ONUR FERAY DÖNMEZ/UNUTMAK İÇİN

UNUTMAK İÇİN

Osman’ı bu sabah ölü buldum. Sessizce gitmiş. Ağzı açık öylece yatıyordu. Birkaç gündür bir tuhaflık vardı üzerinde ama yine de insan beklemiyor. İlk şaşkınlığımı üzerimden zor attım. Neredeyse işe geç kalacaktım.

Bütün gün ses geçirmesin diye iyice yükseltilmiş separatörlerle birbirinden ayrılmış kabinin içinde; kafamda mikrofonlu kulaklık, gözlerim müşterilerle konuşurken gülümsemeyi hatırlamak için bilgisayar ekranımın köşesine sıkıştırılmış aynaya kilitlendim. Osman’ı bir saniye olsun aklıma getirmeden akşamı ettim. Tam iki yüz seksen iki çağrı çekerek hem de… Yoğunluktan bugün de istifa mailimi göndermeye fırsatım olmadı.

Eve dönerken alt sokaktaki akvaryumcudan iki tane beta balığı seçtim, ikisi de dişi. Yeni bir hava filtresi ve yem de aldım. Ellerim dolu olduğu için apartmanın girişinde üç numaralı dairenin ziline bastım. Kimse olmasa da Emine Abla her zaman evdedir diye düşünerek…

Tahmin ettiğim gibi otomat birkaç saniye içinde büyük bir gürültüyle açıldı. Poşetteki balıklarım irkilip birbirlerini kovalamaya başladılar. Emine Abla yine boş durmamış, merdivenleri silmiş, apartman mis gibi temizlik kokuyordu. Girişte genç bir aile var, benim gibi kiracı onlar da. Birinci katta Emine Abla’nın kaynanası ile kayınpederi oturuyor, yemeklerini ve temizliklerini Emine Abla halleder. İkinci katta Emine Abla ve İsmail Abi üç küçük çocuklarıyla birlikte. Çatı katındaki tek oda da ben kalıyorum. Küçük bir aile apartmanı burası. İsmail Abi ne zaman denk gelse konuyu açar, övünür; planından, temeline, duvarlarına, çatısına kadar kendi yaptığı bu apartmanla.

Dönerek yükselen daracık merdivenlerden, trabzanlara da tutunamamanın verdiği tedirginlikle çıktım. İkinci kata yaklaşırken Emine Abla’nın sesini duydum:

“Canan, sen misin? Dikkat et merdivenler ıslak, yeni sildim.”

Dairenin kapısındaydı. “Seni de yordum Emine Abla, ellerim dolu olunca açamadım kapıyı, kusura bakma.”

“Aşk olsun,” dedi. Göz çukurları nemliydi, bugün de. Su dolu torbada oynayan balıkları görünce gözlerindeki mutsuzluk bir saniyeliğine silindi, renkli bir sevinç uçuştu sanki. “Renkleri de pek güzelmiş, oy şunlara bak.” Kapıyı tamamen açıp dışarı çıktı, bir adım. Apartman boşluğuna kapının arkasına sakladığı boynu ve boynundaki mor kırmızı lekeler de çıktı. Kendimi tutamadım, sesimi de kontrol edemedim; “Emine Abla, yine mi? Bu kaçıncı?” diye bağırmışım.

İşaret parmağını dudağına götürerek «Sus,» dedi,

«Gece taksisindeydi dün, üçte taksiyi diğer şoföre bıraktı. İçeride uyuyor, İsmail.»

Gözlerine baktım, biraz önceki renkli sevinç dalgasından eser kalmamıştı. İri birer damla olup kirpiklerinden taşmak üzereydi. Daha fazla konuşup üzmek istemedim.

“Akşam gel yine, bu yavruları da salarım birazdan akvaryuma, seyrederiz.”

“Çocukları yatırayım, uğrarım. Hem terasta toplanacak çamaşırlar var.” Ya çamaşır yıkar ya cam siler ya merdiven taşı ovar zaten. İlk taşındığım zamanlarda bir gün, terasta çamaşırları astıktan sonra karşısına oturmuş seyrederken görmüştüm. Yorgunluk değil de başka bir hal vardı üzerinde. Neden bu kadar çok temizlik yaptığını sorunca “Unutmak için,” demişti. “Unutmak istediğim çok şey var, ancak temizlik yaparken unutuyorum.” Başka bir şey soramadım. Susmak kolay gelmişti belki. Ya da duyacaklarımdan kaçmak…

Üç tarafı yarısına kadar tuğla, üst kısmı camlarla kapatılmış terasa çıktım. Emine Abla›nın boy boy çocuklarının boy boy giysileri rengârenk dalgalanıyordu yine, çamaşır ipinde. Aysız bir gecede gökyüzünden yeryüzüne inmiş bir gökkuşağı gibi. Durdum ve çok tanıdık bir huzurla seyrettim biraz.

Sonra terasın solundaki kapıdan odaya girdim. Odam uzunlamasına altı adım, derinlemesine dört adım. Kapının sol tarafındaki duvarda yatağımla bir dolap var. Sağ köşeye bir tuvalet, küçük bir lavabo ile içerisinde duvarlara değmeden güçlükle dikilebildiğim bir duş sıkıştırılmış. Banyoya bitişik duvarda küçük bir mutfak tezgâhı. Karşı duvarda ise akvaryumum var, tam kırk litrelik. İki sandalye ve çapraz ayaklı metal masa, terasa bakan pencerenin önünde. Zaten bu pencereden başka bir pencere de yok odada. İsmail Abi terası doğuya değil de batıya koymuş olsaydı yahut da odanın penceresini akvaryumun olduğu duvara açmayı akıl edebilseydi, uzaklarda da olsa akşam kızıllığında yıkanmış Kadıköy sahilini hatta belki şanslıysam karşı kıyıları bile görebilirdim.

Denize bu kadar yakın olup da bu kadar uzağındaymış gibi yaşamak çok tuhaf. Bazı akşamlar eve gelmeden önce Kadıköy’e iniyorum. Bu akşam da sahil boyu yürüdüm, kendi kendimi önce istifa etmem gerektiğine sonra da istifa etmemem gerektiğine dair ikna etmeye çalıştım, uzun uzun. Sonuca varamadım. Osman ancak dönüş yolunda aklıma geldi. Sakladığım sakız kutusundan çıkarıp usulca gönderdim denize. “Güle güle Osman, artık özgürsün.”

Şimdi akvaryumun yanındayım, bu sefer yeni balıklarımı usulca akıttım akvaryuma. Pembeli olanı gönderirken  «Hoş  geldin  evine,  Zehra.”  dedim.

Kuyruğunda turuncu çizgiler olanına da “Hoş geldin evine, Mehtap.” Önce bir şaşırdılar, sonra da kalabalığa karıştılar.

O sırada Emine Abla geldi, çamaşırları toplamış, sepet kucağında. “Gel Emine Abla, bak şimdi aldım, yeni balıkları akvaryuma,” diyerek içeri davet ettim.

Emine Abla her akşam olduğu gibi metal sandalyelerden birine oturdu. “Ne de güzel renkleri var, alışmışlar bile.” Sesi hiç olmadığı kadar genç, hatta çocuksu çıkmıştı. Odanın içerisinde sadece akvaryumun mavi yeşil ışığı vardı, yine de gözlerinde uçuşan renkli dalgayı gördüm.

Bir süredir Emine Abla akşamları geliyor, beraber sessizce oturup akvaryumu seyrediyoruz, bazen on dakika, bazen yarım saat.

Emine Abla bir iç çekişten sonra “İnsanı dinlendiriyor.” dedi.

“Öyledir,” diye mırıldandım.

“İnsan kendini bile unutuyor, bunları seyrederken.” diye ekledi sonra.

Sustum. İkimiz de sustuk. Unutmak istediklerimiz için sustuk. Nefret ettiğim ve fakat buna rağmen bir türlü istifa edemediğim işimi unutmak için sustum. Emine Abla’nın da susarak unutmak istediği başka başka meseleleri vardı. Mavi yeşil ışığın içinde oynayan rengarenk balıkların peşinde kaybolduk, sessizce.