FURKAN KILIÇ/BİR TEMAS İLLÜZYONU

BİR TEMAS İLLÜZYONU

İnsan tektir. Doğumunda tektir. Ölümünde tektir. Aradaki o gürültülü zaman diliminde kalabalıklar içinde yaşadığını sanır. Yanılır. Zihinlerimiz etten kemikten kafataslarının içine hapsolmuş yalnız krallıklardır. Bir zihinden diğerine uzanan köprüler yoktur. Sadece pencereler vardır. O pencerelerden dışarıya sesleniriz. Karşıdaki pencereden bakan başkasını görürüz. El sallarız. Bağırdığımızı düşünürüz. Sesimizin boşlukta süzülüp diğerinin kulaklarına dolduğunu, anlamın zihnine aktığını varsayarız. Büyük bir yanılgıdır bu. Temas imkânsızdır. İletişim dediğimiz olgu, iki ayrı adada mahsur kalmış kazazedelerin birbirine dumanla şekiller çizmesidir. Duman dağılır. Şekiller bozulur. Geriye sadece niyet kalır.

Kelimeler icat ettik. Anlamı taşıyacaklarını umduk. Oysa kelimeler anlamın tabutlarıdır. Canlı, sıcak, akışkan bir hissi alıp harflerin soğuk kalıbına dökeriz. His ölür. Geriye posası kalır. “Acı” deriz. Benim ciğerimi yakan ateş, senin zihninde sönük bir kıvılcım olarak belirir. Benim mavim senin mavine benzemez. Kullandığımız semboller ortaktır. Yüklediğimiz anlamlar şahsidir. Ortak bir dil konuştuğumuzu sanırız. Aslında herkes kendi özel dilini konuşur. Sözlükler çaresizdir. Gramer kuralları yetersizdir.

Bir düşünce doğar. Saf bir enerji halindedir. Henüz kelimelere bulaşmamıştır. Mükemmeldir. Sonra zihin onu dışarı aktarmak ister. İhanet burada başlar. Düşünceyi gırtlağımızdan, dilimizden, dişlerimizden geçirip ses dalgalarına dönüştürürüz. Saf enerji titreşime dönüşür. Hava molekülleri birbirine çarpar. Artık o düşünce senin parçan olmaktan çıkar. Fiziksel bir olaydır. Rüzgârın insafına kalmıştır. Mesafenin acımasızlığına terk edilmiştir.

Karşıdaki kişi bu titreşimleri duyar. Kulak zarı titrer. Beyni bu sinyalleri işler. İşte en büyük trajedi buradadır. O kişi duyduğunu anlamaz. Duyduğunu yeniden inşa eder. Senin gönderdiğin mesaj yolda kaybolmuştur. Alıcının zihninde, onun hatıralarıyla, onun korkularıyla, onun önyargılarıyla yoğrulmuş yepyeni bir mesaj doğar. Sen “sevgi” dersin. O “bağımlılık” anlar. Sen “git” dersin. O “kaçış” anlar. İletişim bir aktarım süreci sayılmaz. İletişim, karşı tarafın zihninde bir yanılsama tetikleme sanatıdır. Konuşan kişi tohumu atar. Toprak dinleyicidir. Ne yetişeceği tamamen toprağın kimyasına bağlıdır. Konuşanın kudreti yoktur.

Gürültü arttıkça anlam azalır. Modern dünya gevezelik üzerine kuruludur. Herkes konuşur. Kimse dinlemez. Dinlemek, sıranın kendisine gelmesini beklemek olmuştur. Oysa hakikat sessizliktedir. İki insan yan yana durur. Konuşmazlar. Bakışmazlar. Sadece var olurlar. O an, kelimelerin kirletemediği bir bağ kurulur. Titreşimler susar. Ruhlar aynı frekansta salınır. Belki de tek gerçek iletişim budur. Anlamsız sesler çıkarıp havayı dövmek yerine, varlığın ağırlığını paylaşmak gerekir.

Sessizlik dürüsttür. Yalan söyleyemez. Maske takamaz. Kelimeler manipülasyona açıktır. Retorik sanatıyla en büyük yalanlar en büyük doğrular gibi sunulur. Sessizlikte ise çıplak kalırsın. Karşındaki seni olduğun gibi görür. Saklanacak bir cümlen yoktur. Sığınacak bir sıfatın kalmamıştır.

İletişim kurma çabamız, yalnızlığımızdan duyduğumuz korkunun eseridir. Kendi sesimizden ürkeriz. Başkasının sesiyle bastırmak isteriz. Aynalara bakmaktan korkarız. Başkalarının göz bebeklerinde kendimizi görmek isteriz. Bu yüzden durmadan anlatırız. Anlaşılmak isteriz. Anlaşılmak, var olduğumuzun onayıdır. “Beni anlıyorsun, öyleyse ben varım” demektir.

Lakin kimse kimseyi tam anlamıyla anlayamaz. Bu ontolojik bir imkânsızlıktır. Başkasının acısını tam olarak hissedemezsin. Sadece kendi acı hafızandaki benzer bir kaydı çağırırsın. Başkasının neşesini yaşayamazsın. Kendi neşeni hatırlarsın. Karşımızdakini dinlerken aslında kendimizi dinleriz. Diyalog yoktur. İç içe geçmiş monologlar vardır. Herkes kendi sahnesinde, kendi oyununu oynar. Diğerleri sadece dekordur.

İletişim teorileri şemalar çizer. Kaynak, kanal, alıcı… Bunlar teknisyenlerin avuntusudur. Filozofun gördüğü tek şey kopuştur. İnsan adaları arasında okyanuslar vardır. Bizler şişelere mektuplar koyup denize bırakırız. Kimin bulacağı meçhuldür. Nasıl okunacağı belirsizdir. Belki kıyıya hiç vurmaz. Belki de şişe yolda kırılır.

Yine de yazarız. Yine de konuşuruz. Yine de bağırırız. Umutsuz bir çabadır bu. Lakin insanı insan yapan tam da bu çaresiz direniştir. Ulaşamayacağımızı biliriz. Anlaşılmayacağımızı sezeriz. Buna rağmen deneriz. Çünkü o boşlukta yankılanan sesimiz, yaşadığımızın tek kanıtıdır. İletişim, anlaşmak için yapılır sanılır. Hata edilir. İletişim, var olduğunu kâinata haykırmak için yapılan bir eylemdir. Karşı taraf olsa da olur, olmasa da. Ses çıkarıyorum. Buradayım. Duyulmasam bile, boşluğu titretiyorum. Bu bana yeter.

Kelimeler biter. Anlam havada asılı kalır. Sessizlik başlar. Hakikat o sessizliğin ta kendisidir.