde çok okunanlar listesine girmesiyle Sırça Köşk’ü, Kağnı’yı, Ses’i, Değirmen’i art arda, tekrar okudum. İlk okumalarımla şimdiki okumalarım arasında, daha önce ayrımına varmadığım özellikler zihnimde iyice belirginleşti. Eserlerinin bütününe yayılan duru ve yalın dil, aslında alışık olduğumuzdan farklı bir sadelikteydi. Öykülerinde uzun ve dolambaçlı cümlelere yer vermiyor; her şeyi olduğu gibi, dümdüz ve dosdoğru anlatıyordu. Gereksiz süslemelerden arınmış, işlevsel betimlemelerse öykünün doğal akışını aksatmadan öyküyü daha da derinleştiriyordu.
“Etrafımızda asırlık çınarların birbirine karışan dalları arasından güneş sızmaya çalışıyor, her tarafta kuşlar ötüşüyordu.
İçimde hiçbir şeyin dolduramayacağı bir boşluk vardı. Ne istediğimi ben de bilmiyordum.”
(Ses öyküsünden)
Sabahattin Âli’nin yalınlığı, sadece sözcüklerin azlığı değil, duyguların en çıplak haliyle ortaya konmasıdır. Değirmen öyküsünde ‘Adaşım’ dediği muhatabına seslenirken, aşkı romantik bir masalın ötesine taşıyor ve bir cerrah titizliğiyle tanımlıyor: “Göğsünü yararak o eti oradan çıkarır ve sevgilinin önüne atarsan o zaman kalbini vermiş olursun.” Bu cümlelerdeki sertlik, yaşamın ve tutkunun gerçek bedelini okuyucuya anımsatmak içindir. Onun için sevmek, sadece hissetmek değildir. Sevgili bir vücutta bulunmayan bir şeyi kendisinde taşımaya tahammül etmeyerek onu koparıp atabilmektir. Bu yaklaşım, Sabahattin Âli öykücülüğünün imzasıdır. Soyut olanı somutlaştırmak, duyguyu eylemle noktalamaktır. O, öykülerinde süslü betimlemelerle zaman kaybetmek yerine, okuru bu türden sarsıcı ve canlı gerçeklerle baş başa bırakır. Bu yüzden onun öykülerini okurken sadece bir olay anlatısına değil, bir insanın etiyle kemiğiyle ve ruhuyla verdiği varoluş mücadelesine çarparız.

Aslında Sabahattin Âli, Türk edebiyatında ‘toplumcu gerçekçilik’ denildiğinde akla gelen ilk isimlerden biri olmasını eğilip bükülmeyen diline borçludur. Onun köylüsü veya kasabalısı folklorik bir öge değildir. Sahicidir, kanlı canlı insandır.
Değirmenöyküsünde gördüğümüz, ‘eti koparıp atma’ dürüstlüğü, onun toplumsal öykülerinde kendini gösterir. Onun kaleminden dökülen öykülerde süslü memleket edebiyatı yoktur, tozlu yolları, çaresiz kağnıları ve sessiz çığlıklarıyla hayatın kendisi vardır.
Sabahattin Âli’nin dünyasında doğa bir dekor değil, yaşayan bir kahramandır. Değirmen’deki suyun bitmek bilmeyen şırıltısı veya Ses’teki rüzgârın uğultusu, yalnızca bir atmosfer yaratmaz; karakterin iç dünyasındaki fırtınayla uyumunu yakalar. Onun kaleminde doğanın hoyratlığıyla düzenin adaletsizliği, birbirini tamamlayan iki kadim kardeştir.
Sabahattin Âli’yi asıl benzersiz kılan; romantizmi, gerçekçiliğin katı dokusu arasına ustalıkla işlemesidir. Fakat bu romantizm, hayatın sert gerçeklerini gizleyen değil; gerçekleri tüm keskinliğiyle ortaya çıkaran bir büyüteçtir. Onun kahramanları en derin, en olanaksız aşkları yaşarken bile hayattan kopmazlar. Ayakları tozlu toprağa basar, karınları acıkır, sistemin soğuk yüzüyle çarpışmaya devam ederler. İşte bu yüzden okur, kendini yaşamın kaçınılmaz bütünlüğünün tam ortasında bulur.
Sabahattin Âli’nin öykülerinde derin empati hissederiz. O, öğretmen edasıyla ders vermeye çalışmaz; sadece olanı bütün çıplaklığıyla önümüze koyar. Bu vicdanlı duruş, okuyucuda kendiliğinden bir adalet duygusu uyandırır.
Kağnı öyküsünde, bir köy cinayetini ve ardından gelen hukuki süreci oya gibi işlerken; devletle köylü arasındaki uçurum, onun asıl derdidir. Oğlu öldürülen bir annenin, katilin peşine düşmek yerine cenazesini kağnısıyla taşıma çabası, bireysel bir yasın ötesine geçer.
Sabahattin Âli, burada toplumsal çaresizliği resmederken asla ajitasyona başvurmaz; yalnızca kağnının o tiz gıcırtısını duyurur bize. O gıcırdayan tekerlekler, aslında köylünün süregelen kaderinin özetidir. Öyküdeki şehirli ya da memur figürü, Anadolu gerçeğine yabancılaşmış, ruhsuz birer temsilci olarak karşımıza çıkar. Adalet aramaya gelen jandarma ve savcı için bu olay, sadece kanunları uygulama telaşıyken; Mevlüt’ün annesi için hayatın ta kendisidir. İşte Sabahattin Âli’nin dili, bir şair kadar duyarlı ama bir o kadar da keskindir. Sadece çirkinlikleri sergilemek değil, çirkinliğin içindeki insanlık onurunu ve ruhunu ortaya çıkarmaktır.
Bugün Kuyucaklı Yusuf’un veya Kürk Mantolu Madonna’nın yaratıcısını hâlâ milyonlarca kişi okuyorsa, bu sadece edebi başarısından değil, her koşulda insanı aramaya devam etmesindendir. Sabahattin Ali’nin öykücülüğü, dünün Türkiye’sini anlatsa da bugünün insanına da en sarsıcı gerçeği işaret etmeye devam ediyor.
Sabahattin Âli külliyatının en sert ve siyasi eleştiri metinlerinden biri, Sırça Köşk kitabında yer alan Bahtiyar Köpek öyküsüdür. Yazar bu öyküde, sınıfsal uçurumun ve gelir adaletsizliğinin yarattığı trajikomik çelişkiyi bir kırbaç gibi yüzümüze çarpar. Bir köpeğin sahip olduğu konfor ve refaha ulaşamayan insanların yoksulluğunu anlatırken, aslında toplumsal düzenin çarpıklığını sorgular.
Yazar, kendisine yöneltilen, “Neden hep acı şeyler yazıyorsun?”eleştirilerine bu öyküde unutulmaz bir yanıt verir:
“Niçin hep acı şeyler yazayım? Dostlar, yufka yürekli dostlar bundan hoşlanmıyorlar. Hep açlardan, çıplaklardan, dertlilerden mi bahsedeceksin?… Bu memlekette yüzü gülen, bahtiyar insan yok mu?”
Bu sitem dolu soruların ardından gelen vurucu cümle, Âli’nin tüm edebiyat serüveninin ve toplumcu bakışının özetidir: “Hele cümle âlem bu köpeğin onda biri kadar rahata kavuşsun, bakın ben bir daha acı şeylerden söz açar mıyım?”
Sabahattin Âli’nin öyküleri, yalnızca bir dönemin fotoğrafı değil; insanın değişmeyen doğasının ve bitmeyen adalet arayışının birer belgesidir. O, tüm eserlerinde bize en temel gerçeği anımsatır: Edebiyat sadece güzeli değil, doğru olanı, hatta bazen can yakan en çıplak doğruyu söyleme sanatıdır.

