‘ORADA DEĞİLDİM’ ÜZERİNE/Yavuz Keleş

‘ORADA DEĞİLDİM’ ÜZERİNE

‘Orada Değildim’ görünürde askerlikle, iş hayatıyla veya yetişkin bir adamın yaşamındaki iniş çıkışlarla ilgili bir roman gibi dursa da aslında bütün bunların çok ötesinde bir metin. Bu roman, insanın içindeki loş odaya doğru açılan kapıdır. Kimsenin girmeye yanaşmadığı, hatta çoğu zaman insanın kendi bile bakmaktan çekindiği o iç odaya…

Fatih Turanlı bu romanda ne büyük sahnelere yaslanır ne de duygusal patlamalara. Aksine, sanki bir karanlık suyun yüzeyine bakıyormuşsun gibi hissettirir: Yüzey sakindir ama suyun altındaki kıpırtılar gölge gölge görünür. Bu nedenle romanın asıl gücü olaylarda değil, olayların etrafındaki sessizlikte saklıdır. Okur, hiçbir açık kapı bulamaz; her şey ima edilir, sündürülmeden, bağırılmadan, süslenmeden. Bu da romanı son derece çekici bir bilinmezlik hâline getirir.

Yazarın en büyük başarısı, sadelikle yarattığı derin gerilimdir. Betimlemeleri uzun değildir ama okurun zihninde ağır bir ağırlık bırakır. Karakterlerin yüz ifadeleri, yürüyüşleri, sessizlikleri; bir binanın içindeki uğultu, bir avludaki soğukluk, bir masanın üzerinde bekleyen kâğıdın telaşı… Her şey ‘bir şey olacak’ hissi taşır ama hiçbir şey söylenmez. O söylememe sanatı romanın imzasıdır.

Roman boyunca hissedilen en belirgin duygu, bir türlü adını koyamadığın bir huzursuzluk. Nail karakteri ne çok güçlüdür ne çok zayıf ne haklıdır ne haksız ne kahramandır ne de kurban. O yüzden tanıdık gelir. Bir arkadaşın, bir abin, bir komşun, bir iş arkadaşın olabilir. Belki de bizzat okurun kendi içinden bir sızıdır. Nail’in iç dünyasında oluşan gerilimler öyle büyük patlamalara yol açmaz; sessizce birikir, derinden ilerler. Yazarın seçtiği ritim bu yüzden çok etkileyici: hiçbir şey bağırmaz ama her şey konuşur.

Romanın sayfaları ilerledikçe, dünyayı bir anda değiştirecek dramatik olaylardan çok, insanın kendini dönüştüren küçük kırıklar dikkat çeker. Turanlı, özellikle bu kırıkları olağanlaştırarak gösterir: bir bakış, bir nefes, bir bekleyiş, bir endişe, bir tereddüt… Bunlar romanı oluşturan asıl yapı taşlarıdır. Okur, büyük çatışmaları değil, çatışmanın içte yarattığı gölgeleri izler. Bu yüzden roman, büyük seslerle değil, küçük sarsıntılarla ilerler.

Bir başka dikkat çekici nokta, romanın ‘eril’ bir dünyayı anlatmasına rağmen ‘erkekliği’ asla çığırtkan biçimde ele almaması. Yazar, güç ilişkilerinin insan üzerindeki etkisini teşhir etmez; bunun yerine, gücün insanın içinden neleri alıp götürdüğünü sezdirir. Ne sistem eleştirisi doğrudan yapılır ne de politik bir cümle kurulur, ama atmosferden sızan ince karanlık okura her şeyi açık etmeden duyurur. Bu gölgesel yaklaşım, romanı modern Türk edebiyatında bir adım öne çıkarır.

Metnin asıl büyüsü, okuru sürekli “bir şey var ama tam göremiyorum” duygusunda tutmasıdır. Bu roman, cevabı hemen vermeyen, okurunu kolay kolay tatmin etmeyen, anlamı bir anda ele vermek yerine yavaş yavaş damarlarına sızdıran bir yapıya sahip. Hatta son sayfaya geldiğinde bile roman aslında hiçbir şeyi yüksek sesle söylemez; söylemediği için unutulmaz olur.

Okur romanı bitirdikten sonra bir süre kendi düşüncelerinin içinde gezinir. Çünkü ‘Orada Değildimolayları değil, olayların bıraktığı ruhsal izleri anlatır. Bu izler, karakterlerin yüzüne değil, okurun zihnine yazılır. Kötülük, iyilik, suçluluk, merhamet, öfke, yorgunluk, adalet duygusu… Roman bunların hiçbirini tek bir sahneyle açıklamaz; sadece hissettirir. Okur, bir yargıya varmaz; bir karanlık kapının önünde durur ve “içeride ne var?” diye merak eder.

İşte bu merak romanın kalbidir. Fatih Turanlı, romanın hiçbir yerinde okurun elini tutmaz; hiçbir yerde açıklama yapmaz, hiçbir sahnede “İşte asıl mesele bu” demez. Tersine, okuru sürekli tetikte bırakır, karanlığın içinde yönünü kendi bulmaya zorlar. Bu da romanı yalnızca bir hikâye olmaktan çıkarıp bir deneyime dönüştürür.

Son sayfayı kapattığında ise insan şunu hisseder: Bazen bir romanı unutmamak için onun ne anlattığını bilmeye gerek yoktur.Ne hissettirdiğini unutamazsın.