YEDİ BÖLGE, DÖRT İKLİM ANADOLU KOKULU KADINLAR
“Ve kadınlar, bizim kadınlarımız: Korkunç ve mübarek elleri, ince küçük çeneleri, kocaman gözleriyle anamız, avradımız, yârimiz ve sanki hiç yaşanmamış gibi ölen…
Ve soframızdaki yeri öküzümüzden sonra gelen ve dağlara kaçırıp uğrunda hapis yattığımız ve ekinde, tütünde, odunda ve pazardaki ve kara sabana koşulan ve ağıllardaışıltısında yere saplı bıçaklarınoynak, ağır kalçaları ve zilleriyle bizim olan
kadınlar, bizim kadınlarımız…”
Bu dizeler, Nazım Hikmet’inAnadolu kadınının yüzyıllara sığan hikâyesine bir davettir. Anadolu kadınına yalnızca cinsiyet üzerinden bakmak, bir nehri sadece kıyısından izlemek gibidir. Onun ruhunu anlamak için hem zamanla hem toprakla kurduğu ilişkiyi görmek gerekir. Anadolu’da kadın yalnızca yaşayan değil, yaşatan, üreten, dönüştüren bir varlıktır. Anadolu’da kadın, yalnızca birey değildir; tarihin taşıyıcısı, kültürün koruyucusu, hayatın hem yükü hem omurgasıdır. Onun hikâyesi, toprağın hikâyesiyle birlikte yazılır.
Kadının zamanla, mevsimle, coğrafyayla kurduğu ilişki, sadece biyolojik değil, toplumsal bir yazgıyı da temsil eder. Dört mevsimi, yedi bölgeyi içinde taşıyan Anadolu kadını; bazen bahar gibi umutludur, bazen kış gibi suskun ama her haliyle üretken, diri ve canlıdır.
Baharda toprak uyanırken, kadın da uyanır. Tohum ekerken sadece buğdayı değil, umudu da toprağa bırakır. Anadolu’da kadın, sadece tarlada değil, yaşamda da tohum eker. Genç kızlara okuma sevdasını, oğluna vicdanı, komşusuna dayanışmayı öğretir. Tohum gibi sessizdir ama kök saldığında kimse onu yerinden oynatamaz. Van’da keçi güden, Ardahan’da çobanlık yapan kadınlar… Tarlada doğurup kundakta çocuğuyla çapa yapan tarla emekçileri… Bahar onların içindeki direnci harekete geçirir.
Yaz, emek demektir. Anadolu kadını içinse ter, yorgunluk değil üretimin şerefidir. Karadeniz’de sabahın ilk ışıklarında çay bahçesine giren, sırtında sepetle akşama dek eğilen kadın; Akdeniz’de serada fideleri tek tek diken, sıcakta kurumadan toplaması gereken narenciyeyi seçen kadın… Yaz, onların sahnesidir. Güneydoğu’da sıcaklık 45 dereceye çıktığında bile kadın, toprağın başındadır ama aynı kadın geceleri evde nakış işleyen, kilim dokuyan, kocasına dişilik,evlatlarına analık sunandır.
İzmir Tire’de semer yapan, Gaziantep’te bakır işleyen, Erzurum’da oltu taşı oyan kadın… Bu kadınlar yalnızca hayatlarını değil, kültürü de üretirler. Yaz, Anadolu’da kadının “hem ana, hem baba” olma mevsimidir. Eşi çalışmak için göç etmişse, aileyi ayakta tutan da odur.
Sonbahar yalnızca yaprak dökümü değildir; emeklerin karşılığının alındığı, yapılanların muhasebesinin yapıldığı dönemdir. Anadolu kadını için bu, sadece fiziksel bir hasat değil, hayatla ilgili bir iç hesaplaşmadır.
Ayvalık’ta zeytin silkeler, Manisa’da üzüm bağında çalışır, Tokat’ta ceviz toplar, Isparta’da gül hasat ederler. Her biri farklı kokar; ama hepsinin ortak yanı, sabır ve sebatla yürütülen bir üretimdir. Sonbaharda kadın, hem bedenen yorulmuştur hem de ruhen yük taşır. Bu dönem, çeyiz sandığını açtığı, geçmişle hesaplaştığı, kendine yeniden baktığı bir eşiktir.
Sonbaharındayken kadın bitmez, olgunluğundan yeniden doğar. Kimi mesleğini değiştirir, kimileri de yıllardır sessizce kabullendiği hayatını… Bazıları torun büyütmeye başlamışken, bazıları üniversiteye başlar. Anadolu’da elli yaşında ehliyet alıp taksi şoförü olan da vardır, altmış yaşında kooperatif kuran da…
Kışa hazırlık başlar… Salça yapar, tarhana hazırlar, kurutmalıklar ipe dizilir, Kış için tandır ekmeği hazırlanır, Karadeniz’de mısır unu stoklanır… Yazın birikenler kışın zorluklarına karşın hazırdır artık.
Kış, dışarıdan durgun görünür; ama içeride hummalı bir hazırlık vardır. Anadolu kadını, soba başında otururken boş durmaz: Hırka patik örer, nakış işler… Kış, aynı zamanda belki de en çok “anlatan” kadının mevsimidir. Masallar burada başlar, hikâyeler soba etrafında döner. Kadın, sözün taşıyıcısı olur; ama bu dönemde aynı zamanda içsel bir güç devrededir. Kadın, suskun görünür; ama dirençlidir. Gözleri uzaklara dalar, geçmişi düşünür, geleceği planlar. Kaygılıdır çoğu zaman…
Kimi kadın bu mevsimde yazmaya başlar, kimi dikiş makinesiyle ev geçindirir. Yetmiş yaşında bağlama çalmayı öğrenen, görmediğimiz bilmediğimiz emeklilikte kitap yazan, resim yapan kadınlarla doludur Anadolu.
Elleri toprak kokan analar… Sabah ezanıyla kalkıp tandır yakar, besler, yıkar, üretir; atasına, geleneklerine hürmet edip uyumlanma çabasındadır. Kimi kadın harf bilmez; ama çocuklarına kitap alır.
Kimi kadın yazamaz; ama evladının kompozisyonunu ezberden okur. Cemal Süreya’nın annesi gibi efsaneler anlatarak, masallar yaratarak büyütür evladını. Cehaletle savaş, kadın için sadece eğitim değil, bir onur meselesidir. Yozlaşmaya, öğretilmiş suskunluğa ve bastırılmaya karşı verilen sessiz bir mücadeledir bu. Kadın bazen bir okulun bahçesinde, bazen bir halk eğitim merkezinde, bazen bir çeyiz sandığında başlatır devrimini.
O kadınlar, kendi yaşamadıkları hayatı çocuklarına yaşatmak için direnç gösterir. “Ben okuyamadım, o okusun,” diyerek kızlarını okullara gönderirler. Bugün kadın kimliğiyle var olmayı başaran birçok başarılı insanın arkasında o toprak kokulu analar vardır. Anadolu’da anne eli, hep “gelecek” için uzanır: evlatları için cehaleti hedef alan mücadeleleri vardır. Başarabilenler yaşama güçlü bir iz bırakıp gittiler, göçtüler. Kimileri de direnişlerinde yalnız kalıp pes ettiler. Kurbanlığı kader bilip susmayı, yaşamadan ölmeyi seçtiler.
Bu coğrafyada kadının hayatı dört mevsim gibi döner. Baharda umut eker, yazın alın teriyle büyütür, sonbaharda hasat eder, kışın hem bekler, hem hazırlar. Bu döngü yalnızca doğanın değil, kadının da ritmidir.
Türkiye’nin yedi bölgesi, kadınların iç dünyasında yedi ayrı renk taşır. İç Anadolu’nun sessizliğinde sabır; Doğu’daki ketumlukta direnç; Karadeniz’in dalga seslerinde umudu; Ege’nin dinginliğinde bilgeyi; Akdeniz’in sıcaklığında neşeyi; Marmara’nın geçişlerinde değişkenlikleri; Güneydoğu’nun anılarla yüklü hafızasında, hafızayı yaşatır Anadolu kadını.
Baharda tohum eken eller, yazın çay toplar. Sonbaharda üzüm silkeler, kışın erişte keser. Zeytini, pamuğu kutsallaştırır. Narenciye renklerine karışır tenlerinin rengi. Yeşilin içinde yeniden yeşerir Anadolu kadını. Dahası, çömlek yapar, kilim dokur, traktör sürer kadın. Yaşamına ortak ettiklerini bakmak, beslemek için ne gerekirse yapar, her türlü zorluğa katlanır, kadın. İki kimlikle yaşar bazen: Hem anne, hem babadır… Bir yandan evin sorumluluğunu taşır, öte yandan kültürel emeği üretir, nesilden nesile aktarır: El sanatıyla, zanaatla, yaratıcı direnişle yaşatır.
Hayat, Anadolu kadınına yalnızca sevgi değil, dünyanın kirli nimetlerini de verir. Hayatın adaletsizliğine direnemediği için, elini kana bulayanlar olur. Kimisi çocuk yaşta evlendirilir, kimisi töre uğruna kurban edilir bizim topraklarda. Anadolu kadını bazen kurbandır: susar, çekinir, katlanır ama bazen yargıçtaolur. Hesap sorar, karar verir. Toprağını korur, kirli güçlerin karşısına cesurca dikiliverir…
Adaletsizlikte vicdanlara seslenen, ses olur. Hayatın çelişkili rollerine sürüklenir; istemediği halde suçun kıyısına yaklaşır. Kimi zaman suçlayan, mağdurun sesi olur.Kimi zaman adaletini kendisi yaratır kadın…
Türkülere söz olur Anadolu kadınları… Kimi zaman gözyaşını taşır, kimi zaman aşkını… Kimi zaman ağıt, kimi zaman isyandır Anadolu kadınları… “Bala bala Zeynep’im… Oy Asiye Asiye… Zahide’m kurbanım olam ben sana, bir tebessüm yeter gönül alana… Elif dedim be dedim, Yar Ben Sana Ne Dedim… Sarı saçlarını deli gönlüme bağlamışım çözülmüyor Mihriban…” dedi, Anadolu ozanları.
Anadolu’dan fışkırdı güçlü toprakların kızları, dünyaya saçıldı akıl tohumları… Canan Dağdeviren, Dilhan Eryurt, Hatice Altug, Duygu Sağ ve Zehra Sayers…
Anadolu’da yetişen bir Türk genci olarak başladım hayata… Bugün ne öğrendiysem neyi deneyimlediysem o toprakların güçlü kökleri sayesinde bugünkü halime dönüştüm… Toprağı yoğurdukları gibi, kaderlerini de yoğuran o kadınlar sayesinde toplum yükselir inancım tam…Yeterki adaletsizliklere ve cehalete karşı direnmeyi yaşam amacı edinsinler…
Kimi zaman bir türküde, kimi zaman bir şiirde, kimi zaman ise bir bilimsel başarıda yankılanır ayak izleri; çünkü Anadolu kadını, yalnızca geçmişin değil, geleceğin de öznesidir. Onların bitmeyen güçlü bir hikâyesi vardır. Biz yazdıkça, söyledikçe, aktardıkça yedi bölge, dört iklim boyunca, milyonlarca kalpte yaşamaya devam edecekler.

