HAYDAR ERGÜLEN/NECATİ TOSUNER SOKAĞI

NECATİ TOSUNER SOKAĞI

Edebiyatımızda böyle bir sokak var: Necati Tosuner Sokağı. Yok, ilk aklınıza gelen yerde, Kadıköy’de değil, orada da olsa yakışırdı, hoş dururdu. Cemal Süreya Sokağı var, Tosuner’in adı da oturduğu sokağa verilmeli.

Kısacık öykülerden oluşan bir kitabı, Necati Tosuner Sokağı. Pek çok kitabından birinin adı ama, şimdiki deyimle ‘konum’unu da yolluyor bununla.

Bir sokak ama, yalnızca onun evi var, başka kimse oturmuyor. Komşusu karşı kıyıda, yakınlarda yitirdiğimiz Ferit Edgü. İki kıyıdan karşılıklı selamlaşıyor yazdıkları. Yakından değil, yazından komşular. Dönemsel. Öncüler, dönüp arkalarına, ‘başka gelen var mı?’ diye bakmazlar, gelen varsa da hemen gelmez zaten, belki bir kuşak sonra. O zaman da zaten başka öncüler…

Ferit Edgü küçürek öykünün öncüsüdür ama onun içinde olduğu bir kuşak vardır ve 50 Kuşağı öykücülerinden diye anılır. Oysa Necati Tosuner, sözcüğün tam anlamıyla demek yerine şarkının tam da dile getirdiği gibi diyelim, sürgün her yerde hep yalnızdır Ankara’da, Almanya’da, İstanbul’da.

Yalnızlık edebiyatı gibi olmasın, daha çok biricikliğinden söz etmek için andım bu şarkıyı da.Necati Tosuner’in yapıtları arasında başlangıçta en çok öne çıkanlardan, öyküde ‘Çıkmazda’ (1969) ve ‘Kambur’ (1972) ve romanda da ilk romanı da olan Sancı.. Sancı… (1977), ‘Kasırganın Gözü’ (2008), ‘Korkağın Türküsü’nü (2014) analım ilkin.

Türkçede derdini en iyi ifade eden yazarlardan biri Tosuner. Derdini, derdimizi. Aşık Mahsuni Şerif’in “Felek İle Şu Cihanı Bölüştük türküsünde, “Zevki aldı derdi bana bıraktı dediği türden bir yazar değil. Hali beyanda bulunurken de derdini ve kendini önceleyen bir anlayışı ve yazım biçimi yok, aksine öncülerde ya da avangardlarda diyeyim daha edebi olsun, pek rastlanmayan bir açıklığın yazarı o. Yer yer yazarı, yer yer ozanı.

Tosuner’in yapıtındaki açıklıkta, ortalığa dökmek, dökülmek, sitem etmek ve bunun sonucunda da okuyucuya yönelik bir öfke/kusma hali yok. Paylaşmanın açıklığı var.

Son yapıtı ‘Salgında Öyküler’e (2022) dek, yaşamın yazıya içselleşmiş hali. Yazıysa pek çok şeyin yerine geçiyor Necati Tosuner’de, bazen bir ıslık, her zaman neşeli olması gerekmiyor, yağmurlu da, bazen güzel havalar, tersi de tabii, bazen bir telefon konuşması, kendisiyle konuşmayı da unutmuyor, mektup hali hem yaşına uygun, 80. yaşı, hem yazısına, bazen özlem, olmaz olur mu, bazen bir sevgi duruşu, saygı duruşu da var, Vedat Günyol’a sözgelimi, Yakamoz Avına Çıkmak’ta (2007), öyleyse bazen bir günlük, eh ilk kitabı Özgürlük Masalı da(1965) nerdeyse 50 yıl önce yayımlandığına göre, tüm yapıtlarını Necati Tosuner Yıllıkları olarak okuyabiliriz.

Bunların başında da Sancı..Sancı… geliyor. Almanya’ya işgücü alımının sona erdiği yıllarda giden ve orada birkaç yıl kalan, zaman zaman bulduğu işlerde çalışan, yaşamdan, dünyadan, kalabalıktan, kendinden de elbette sıkılan birinin çetin ve cesur öyküsü. Aynı zamanda Tosuner’in sonraki yapıtlarında daha da belirginleşecek olan arayışının da başlangıç olarak parlak bir örneği. Roman, öykü, mektup, günlük, deneme ve şiir bir araya gelince nasıl bir yapıt çıkıyor ortaya sorusunun Türkçedeki ilk iyi yanıtlarından biri. Öte yandan yazarın arayışının yalnızca türler arası bir yolculukta değil, kendi varlığıyla toplumsal oluş arasındaki ilişkide de bir konum arayışı olmasının kıvamlı bir örneği, sonucu.

Necati Tosuner Sokağı’nda dolaşmaya çıktığınızda, kitaplar tek başına okunduğuna göre, yalnız çıkmış olacaksınız ve sesler duyacaksınız, sakın şaşırmayın, denizi görmek gibi bir şey sayılır bu da. Türkçenin hem iç ses hem de diyalog anlamında en hakiki konuşmalarıdır bunlar! Kısacık konuşmalar, birbirlerini karşılıklı olarak tamamlamaya giden söyleşmeler, bazen hiçbir yere varmıyor, havada kalmış gibi gözüken kopukluklar… Hepsi de hayat-ı hakikiyeden yazıya dönüştürülmüş sesler ve sözler olarak, nasıl gök kubbede kaybolmadan duruyorsa, bunlar da yapıtın atmosferini öyle oluşturan parçalar.

Sancı.. Sancı…’yı (Everest, 2024) ilk okuyuşumun üstünden en az 40 yıl geçti, 25 yaşımda bile değildim, yeniden okuyunca açıklığı hakikat olan ve hakiki bir açıklığı olan kitapların nasıl demlenerek, birikerek, bekleyerek büyüdüğünü ve hepimizi büyüttüğünü gördüm.