ÇIĞ DERGİSİ II. ÖYKÜ YARIŞMASI’NDA DİKKATE DEĞER BULUNDU
Vişne Reçeli ve Dört Mum
Hümeyra yalnızdı.
Tatilden anladığı, beş yıldızlı bir otele kapağı atıp yatmak. “Bütün yıl eşek gibi çalıştım, hak ettim tabii” der, şimdi konusu açılsa. Kim bilir bu odanın geceliği ne kadardır? Misler gibi bir koku yayılıyor etrafa. Dekorasyonu da pek şıkmış. Koltuklar, yatak, yatak örtüsü… Şu apliklere ne demeli? İşte… Olmazsa olmazımız da burada, yatak başının üstünde, bu sefer.
Hümeyra odanın içerisinde dolanırken duvardaki bej arka plan üzerinde çoğunlukla kırmızının tonları ile yer yer sarı ve turuncu fırça darbelerinin olduğu soyut tabloyu görünce durdu.
Eskiden otel odalarının duvarlarında manzara resimleri olurdu. Uzakta tepeler… Mor, eflatun, gri… Boy boy ağaçlar, kıvrılan bir yol, çakıl taşlarıyla çevrili küçük bir göl… Bir köşede ahşap bir kulübe… Rüzgârda bütün dalları ile gülen, hâlinden memnun bir ağaç… Huzurlu bir resim… İşte o resimler gibi huzurlu zamanlar… Annem, babam, ben ve kardeşim… Henüz eksilmediğimiz zamanlar. Köydeydik. Lojmanın pencere pervazına otururduk, kardeşimle. Kıpırtısız bozkırın ortasında bir ırmak gibi akan toprak yolu izlerdik. Babamın ceplerinde çikolatalarla ilçeden dönüşünü beklerdik. Babam mezarlığı geçince araçtan inerdi. Onu öyle görünce, kanat takmışız gibi sırtımıza yokuş aşağı koşardık. Okulun bahçesini, bayrak direğini, futbol kalesini geçerdik. Kardeşim mezarlığın yanına ulaştığında özellikle de mezar taşlarının yaz öğleden sonralarında iyice uzayan gölgeleri üzerine düştüğünde korkar yavaşlardı. Babam az ileride çömelmiş, iki kolunu açmış bizi beklerdi. Varış çizgisine, yani babama ilk ulaşan ben olurdum. Babamın kolları iki yanda halen açık. Sımsıkı sarılsam da boynuna, kapanmazdı o kollar. O halde beklerdik, kardeşimin yoruldukça küçülen adımlarla gelişini. “Hüma kuş buraya, hadi az kaldı” diye yüreklendirirdi babam.
Hümeyra omuz çantasını masaya bıraktı. Yeniden duvardaki tabloya döndü.
Manzara resmi değil ama bu. Artık modern resim asıyorlar otel odalarının duvarlarına. Ressam burada ne demek istemiş? Yoksa “Sizin alınız al, inandım. Morunuz mor.” mu demek istemiş? İnsanın dengesi bir defa şaşmaya görsün, bir daha asla dengeyi bulamıyorsun. Tahterevallide isen iki kişi lazım dengeyi tutturabilmek için. Diğer uçta kimse yoksa, hep dipte kalıyorsun. Kaçarı yok bu işin. Oysa ben hiç tahterevalli sevmezdim. Onu eğlendirmek için… İşte o zaman… Neyse… Bak, yine sarışın bir kuş gülerek bakıyor çerçevenin köşesinden. Boynu ve kanatları kırmızıya boyanmış. Ben göreyim diye. Ben fark edeyim diye. Gözlerini kocaman açmış bana bakıyor. Yalnızca bana bakıyor. Kimseler bilmiyor. Ah, kimseler bilmiyor, içimdeki boşluk hiçbir çerçeveye sığmıyor.
Hümeyra hızla kafasını çevirip pencere kenarına yürüdü. Nevzat banyoda bağıra bağıra şarkı söylemeye başlamıştı. “İşte kuzu kuzu geldim… Dilediğince kapandım dizlerine…” Hümeyra gözlerini kapattı. Kulaklarını da kapatabilmek istedi.
Bunalıyorum! İçim daralıyor! Keşke orada olabilsem şimdi! Ağır kadife perdeler… Pencere önünde İskandinav tarzı ahşap koltuk ve sehpa… Duvarında sadece basit bir manzara resminin asılı olduğu o öğretmenevi odasında olsam keşke şimdi. O odada altı yaşındaki kız çocuğu olarak gözlerimi açsam keşke. Bahçesinde çocuk parkı olan o yerden başlasam tekrar yaşamaya. Keşke… Ah, keşke… Keşkelerle geçti hayatım. Şu kaçamadığım boşluktan kurtulabilsem mesela. Kahvaltım metal tabldot tabakta haşlanmış bir yumurta, bir parça beyaz peynir, beş zeytin, birkaç dilim domates, vişne reçeli ve tereyağı olsa… Kahvaltının soğukluğunu ve metal bardaklardaki çayın acılığını bile bastırsa, annemle babamın dünyayla barışık, umutlu ve genç sesleri. Henüz eksilmediğimiz zamanlar. Sarışın bir kahkaha, karıştırıp dursa ortalığı. Kendi reçelini yere dökse. Annem uzanıp benim reçelimden onun ekmeğine sürse, “Sen vişne reçeli sevmezsin zaten, tatlım.” derken bana.
Hatırlıyorum, çocuk parkı ve yemekhanenin bahçesi iç içeydi. Kahvaltı ne zaman bitti, kardeşimle ne zaman salıncaklara koştuk, masada bekleyen annemle babam ellerindeki gazetelere ne zaman daldı. İşte onu bilmiyorum.
“Hadi bin de, seni sallayım.” demiştim. Altın bukleler uçuşmuştu rüzgârda. Kırmızı bir elbise vardı üzerinde. Ondan çok bana yakışırdı o elbise. Demiştim ki içimden, “Şimdi ben bu Hüma kuşunu salladıkça kanatlanıp uçsa, gitse geldiği yere. Annemle babam beni daha çok sevse, en çok beni sevse. Kimse görmese onun altın saçlarını, herkesi kendine hayran bırakan gülüşlerini.” O gidince kimse bana “Sen ablasın, o daha küçük, bırak da o oynasın biraz.” demeyecekti. Gerekli gereksiz kızmayacaklardı bana. Ya da paylaşmak zorunda kalmayacaktım, vişne reçelini, o çok seviyor diye. Hüma inmek istedikçe daha çok salladım, bütün gücümle. Ağlıyor muydu, gülüyor muydu, duymuyordum bile. Sonra birden kanadı kırılmış bir kuş gibi yere düştü. Hüma kuş uçmayı değil düşmeyi seçti. Başı küçük ama sivri bir taşın üstüne denk geldi. Çok kanadı, sarı bukleleri kızıla döndü. İlk kez “İyi ki kırmızı elbise varmış üzerinde” dedim içimden. Annemle babam anlamayacak ne kadar kanadığını, kızmayacaklar bana. Onu eğlendirmek için salladığımı düşünecekler ama asla bilmeyecekler aklımdan geçenleri.
Hümeyra perdeyi açmak için elini uzattı. Perdenin arkasında seneler önceki çocuk parkını göreceğinden korkmuş gibi gözlerini sımsıkı kapattı. O sırada banyodan çıkan kocasının sesini duyunca vazgeçti.
Nevzat “Su gibisi yok, çok iyi geldi.” diyerek yatağın kenarına oturdu, hızlıca giyindi. “Manzara nasıl? Nefes kesici, değil mi? O kadar ekstra para ödedim, bunun için.” diyerek perdeyi sonuna kadar açtı. Uçsuz bucaksız Akdeniz, mavi beyaz odanın içine kadar doldu. Telefonunu çıkartıp fotoğraf çekmeye başladı. Hümeyra’nın yatağın ucunda durmuş kıpırtısız bir şekilde duvardaki tabloya baktığını fark edince yanına geldi. “Hep aynı tarz resimler değil mi? Ne anlamı varsa?” Kolunu karısının omzuna attı. “Bizim salonda da bir resim vardı. Bir şeye de benzemiyordu ama annem çok severdi. Uzun uzun bakardı.” Bir an durdu. Sonra omuz silkti. “Ne düşündüğünü hiç anlamazdım. Gerçi anlamaya çalışmamış da olabilirim.” Elini pantolonunun cebine soktu, göz ucuyla tabloya baktı. “Valla her şeyi sanat diye yutturuyorlar insanlara.” Başını iki yana sallayıp ceketini giydi. “Ben hazırım, hadi yemeğe inelim artık sevgilim.”
Hümeyra yalnızca kendisinin gördüğü sarışın kuşla yine göz göze geldi. Kimseler görmeyecekti, biliyordu. Ne yapsa gitmeyecekti, nereye gitse peşinden gelecekti, biliyordu. Bugün Hüma’nın doğum günüydü. Son yirmi iki yıldır annesinin dört mumla kutladığı doğum günü. Hümeyra’nın hep kaçtığı ama aslında hep yakalandığı kutlama günü. Gözlerini sımsıkı kapattı. “Ellerimi yıkayım da inelim.” diyerek banyoya girdi.

