HAYATI MASAL TADINDA YAŞAMAK
Hani övdüğümüz bey erenler?
Dünya benim diyenler?
Ecel aldı, yer gizledi,
Fani dünya kime kaldı?
Gelimli gidimli dünya,
Son ucu ölümlü dünya.
Bu kara yer bizi de yiyecektir.
En nihayet, uzun yaşın ucu ölüm,
Sonu ayrılık!
(Dede Korkut)
“Eski evime yakın bir kulübede oturunca kendime bu koyu sarı defteri alarak başımdan geçenleri yazmaya başladım.”
Elime aldığım sarı kapaklı kitaptan alıntıladığım bu cümlede, İncir Tarihi adlı romanın kahramanı Zeyrek böyle der. Faruk Duman tarafından 2010 yılında kaleme alınan bu roman, 1946 yılından beri kültür-sanat alanında verilen Yunus Nadi Roman Ödülü’nü 2011 yılında kazanmıştır.
Türk öykü ve roman yazarı olarak edebiyat tarihine adını yazdıran Faruk Duman, 1974 doğumludur ve hayatının büyük kısmını kitaplarla iç içe geçirmiştir. Birçok eseriyle ödüller almış, günümüzde de edebiyat alanındaki üretkenliğini sürdürmektedir. Yazarın çocukluk döneminde dinlediği masallar mı, yoksa ilk kez okuduğu Tom Sawyer ve Robinson Crusoe’nun macera ruhu mu etkili oldu bilemem; ama şunu söyleyebilirim ki İncir Tarihi, beni masal dünyasının içine çeken bir romandır.
Roman, Bahaneler adlı birinci bölümle başlar. Elli sekizinci bölümde ise kahraman Zeyrek’in aşkı Kelime’ye kavuşmasıyla son bulur. Hikâyeleri bize Zeyrek anlatır. İlk bölümde okuyucu, bir varoluş sorgulaması ile karşılaşır. Kahramanın çıktığı yolda, maceracı ve oyunsal bir süreç içinde hikâye ilerler. Felsefi boyutu olan bu anlatı, metinlerarasılığın post-yapısalcı bir sürecini de beraberinde getirir. Yazar, ayrıca destansı bir anlatım tarzı sunar.
Tanrı’nın var ettiği yaratılış, nedenlerin ve sebeplerin iç içe geçtiği bir serüven olarak aktarılır. Zeyrek’in varoluş süreci, sarı defterin ilk satırlarıyla başlar. Büyülü gerçekliğin masalsı tadı, roman boyunca okuyucunun önüne serilir. Sade ve akıcı bir dille yazılmış olsa da destansı yapısı ve masallar arası geçişler nedeniyle roman, alışık olmayan okurlar için zorlayıcı olabilir. Ancak bu özellik esere ayrı bir zenginlik katar. Dil evreni ilerleyen sayfalarda giderek yoğunlaşır. Bir meddah gibi, Zeyrek’in başından geçen olaylar farklı bir perspektifle, çerçeve içinde anlatılır.
“Her bir zerremiz bir yerden, sözgelimi bir ağaçtan, bir karacadan, bir filden ya da samurdan, bir kaya parçasından, bir korkudan, topraktan ve havaya karışmış böyle pek çok göksel varlıktan gelir.”
İlk bölümden itibaren yaratılışla şekillenen var olma süreci, okuyucuda merak uyandıran satırlarla devam eder. “Meydana hangi nesneden geldiysek ona benzeriz” ifadesini destekleyen masallar, kitabın sonunda bilgi mahiyetinde verilmiştir (Hicazlı Fil Oğlan, Yayla Adamları).
İkinci bölümde, Yahudiler için kutsal olan Hz. Süleyman ile Müslümanlığın soyunu devam ettirecek olan Osmanlı padişahı Fatih üzerinden İstanbul’a dair bir öykü anlatılır. Hz. Süleyman, burada gaddar ve zalim bir hükümdar olarak karşımıza çıkar. Fethedilmiş Anadolu’da geçen bu olayın yanı sıra, hikâyede bahsi geçen zeytinin “barış meyvesi” olması (sf. 249) iki zıt kaynağın birleşimini ve ironiyi simgeler.
Roman, geleneksel Anadolu motifleriyle bezenmiştir. Adeta Bin Bir Gece Masalları’nın melodik tınılarını taşır. Doğu–Batı–Anadolu senteziyle İncir Tarihi ortaya çıkar.
Yolculuğun rehberi, Türk mitolojisinde olduğu gibi, bir geyiktir. Geyikli Dede; üçüncü, dördüncü ve beşinci bölümlerde tasavvufta sevgiliye giden yolu gösteren bir rehberdir:
“Sonunda Geyikli Dede, Salman ve üç yaşlarındaki oğulları Sungur bu savaştan sağ salim kurtulmuş. Dede geyikten inmiş, mübarek hayvanı alnından öpmüş. Elde avuçta ne varsa bir anmalık niyetine bırakıp geyiklerini izlemeye başlamışlar.”
Romanın ismi İncir Tarihi, kırk beşinci bölümde açıklanır. İncir meyvesinin özelliklerinden bahsedilir. İncir; kıymetli, tatlı kokulu, doyurucu ve kutsal bir meyvedir. Yazar, incirle ilgili bilgiyi masalsı bir dile dönüştürür. Bir bilge, inciri “Tanrı’dır; içindeki her tane ise insandır.” diyerek tanımlar ve yetiştirdiği incirleri insanlara dağıtır. İncirin kokusu, yurt özlemini de içinde taşır.
Doğa, hayvan ve insan üzerinden anlatılan masallar zaman zaman cinsellikle de zenginleşir. Kendi hedefini arayan bir hançer, kopup tekrar monte edilen bir kol gibi unsurlar, masaldan bilimkurguya geçiş yaşatır. Böylece okuyucu büyülü gerçeklik içinde kaybolur.
Toplumsal olaylara da değinilen Cezalı Köy bölümünde askerler köyü basar:
“Yerden bir toz kalktı ki, böyle bir toz ancak asker ayağından kalkar.”
Bu ifade, günümüz yönetim biçimlerine de bir atıf olabilir. Yönetimin baskı ile el değiştirmesi sonucunda, demokratik olmayan rejimler ve ezilen halk teması karşımıza çıkar. Aşk ve cinsellik anlatılırken, yazar Zeyrek’i “söz dinlemeyen bir hayvan” olarak tanımlar ve onu “iktidar”la özdeşleştirir. Bu metaforlar okuyucuyu akıl oyunlarına sürükler. Zeyrek, Ümmik ve Taş’ın başından geçen maceralar roman boyunca merakla okunur. Zeyrek hem yurduna hem sevgilisi Kelime’ye kavuşur.
Yazarın çocukluğunda kendi yaptığı kuklalar da romanda karşımıza çıkar.
Zeyrek’in annesi öldüğünde, kuklaların annesinin koynunda bulunması, satırlarda duygusal bir buluşma yaratır.
Son bölümde Kelime’ye kavuşan sevgili, yolunu bulan satırlar ve “bir taşın başka bir taşla yüzyıl süren sevişmesi” ile sarı defterin kapağı kapanır.

