İnsanın ve Dilin İhtilâlcisi: Sait Faik Abasıyanık Üzerine Bir İnceleme
Türk edebiyatında Sait Faik ismi, sadece bir türün mahir bir uygulayıcısı değil; hikâyenin o güne dek örülmüş tüm ontolojik ve biçimsel duvarlarını yıkan bir “hürriyet” anını temsil eder. O, Maupassant tarzı klasik kurgunun tıkır tıkır işleyen saat düzeneğini bozmuş; yerine lodosun, denizin ve sokaktaki adamın öngörülemez ritmini koymuştur. Bu bir rastlantı değildir; Terry Eagleton’ın edebiyatı “dile karşı uygulanan örgütlü bir şiddet” olarak tanımlaması gibi, Sait Faik de kurulu düzene karşı en büyük şiddeti, dilin ve kurgunun iskeletini kırarak uygular. Onun metinlerinde dil, sadece bir nakil aracı değil, bizzat parçalanmış gerçekliğin kendisidir.
Sait Faik gelene dek Türk hikâyesi, büyük oranda bir olay örgüsüne, ahlâki bir sonuca veya belirli bir toplumsal mesaja eklemlenmişti. Ömer Seyfettin ile kurulan “hadise” odaklı yapı, Sait Faik’in elinde darmadağın olur. O, hikâyeyi bir vakayı anlatma aracı olmaktan çıkarıp bir “varoluş sızısı“na dönüştürmüştür. Fethi Naci’nin yerinde tespitiyle, o “hikâyeyi sokağa çıkaran” adamdır; ancak bu sokak sadece fiziksel bir mekân değil, insan ruhunun en mahrem ve karanlık köşelerinin yansıdığı bir aynadır.
Eagleton’ın perspektifiyle bakıldığında, Sait Faik’in anlatısı “yabancılaştırma” efekti üzerine kuruludur. Okur, alışık olduğu giriş-gelişme-sonuç düzleminden koparılır ve bir “an”ın içine fırlatılır. Bu “an”, bazen bir balıkçının ağındaki pırıltı, bazen de bir “lüzumsuz adam”ın Beyoğlu sokaklarındaki amaçsız yürüyüşüdür. Yazar, hayatın rasyonel bir dizgeyle değil, parçalanmış algılarla kurulduğunu sezmiş ve bu modern parçalanmışlığı Türk edebiyatına taşıyan ilk kalemlerden biri olmuştur.
Semaver’den Alemdağ’a: Naiflikten Varoluşsal Sancıya
Sait Faik’in yazınsal yolculuğu, Fethi Naci’nin titizlikle üzerinde durduğu üzere, keskin bir dönüşüm barındırır. Bu yolculuk, “Semaver”in o huzurlu sabahlarından, “Alemdağ’da Var Bir Yılan”ın tekinsiz gecelerine uzanan sarsıcı bir yarılmadır. İlk dönem eserlerinde karşımıza çıkan “insan sevgisi”, henüz trajik bir boyuta ulaşmamıştır. Semaver ve Sarnıç gibi kitaplarda fakirlik, bir acıma nesnesi değil, yaşamın doğal ve sıcak bir parçasıdır. Ancak bu naiflik, yazarın dünyayı tanıması ve insanın içindeki karanlıkla yüzleşmesiyle yerini derin bir huzursuzluğa bırakır.
Lüzumsuz Adam ile başlayan süreçte, yazarın odağı toplumsaldan bireysele kayar. Artık dış dünyadaki “mesut mahalle” gitmiş, yerine yazarın kendi iç dünyasındaki yabancılaşma gelmiştir. Bu evrim, Alemdağ’da Var Bir Yılan ile zirvesine ulaşır. Burada dil artık sadece bozulmaz; Eagleton’ın tabiriyle “yıkıma uğratılır”. Rüya ile gerçeğin, cinsellik ile ölümün iç içe geçtiği bu metinler, Türk edebiyatında rasyonalizmin bittiği, sezginin ve bilinçaltının başladığı yerdir.
Sait Faik’in kahramanları genellikle toplumun “işe yarar” gördüğü kategorilerin dışındadır. Lüzumsuz Adam öyküsündeki karakter, modernitenin “üretkenlik” ve “yararlılık” dayatmasına karşı bir protestodur. Sekiz yıl aynı mahallede oturup bir tek dost edinmeyen, işe gitmeyen, sadece gözlemleyen bu adam, sistemin dişlileri arasına girmeyi reddeder.
Sevengül Sönmez’in A’dan Z’ye Sait Faik çalışmasında vurguladığı gibi, bu karakterler aslında yazarın Burgazada’daki sivil yaşamının izdüşümleridir. Sait Faik için aylaklık, dünyayı daha derinlemesine görmenin tek yoludur. O, toplumun “lüzumlu” gördüğü mülkiyet, unvan ve ciddiyet gibi kavramlara sırtını dönerken; “lüzumsuz” görünen küçük ayrıntılarda hayatın özünü bulur. Eagleton’ın “estetik ideoloji” kavramı burada karşımıza çıkar: Sait Faik, ideolojisini büyük sloganlarla değil, bir “lüzumsuz adam”ın özgürlüğü üzerinden inşa eder.
Sait Faik için deniz, sadece bir fon değil; mülkiyetin, kanunların ve kara merkezli ahlâkın işlemediği tek özgürlük alanıdır. Kara, kısıtlamalarla doludur; deniz ise sınıfsız ve sınırsızdır. Rum balıkçılar, özellikle “Stelyanos Hrisopulos” gibi karakterler üzerinden kurduğu dünya, onun milliyetçiliğin ve tek tipleştirmenin ötesindeki evrensel hümanizmini yansıtır.
O, balıkçıların ellerindeki nasırda sadece bir emeği değil, insanlığın ortak kederini görür. Son Kuşlar’da doğanın katline tuttuğu o meşhur yas; “Kuşları boğdular, çimenleri söktüler… Bizim için değil ama çocuklar, sizin için kötü olacak,” derken, aslında yok olanın sadece kuşlar değil, insani merhamet ve çeşitlilik olduğunu vurgular. Yazar, “öteki”ni anlatırken bir merhamet gösterisi yapmaz; bizzat o “öteki” ile aynı yalnızlıkta buluşur.
Dilin “Örgütlü Şiddeti” ve Üslup İhtilali
Sait Faik’in dili, İstanbul Türkçesinin o güne dek alıştığı “asil” ve “kurallı” yapıyı sarsar. Argonun, devrik cümlelerin ve yarım bırakılmış düşüncelerin metne girişi, bir estetik hata değil, bilinçli bir varoluşsal tercihtir. Yazar, anlatamadığı o büyük yabancılaşmayı ancak dili parçalayarak anlatabileceğini keşfetmiştir. Eagleton’ın ifadesiyle, edebi dil gündelik dili “yabancılaştırarak” onun üzerindeki otomatikleşmiş algıyı kırar. Sait Faik’in cümleleri, okuru bu otomatiğe bağlanan hayattan uyandırır.
Özellikle son dönem eserlerinde görülen bu dilsel parçalanma, Fethi Naci tarafından yazarın “kendi sesini bulma” çabası olarak nitelendirilir. Artık özne ile nesne arasındaki mesafe kapanmış; yazar, anlattığı denizin, balığın ve yalnızlığın bizzat kendisine dönüşmüştür. “Yalnızlık dünyayı doldurmuş. Sevmek, bir insanı sevmekle başlar her şey. Burada her şey bir insanı sevmekle bitiyor,” cümlesi, bu dönüşümün en sarsıcı özetidir.
Sait Faik’i Türk edebiyatı tarihinde sarsılmaz kılan en güçlü damar, onun yazma eylemiyle kurduğu hayati ve hatta trajik bağdır. Yazmak, onun için bir hırs veya kariyer basamağı değil; dünyada kalabilmenin, çıldırmamanın tek yoludur. Bu samimiyet, onun metinlerine “kurmaca” olmanın ötesinde bir “tanıklık” vasfı kazandırır.
O, hiçbir ideolojinin veya edebi akımın dar sınırlarına sığmaz. Ne tam toplumcu gerçekçidir ne de tam bireycidir. O, bu iki kutup arasındaki tekinsiz boşlukta kendi şahsi adasını kurmuştur. Onun mirası, yarım kalmış cümlelerin, bitmemiş hikâyelerin ve sonu gelmez bir insan merakının mirasıdır.
Sait Faik Abasıyanık, Türk hikâyeciliğinde açtığı o derin yarayı hiçbir zaman kapatmamıştır. O, hikâyeyi bir sonuca bağlamaktan veya bir ders vermekten bilerek kaçınmıştır; çünkü hayatın kendisi de onun cümleleri gibi devrik ve her an bir sürprize gebedir.
Fethi Naci’nin titiz analiziyle “hikâyeyi sokağa çıkaran” bu ses, Sevengül Sönmez’in kayıt altına aldığı biyografik dürüstlük ve Terry Eagleton’ın kuramsal düzlemdeki “dilsel devrim”iyle birleştiğinde karşımıza çıkan tablo şudur: Sait Faik, modern Türk edebiyatının vicdanı ve en özgür nefesidir. Bugün onu okumak, bir balıkçı kahvesinde oturup hiç tanımadığımız birinin kederine ortak olmak ve “lüzumsuz” görünen her şeyin aslında hayatın ta kendisi olduğunu anlamaktır. Onun mirası, bireysel bir çığlığın zamanla tüm bir edebiyatın soluğuna dönüşmesidir.
Dipnotlar
Terry Eagleton, Edebiyat Kuramı, çev. Tuncay Birkan, Ayrıntı Yayınları, 2011, s. 12-15. (Edebiyatın dile uygulanan örgütlü bir şiddet olduğu ve gündelik dili yabancılaştırması üzerine).
Fethi Naci, Sait Faik’in Hikâyeciliği, Yapı Kredi Yayınları, 2003, s. 45-60. (Semaver ve Alemdağ dönemleri arasındaki tematik ve ruhsal kırılma analizi).
Sevengül Sönmez, A’dan Z’ye Sait Faik, Yapı Kredi Yayınları, 2007, s. 112-115. (Burgazada’nın ve “ada hayatı” kavramının yazarın kimliğindeki merkezi yeri).
Sait Faik Abasıyanık, Son Kuşlar, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2012. (“Yazmasam deli olacaktım” ifadesi ve ekolojik yıkım üzerine gözlemler).
Sait Faik Abasıyanık, Lüzumsuz Adam, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2012. (Modern yabancılaşma ve aylaklığın bir direniş olarak ele alınışı).
Sait Faik Abasıyanık, Alemdağ’da Var Bir Yılan, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2012. (Dilin parçalanması, sürrealizm ve yalnızlığın varoluşsal boyutları).
Kaynakça

