FİLİZ CİVANER/ANKARA’DA SANATIN ALTIN YILLARI

ANKARA’DA SANATIN ALTIN YILLARI

Ankara, bugünkü haliyle 20. Yüzyılın ürünüdür. Türkiye’nin modernliğe yelken açmasının simgesi olmuştur. Hatıralarım, bu şehrin en güzel yıllarına ait, bir masal, ama kaybetmenin hüznü ile acı veriyor. Kaybettiğimiz sadece bir şehir değil, kucağındaki doyulmaz güzellikteki sanat oldu.

Başkentin planlanmasında Almanya, Avusturya ve İsviçre’den gelen mimarlar çalışmışlar. O yıllarda projeleriyle Clemens Holsmeister, Erast Egli, Bruno Taut, Herman Jansen çok önemli katkılarda bulunmuşlar. 1929’da Berlinli şehir plancısı Jansen’den, Atatürk’ün üstün dehası ile talep ettiği ‘Jansen Planı’ ile şehir ikiye ayrılmıştır. Tarihi kale etrafında Eskişehir ve Çankaya-Ulus ile Bahçelievler- Dikimevi + (artı) hattı ile Yenişehir. Bu dönemde Ankara, çok güzel eserlerle donandı. Holzmeister TBMM binasını hayata geçirdi.

Ankara’da yeni bir başşehir oluşturma heyecanı, sanat hayatında da çok önemli ve kaliteli yaklaşımlarla kendini göstermiştir.

Şevki Balmumcu’nun mimarı olduğu Sergi Evi binası,1947-48 yıllarında Paul Bonatz tarafından opera binasına dönüştürüldü. Bu bina, birçok eserin üstün bir kalite ile sergilendiği bir sanat şaheseri olarak ben ve benim gibi Ankara’da yetişen birçok kişinin hatıralarına kazınmıştır.

İlk opera bestecimiz Adnan Saygun’un girişimleri ile 1934’te Verdi’nin La Traviata operası Halkevi sahnesinde icra edildi.

1940 yılında aynı sahnede Mozart. Ruhi, Puccini ve Süleyman Akytan’dan eserler halka sunuldu. 1941-42 yıllarında Devlet Konservatuarı’nda Opera Bölümü açıldı. 1948’de Opera binası sahnesinde ilk eserler oynandı.

Bu arada Devlet Tiyatroları Kuruluş Kanunu çıkmış, Küçük Tiyatro’da ‘Küçük Şehir’ oyunu ile Ankara halkı tiyatro ile tanışmıştı. Aslında Evkaf Apartmanı’nda ilk sahnesini açan Küçük Tiyatro için adından çok daha büyük tiyatro denir. Devlet, yeterli ödenek sağlayamadığı için Büyük Tiyatro binası bir türlü bitmiyordu. Sonunda bu binanın bitmesini takiben, Oda Tiyatrosu, Altındağ Tiyatrosu, Yeni Sahne açılarak Ankara için altın sanat yılları başlayacaktı.

Özel tiyatroların en önemlisi olan Ankara Sanat Tiyatrosu da Asaf Çiviltepe tarafından Ihlamur Sokak’ta kurularak 1972 yılında kapatılıncaya kadar çalıştı. Ancak 1974 ‘te yeniden açıldı.

Atatürk’ün öngörüsü ile Osmanlı döneminden iki yüz sene sonra, Riyaseti Cumhur Filarmoni Orkestrası ilk adıyla, CSO kuruldu. (1924) Yurt dışından Alman besteciler getirtildi ve ünlü yabancı şeflerle çalışıldı. İlk konserler Türk Ocağı’nda verilirken, 1962’de Mimar Ertuğrul Uzakdemir tarafından konser salonuna dönüştürülen eski sergi binasına taşınıldı. Bu bina, gri, kırmızı, fildişi renkli travertenlerle Ankara Opera binasına benzer. Şimdi, yeni ve modern binasına taşınmıştır.

   Başkent’in kuruluşu ile birlikte, mimari yaklaşımlarla paralel planlanan sanat zenginliğinin tarihçesini özetlemeye çalıştığım giriş kısmını, Ankara’da, bürokrat bir ailenin çocuğu olarak 70’li yıllarda yaşamış olduğum hatıralarımı daha anlamlı hale getirmek ve hatta kendimi de aydınlatmak için paylaştım. Atatürk gibi üstün görüşleri olan bir liderin halkı ile kurduğu Cumhuriyetin ilk heyecanı henüz dinmemişti. Yine de şehir, hoyratça tahrip ediliyordu. Jasen’in şehir planlamasına ihanet edilmesi –her yıkılan ve her yapılan yeni bina ile- çocuk kalbimi acıtıyordu. Ailece ziyarete geldiğimiz yıllardan daha farklıydı Ankara. Kızılay binası yıkılmış, Kızılay Meydanı isim olarak anlamını yitirmişti. Yerine yapılacak yeni binanın, uzun yıllar süren inşaatı bir çirkinlik abidesi olarak, kapkara asıldı kaldı havada.

Ama sanat hayatı, çok iyi yetişmiş üstün sanatçılarla; bilinçli, görgülü, sanata değer veren seyirci profili ile son derece hareketli ve heyecan vericiydi. Çoğunluğu memur ya da orta sınıftan oluşan insanlar, geceleri tiyatro, opera salonlarını dolduruyorlardı. CSO her hafta cuma akşamları ve cumartesi sabahları çok güzel eserleri ünlü solistlerle seslendiriyor, mucizeler yaratıyorlardı adeta. Zaman zaman yurt dışından ünlü solistler için çalan bu mütevazı orkestrada kemanlar, yaylı sazlar içimize doluyor, piyanodaki parmaklar kontrolden çıkıyor, orkestra devleşiyor, kendimizden geçiyorduk. Ve birden son nota bizleri kendi dünyamıza yollarken gözlerimizde hayaller silinemeden evin yoluna isteksizce tutardık. Tiyatro ve konser salonlarının önünde geç saatlerde seyircileri her semte götürecek belediye otobüsleri beklerdi.

Ben, Ergin Orbey ve Cüneyt Gökçer’in Tiyatro Genel Müdürü oldukları yılları çok net hatırlıyorum. Cüneyt Gökçer, hep aynı oyunları sahneye koyduğu için çok eleştirildi. Öyleydi de. Özel tiyatrolarda toplumsal sorunlara yönelik eserler sahneye konuluyordu. Ancak Ergin Orbey döneminde, Arture Usti, Brecht oyunları sahnelenebildi. Ama yine de Cüneyt Gökçer’in oynadığı Damdaki Kemancı oyununu unutamam.

Özel tiyatrolarda harika sanatçılardan harika oyunlar seyrettim. AST’de Genco Erkal’ın oynadığı eserler ve özellikle Bir Delinin Hatıra Defteri’ni, Rosenberg’ler Ölmez, Asiye Nasıl Kurtulur, Sakıncalı Piyade ve daha niceleri…

Devlet Opera Balesi, opera ve balede şaheserler yaratıyordu. Konservatuar eğitimi başlangıçta yabancı hocalarla yapıldı. 1957’de ilk mezunlar verildi. Ninette de Vlois, Beatrice Fenmen, Dame de Volais Wolly Lake ve diğer İngiliz hocalar tarafından yetiştirilen dansçılar 1970’li yılları Ankara’da balenin altın yıllarına dönüştürdü.

Opera binasının fuayesinde gördüğüm tuvaletli, omuzlarında etolleri, saçları topuzlu kadın ve smokinli erkek seyircileri hiç unutmadım. Havada uçuk bir parfüm kokusu olurdu. En şık kıyafetlerimizi, tiyatroya ve özellikle operaya baleye giderken giyerdik.

Konservatuar çok iyi bale sanatçıları yetiştirmişti. Özellikle ilk mezunlar, çok sıkı bir İngiliz ve Rus disiplini ile şekillenip bale sanatına tutkuyla bağlanmışlardı. Hem bir kısmı ile tanıştım hem de sahnede hepsine hayran kaldım.  Kuğu Gölü, Fındıkkıran. Giselle gibi bale eserlerini olağanüstü bir başarı ile oynadılar. (Kuğu Gölü ilk defa 1965’te oynanmıştır)

Sonradan 80’li yıllarda İstanbul’da seyrettiğim bu eserler hiç tat vermedi. Hep 1967 sezonundan itibaren sahne alan ve yirmi üç ülkede Türk balesini dünyaya tanıtan Meriç Sümen’in eşsiz bir zarafetle süzülmesini özledim.

Ankara’nın bu zengin sanat hayatı edebiyatı da besliyordu elbette. Bu günlerde kendilerinden ilham alınan birçok yazar ve şair Kızılay’daki Sanat Sevenler Derneği’nde buluşurlardı. Atilla İlhan, Ataol Behramoğlu, Sevgi Soysal, Abdullah Nefes aklıma ilk gelen isimlerden. Tunalı Hilmi caddesinde her gün tur atan Atilla İlhan’ı defalarca görmüştüm. Bu şehrin en güzel tarafı, edebiyatçıları, sahne sanatçıları ve akademisyenleri hep bir arada fikir tartışmaları yaparken görebilmek şansıydı. Zira Ankara küçüktü, dağınık değildi, kalabalık değildi. Karanfil Sokak’tan geçerken anason kokusuna karışmış sohbetleri dinlerdiniz, Mülkiyeliler Kulübü’nden dışarı taşan… Bizler, üniversite öğrencileri, giyim kuşam derdinde değil, kitap okuyarak değer kazanma derdindeydik. Sakarya caddesindeki eski kitap satan ücra dükkânları keşfedip Millî Eğitim ya da Varlık Yayınları’nın peşine düşerdim, İstanbul’un sahaflarına özenerek… Hayatımız; tiyatrolara, CSO konserlerine koşarak, Sanat Sevenler Derneği’nde okuduğumuz kitapları tartışıp yazdıklarımızı okuyarak ve daima düşünüp üreterek geçerdi. Atatürk’ün başkenti, elit ve özeldi.

Dünya değişiyor. Elveda güzel Ankara‘nın güzel günlerine… Yine de insanlık yaşadığı sürece sanat ölmez. Ama ben, Ankara’nın o altın yıllarının bir kısmını yaşadığım için çok şanslıyım.