DİĞER HAYVANLAR
Rüzgârın önünde bir karga süzülüyor. Gagasında taşıdığı cevizi, kaldırım taşlarına bırakıp gökyüzüne çekiliyor. Birazdan tekrar inecek, kırılan kabuğun içinden beslenirken çevresine tedirgin gözlerle bakacak. Bir karga, insanın icat ettiği kaldırımları kendi yöntemleriyle kullanmayı öğreniyor. İnsan ise, o kaldırımları inşa ederken doğaya meydan okuduğunu sanıyor.
Bir dağın yamacında, bir çakal ay ışığını dinliyor. Şehirde, bir sokak kedisi bir çöp kutusunun başında bekliyor. Ormanda bir kurt, sürüsünden kopmamak için koku izlerini takip ediyor. Ve tüm bunlar olurken, bir insan, penceresinden dışarı bakıp gökyüzüne yükselen martıları izliyor. Ama martıları gerçekten görüyor mu? Yoksa onları sadece bir hareket, bir fon, bir görüntü olarak mı kabul ediyor?
İnsan, hayvanlarla yan yana yaşamaktan doğdu. Onların izlerini sürdü, onların şarkılarını dinledi, onları anlamaya çalıştı. Ama sonra onları “diğer” ilan etti. Sanki kendisi bambaşka bir varlıkmış gibi, sanki onları yalnızca izlemeye hakkı varmış gibi. Oysa asıl soru şuydu: Bir gün, hayvanlar insana dair hikâyeler anlatmaya başlarsa ne olurdu?
İnsan, kendini anlatırken yalnız kalmakta ısrar etti. Dünyanın merkezine oturdu, mitlerinde, destanlarında ve felsefesinde kendini yüceltti. Oysa başından beri yalnız değildi. İlk korkularını hayvanlarla öğrendi, ilk dostluklarını onlarla kurdu, hatta hayatta kalmayı bile onların izini sürerek başardı. Ama zamanla onlara “diğer” dedi. “Diğer hayvanlar” ifadesi, insanın kendini doğadan ayırma çabasının en eski kalıntılarından biri.
Mitolojide hayvanlar insanın gölgesi gibiydi. Prometheus’un ateşi çalması, her gün bir kartalın onun ciğerini yemesiyle ödenirdi. Şamanlar hayvan kılığına bürünerek ruhlar âlemine geçerdi. Eski Türk efsanelerinde boz kurt, bir kavmi yıkımdan kurtarırken, Mısır’da Anubis çakal başlı bir tanrı olarak ölümün kapılarını aralardı. İnsan, hayvanların dilini biliyordu; onların bakışlarından, hareketlerinden anlam çıkarıyordu. Ama bir noktada bu bağı unuttu.
Edebiyat da bu unutuluşu kayıt altına aldı. Franz Kafka’nın “Dönüşüm”ü belki de en sert çarpışmalardan biriydi. Gregor Samsa bir sabah kendini bir böceğe dönüşmüş olarak bulduğunda, ailesinin ona olan sevgisi birden yok olmuştu. İnsan, hayvana dönüştüğünde onun için artık hiçbir şey ifade etmiyordu. Burada asıl soru şuydu: Hayvana dönüşen Gregor mu, yoksa onu dışlayan ailesi mi daha az insandı?
George Orwell’in “Hayvan Çiftliği” insan doğasını hayvanlar üzerinden anlattı. İnsanlar gibi düşünüp devrim yapan hayvanlar, zamanla yine insanlar gibi yozlaşıyordu. Burada hayvan, insana dönüşmenin sınırında bir metafor olarak duruyordu: Güç, yalnızca insanın değil, her canlının doğasını bozabilirdi.
Ama hayvanlar her zaman bir metafor değildi. Yaşar Kemal’in eserlerinde hayvanlar, anlatının ruhunu taşıyan karakterlerdi. “İnce Memed”, özgürlüğü bir şahinin süzülüşüyle özdeşleştirdi. Memed, zalimlere karşı savaşırken bir hayvan gibi iz sürüyor, rüzgârın içinde bir yırtıcı kuş gibi kayboluyordu. Aynı şekilde, Jack London’ın “Beyaz Diş” ve “Vahşetin Çağrısı”, insanın doğaya karşı verdiği mücadeleyi hayvanlar üzerinden anlattı. İnsan hayvanı evcilleştirirken aslında kendini de şekillendiriyordu.
Ama belki de en saf anlatımı Antoine de Saint-Exupéry’nin “Küçük Prens”inde buluruz. Küçük Prens’in karşısına çıkan tilki, ona dostluğu ve bağlılığı öğretti. “Evcilleştirmek” burada hayvanı insana itaat ettirmek değil, ona bağ kurmayı öğrenmekti. Tıpkı eski çağlardaki gibi, insanın hayvana ihtiyacı vardı; ama sadece yiyecek ya da güç olarak değil, anlam olarak da.
Felsefede ise sorular giderek keskinleşti. Jacques Derrida, bir gün bir kedinin kendisine baktığını anlatırken, bu bakışın insana dair ne söylediğini sorguladı. Acaba hayvanlar da insanları inceliyor muydu? Biz onların bilinçlerini merak ederken, onlar bizim dünyamıza nasıl bakıyordu?
Bugün hâlâ, bir kurt sürüsü ormanda bir ritüel gerçekleştiriyor, karıncalar birbirleriyle haberleşiyor, fillerin ayaklarının altındaki toprağı titreten sesler, kilometrelerce uzaktaki diğer fillere ulaşıyor. Ama insan, hayvanları duymuyor. Şehirlerin gürültüsü, onların dilini unutturmuş olabilir mi?
Belki de hâlâ bir ihtimal var: Bir sabah, bir serçenin kanat çırpışını fark eden biri, gece sessizlikte bir tilkinin ayak seslerini işiten biri, bir gün bir kaplanın bakışında kendi unuttuğu bir gerçeği hatırlayabilir. Belki o zaman, “diğer hayvanlar” dediğimiz varlıkların aslında hiç de “diğer” olmadığını anlayabiliriz. Çünkü belki de asıl sorun, insanın hayvanlardan üstün olup olmadığı değil, en unutkan canlı olup olmadığıdır.
Bir sokak arasında, bir kedi geceyi dinliyor. Şehir ışıkları altında, bir baykuş sessizce süzülüyor. Bir ormanda, bir kurt iz sürerken toprağın kokusunu içine çekiyor. Ve bir insan, tüm bunları görmeden, onları sadece birer gölge, birer ayrıntı, birer “diğer” olarak kabul ederek yürüyüp gidiyor.
Ama belki bir gün, insan bir serçenin kanat çırpışını duyacak. Bir sabah, bir tilkinin gözlerinde kendi unutulmuş yanını fark edecek. Bir gün, karganın kaldırım taşına bıraktığı cevizi kırıp içini açan sadece kendisi olmayacak. İşte o zaman, insan hayvanları görmeyi değil, onlarla birlikte yaşamayı hatırlayacak. Ve belki de en önemlisi, artık onlara “diğer” demeyi bırakacak.

