NECİP FAZIL VE İNTİHALLERİ
‘İntihal mi, alıntı mı, çalıntı mı sorusu’ yazarlar ve yazın dünyasında pek çok kere söz konusu olmuştur. Bu konu edebiyat eserleri için süregelen bir tartışmadır ve yumurta mı tavuktan, tavuk mu yumurtadan çıkmış paradoksuna dönüşür. Ancak gerçek yazarların kelime ve anlatımları özgün olduğu için bu tartışma uzamaz, çünkü özgünlük bir ıslak imza gibidir. Özgün ve güçlü edebi eserler bir koku yayarlar ve okuyan herkes onu kaleminin kokusundan tanır.
Aslında dünyada söylenmemiş söz kalmamış, diye bir sav vardır. Bir araştırmaya göre dünyada edebiyat alanında yirmi beş ana başlık tespit edilmiş ve bu konular hakkında da yazılar, şiirler, incelemeler, denemeler, öyküler, romanlar yazılmıştır. Başka yazılacak bir konu ve söylenecek söz de kalmamıştır. Böyle düşünüldüğü zaman kısır bir döngünün içine girilir. O halde neden yazalım ki, madem her konu yazılmış, her söz söylenmişse bizim yazacağımız her konu bir başkası tarafından yazılmışsa yazmaya gerek yoktur.
Durum bu kadar karışık ve çeşitliyken edebiyatta tartışmalar bitmez. Başka bir kolaycılık vardır ki, şimdiye kadar çok yapılmıştır. Daha önce yazılmış veya kimsenin farkında olmadığı bir edebi eseri hele de bu farklı dildeyse ve çoğu kimsenin fark edemeyeceği bir durumsa, onun aynısını alıp isim değiştirerek yayımlamak, onunla edebiyat dünyasında isim yapmak zor değildir.
Yıllar evvelinde bendeniz, Necip Fazıl Kısakürek‘in “Kaldırımlar” şiirini on iki yaşımda ezber etmiştim ve zevkle okurdum, ta ki bir edebiyat tahlilinde bu şiirin bir alıntı olduğu hususunu duyuncaya kadar. Üzüntüyle karışık şaşkınlık, kızgınlık yaşamıştım. ‘Üstat’ olarak anılan Necip Fazıl Kısakürek bu şiirini 1942 yılında Paris’ten döndükten sonra yazdığını söyler. Güzel şiirdir; yalnızlık, korku, ürperti dolu dizeleri vardır ve birçok kişide olduğu gibi bende de hayranlık uyandırmıştı. Mine Urgan’ın, “Bir Dinazor’un Anıları” kitabında bu şiirin aslında birçok Türk şairin hayran olduğu Fransız şair Baudelaire’in şiirinden alıntı olduğunu ve hatta bu şiirin 7. kıtasının tamamen intihal olduğunu okuyana kadar “Kaldırımlar” şiiri aklımda muhteşem bir şiir olarak kaldı. Fransızca bilmiyordum ama Baudelaire şiirlerinin çevirilerinin peşine düştüm. Gördüm ki, bu Türk şairin dizelerinde buram buram bu Fransız şairin kokusu var. Duraklar, nefes alışlar, kısa cümlecikler bile aynı.
Bu beni çok etkiledi ve bu sefer Üstad’ın(!) diğer edebi eserlerinin peşine düştüm. Bir kere kandıran yine kandırabilirdi. Romanları basit anlatımlı, zayıf kurgulu, hikâyeleri özgün olmayan romanlardı. Senaryolarının ise Türk filmlerindeki fakir oğlan, zengin kız anlayışı dışında olmadığını gördüm ama bir tiyatro eseriyle tesadüfen karşı karşıya gelince aradığımı bulduğumu anladım.
Bir kış akşamı bir prömiyere davet edildim. Beni davet eden arkadaş bilet bulmakta zorlandığını söyledi, sağlam bir protokol izleyecek diye de not düştü. Ben heyecanlıyım, edebi eserlerinin peşine düştüğüm, bendeki kredisi düşmüş olan bir yazarın tiyatrosunu izleyecektim. Yazar hakkında olumsuz düşüncemde yanılmayı gerçekten çok istiyordum ve dur bakalım ne olacak, diye düşünürken perde ağır ağır açıldı.
Sahne; banka ve paralar, muhteris bir müdür ve birçok tiratla devam etmektedir. Konu bana öyle aşina ki, yabancılık çekmiyorum: Şeytan var, onun aldatmaya çalıştığı bir adam, iç sesler, şeytan ve adam arasında bir mücadele, ruhsal çöküntüler, melekler, ruh, derviş, cadı, öğrenci, asistan, güzel bir kız (…) her şey çok tanıdık. Zihnimin bir köşesinde aniden bir ışık yandı! Aman Tanrım, dedim. Ben bu tiratları, bu sözleri, bu felsefeyi hatırlıyorum.
Birkaç saniye içinde zihin arşivimden bir eser çıkageldi. Bu eser; Goethe‘nin Faust‘u. Büyülü güçler elde etmek ve bilinmeyenleri öğrenmek için ruhunu Mephistopheles adındaki şeytana satan gezgin hokkabazın öyküsünden başkası değildi.
Goethe, Faust eserini 1480–1538 yılında bitirebilmişti, yani kısaca bir ömür vermiş. Alman edebiyatının övüncü bir başyapıttı. Tiyatro eserini seyrettiğim yazar Necip Fazıl’dı ve tiyatro eserinin ismi ise Para’ydı. Paris’te bohem hayatı sürüp beş parasız yurduna dönmüş, çeşitli işlerde çalıştıktan sonra edebiyatta eserler vermeye başlamıştı Necip Fazıl. Önce şiirler yazmış, nasıl olsa kimse Fransızca bilmiyor diyerek Fransız şairlerin şiirlerini Türkçeye adapte ederek işe başlamıştı. Bu konuda fazla kafa yormamış; şiirleri, edebi metinleri ters yüz etmiş ve Türk diline kendi eserleri gibi sunmuş. ‘Para’ ismini verdiği bu tiyatro eserini sahneleme aşamasında birçok yazar ve eleştirmenle mahkemelik olmuş. Yani Fransız dilini ve edebiyatını bilenler durumu fark etmişler, bir tartışmanın ötesinde davalık olunmuş. Çalıntı denmesinin yanlış, intihal kelimesi daha uygun diye bir tartışma başlamış. Yıl 1942, mahkemeler ve basın bu konularla meşgul edilmiş ama yapanın, yazanın yanına kâr kalmış eser hala gündemde.
Ben bu tarihleri bilmediğim ve basında çıkan haberlere daha sonra araştırmalar sonucunda rastladığım için bu tiyatroyu daha sahnedeyken Goethe’nin Faust’u diye etrafımdakilere anlatmaya çalıştım. Faust’u bir kere okuyan bunu çok rahatlıkla anlar, buram buram Alman yazarın kaleminin özgün kokusu var, onu hissediyorsunuz ve o kokuyu silememiş. Ama ne yazık ki salonda bürokratlar, milletvekilleri, belediye başkanları ve kültürlü seyirciler olmasına rağmen hiçbiri bunun farkına varmamış, benim sözüm havada kalmış, alkışlarla tiyatro bitmişti.
Faust güçlü bir eser, dönemin Alman edebiyatının övüncü bir başyapıt. Felsefesini ise ruh bilimciler bile yorumlamakta aciz kalmış. Adı Yumruk! Ahlak yumruğu, yazar yumruğu, felsefe yumruğu, Alman edebiyatının yumruğu…
Onun muadili olan “Para” ise güçsüz bir ses düzeni, topluma ayna tutmak isterken bocalayan, ruh derinliği katayım derken kalıplaşmış slogan cümlelerinin dışına çıkamayan, ruh tahlilleri arasında boğulmuş, tatsız tuzsuz bir eser.
Para; basit, sığ bir felsefeyle başarısız bir ruh tahlili yapmaya çalışırken Faust bir yumruk gibi felsefeyle insanın beynini yerinden çıkartıyordu. İşte fark bu kadar net ve basitti. İntihal de bile başarısız olan ve yıllarca Türk okuruna kendi özgün çalışmasıymış gibi sunduğu eserlerinde ruhunu şeytana satarcasına sırf para kazanmak uğruna edebi yolsuzluk yapmak, gerçek okurları derinden yaralamıştır.
Bu edebi bir yolsuzluk, edebi dolandırıcılıktır. Necip Fazıl, bohem hayatın dibini yaşamış ama ele alınacak bir eser ortaya koyamamıştır. Din, siyaset, milliyetçilik gibi hamasi nutuklarla gününü kurtarma telaşından başka bir şey yapmamıştır.
Vasiyetinde birçok istekleri olan Üstat’tan (!) isterdim ki, bu konu hakkında da helallik dileseydin bizden. Bizi kandırdın Üstat! Şimdi, ezcümle daha ne kadar edebiyatçı üstatlar tarafından kandırıldık acaba, bunu araştırmaya geldi sıra. Haydi bakalım kolay gelsin bize!

