TİK TAK YELKOVAN

SERKAN ARSLAN

Tik Tak Yelkovan

“Kaz gelecek yerlere tavuk mu göndermeli,

 yoksa bir fino gibi hazır olda durmak mıdır en münasibi

İstemem eksik olsun”

Edmond Rostand, Cyrano de Bergerac

Sigarasından derin bir nefes aldıktan sonra izmariti olabildiğince uzağa fırlattı. Ardından bir süre boşlukta süzülen kızıllığı izledi. Güneş henüz doğmamıştı, sokak lambaları etrafı aydınlatmaya devam ediyordu. Sokağın köşesinde bir köpek çöp kenarındaki poşetleri karıştırıyor; duvardaki bir tekir tüylerini kabartmış, parlayan gözlerle köpeği göz hapsinde tutuyordu. Karşı taraftaki bir dairenin ışıkları yanıp söndü. Bir gölge belirdi, hemen sonra kayboldu. Belki tuvalete kalkan belki de kendi gibi uykusu kaçmış biriydi.

Sabah serinliği kendini hissettiriyordu. Ürpererek balkon kapısının sürgülü sinekliğini yarım açıp içeri girdi. Üstüne tüneyen ne varsa dışarıda bıraktı. İyi gelmişti hava almak. Sigara içerken yakalanma korkusu da yoktu artık. Deliliğin bir sığınak olabileceği, aklının bir köşesinde hep vardı aslında ama bu kadar konforlu olacağını hiç düşünmemişti. Kapıyı kapatırken bakışları duvardaki saate takıldı. 

Tik tak.

“Ayşennn, nerede kaldı son parti?” Namussuz şef. Yılışık tavırları tiksindiriyordu onu. Sinsi, kurnaz bir böcekti gözünde. Cırtlak sesini duysa da duymazlığa vururdu. Hem Ayşen’in şu an duyabildiği bir tek ses vardı. O da kimsenin duymadığı duvardaki saatin çıkardığı tik taklar… Bir bez parçası bitince peşinden diğerini alıyordu. Lanet şeyler bir türlü bitmiyordu. Yüklü iş alınmışmış. Mesaiye kalınmalıymış. Mesailer diğer ay ödenecekmiş. Mış mış miş miş… Sevgili tuvalet kâğıdı seni sonraki ay almamız gerekiyor. Sen de sıranı bekle pirinç. Durup yaşla dolan göz pınarlarını ovaladı. Boynunu sağa sola esnetti. Kollarını gerdi. Kredi kartı, faturalar, bekleyen alışveriş listesi… Babasının o, nerede maaş bakışı. Ah, kendine iş bulmayla uğraşmayıp ona iş bulan babası… İş güç bilmediğinden hazır bulup günübirlik yaşayan.. .Yarını sorana, “Allah Kerim!” diyen…Hazırda kalmayınca başkasının hazırına göz diken…Ve şimdi babasına bir kurban lazımdı.

Tik tak.

“Ayşen! diye bağırıyorum, duymuyor musun?” Mide bulandırıcı bir sigara kokusu sardı etrafı. Koku her makineyi tekletti. Makinelerdeki kızlar da tiksinti ile baktılar şefe. Biri kusar gibi yüzünü ekşitti, bir diğeri burnunu sıktı, öteki yerinden kalktı, tuvalete doğru yürüdü. Hepsi hızla döndü önüne. Makineler silkindi ve işine koyuldu yeniden. Bir insan böcek gibi görünür müydü başka birine? Bal gibi de görünüyordu işte. Bok böceği! Lanet herif! Yeni gelen tüm kızlara sarkıntılık yapardı namussuz. Eli ayağı durmaz, gözleri karşısındakinin her yerinde dolanırdı. İlk günden beri onu da rahatsız eden tavırları vardı. Pis nefesini üstüne salıyordu.

“Nerede kaldı son parti?” Hepsi tamamdı. Hep bir açık arama… Kendine minnet ettirme… Düşmem tuzağına ben.

Tik tak.

Gecenin bilmem kaçı. Bir ses dürter gibi uyandırdı Ayşen’i. Anlam veremedi önce. Dinledi bir süre. Ağlama sesiydi duyduğu, bir iki inleme sesi daha. Bazen mutluluktan ağlamaz mı insan? Mutluluktan ağlayan insan inler mi peki? Duvardaki saat… Tik tak, tik tak, tik tak… Saatin sesi, beyninin duvarlarına çarpa çarpa büyüdü, beyin kıvrımlarından sinir uçlarına yerleşti. “Yapmaaa!” Annesiydi bağıran. En küçük tonda… Evladı, konu komşu duymasın diye çığlığını içine gömen… Yorganı kafasına çekti, sadece saatin sesine odaklandı. Sinir uçları çatlamaya yüz tuttu. Gözlerini yumdu. Sımsıkı hem de… On sekiz yaşın tüm gücüyle… İnkârın, görmezden gelmenin dayanılmaz hafifliğiyle uykuya teslim olmak istedi. Tik tak. Evet evet mutluluktandır kesin. Çat! “Ah…” “Bazen kendimizi korumak adına gerçeği perdeler bilincimiz!” diye bir cümle okumuştu kitabın birinde. “Böyle durumlar sizi geçici olarak korusa da sonuçta kaybeden siz olursunuz, bu yüzden gerçekle yüzleşin!” Gel de sen yüzleş! Sıkı sıkı yumdu gözlerini tekrar. İnkârla daldı ölümün kardeşi bilinen uykuya.

Tik tak. 

“Sıçtığımın sesi, oturdu kulaklarıma, kalkmıyor da puşt, yerini beğendi herhalde.” diye mırıldandı. Sağ kulağına işaret parmağını sokup salladı. Durmadı!

Tik tak.

“Anneee!” Gözlerini kocaman açtı. Annesi korkuyla baktı ona. “Kızııım!” Gözlerinin altı uykusuz bir geceyi, yüzündeki kırışıklıklar ise yılların pişmanlığını gösteriyordu. Annesi ellerini uzatarak bir adım attı ona doğru, itti annesinin elini. “İstemem eksik olsun.” Dudakları titredi. Ellerini yumruk yapıp kanepenin iki yanına bastırdı. “Yapma kızım! Hayatın kurtulacak! Baban rıza gösteriyor. Bir umudumuz Ayşen!” diyor. “Adam, kırk yaşında, tamam haklısın ama işten güçten vakit bulamamış evlenmeye!” Tik tak… Utanıyor annesine bakarken, tik tak. Kaderim benzemesin, tik tak. Tüm saatleri kırsam… “İstemem eksik olsun, demek kolay kızım. Bahtını biraz da insan kendi yapar.” Tik tak. “Senin gibi mi?” Annesinin yüzündeki tüm kan çekildi, dudakları titremeye başladı. Alnı kırıştı. O kısacık anda her şey durdu. Bir damla yaş süzüldü annesinin gözünden. Aralarında bir sessizlik oldu. Bir andı ama bir ömür sürdü. Söylediğine pişman bir halde ayağa kalktı Ayşen. Bir şey demek istedi ama ne diyecekti ki? Tik tak. Tik tak. Annesine yaklaşmak istedi.  Bir adım, bir dokunuş… Yapamadı. Elleri iki yanında yumruk şeklinde, ayaklarını yere vura vura çıktı odadan. Bir hikâyenin kaybedeniydi. Eksik etek, kaşık düşmanı… Kaşığı elde etmenin, eteği tamamlamanın da feda edileniydi işte.

Tik tak.

Ağlama sesine uyandı. Önce dışarıdan geliyor sandı. Ses tanıdıktı. Annesiydi. Tik tak. “Bir dur! Bir ara ver lanet ses!” Göz kapaklarını zorla açtı. Uyumak istiyordu. Çok yorulmuştu. Dışarıdan gelen sokak lambasıyla aydınlanıyordu içerisi. Perdede bir böcek gördü. İçi kalktı. Tik tak tik tak. Sesin hacmi arttı. Başını ellerinin arasına aldı. Perde, böceklerle kaplıydı. Böcekler gözlerini ona dikmiş yüzüne yüzüne bakıyor, bir yandan da kokuşmuş nefeslerini savuruyordu. Hareket ediyorlardı, ayağının ucunda gördü birini. Tik tak. “Ne diyebilirim! Zorla mı evlendireceğiz?” Çat! “Kıza mı bel bağlayacağız bu saatten sonra?” “Annemden kalan ne varsa sattık savurduk! Şimdi kızımızı mı satacağız?” Bir inleme sesi yükseldi yeniden. Bir bok böceği yürüdü perdede. Tik tak tik tak… Durmak nedir bilmiyordu lanet ses. Bir böcek ellerinde yürüyordu. İtmeye çalıştı. Bir diğeri omzunda, öteki bacaklarında… Yataktan çıktı, çırpındı, elleri saçlarının arasında bir kerpetene dönüştü, her bir böceğin kafasını kopardı. Birini tutup savurdu omzundan, ötekini yere atıp ezdi ayağıyla. Yatağına dönemedi, odanın her yerindeydiler. Durmadan çoğaldılar, durmadan geldiler, yürüdüler, yürüdüler, süründüler üstüne başına. Şefin elini gördü elinde. Bir bok böceğiydi yürüyen. Susmayandı saat. Şefti kokan. İnleyendi anne. Vurandı baba. İstemem eksik kalsın. İstememdi. Avazı çıktığı kadar bağırdı sonunda: “Yeteer! Defolun başımdan. Allah belanızı versin, yeteer…” Tik tak. Üstünde ne varsa yırttı, ruhunu da yırtılanlarla savurdu. Her köşede bir saat, her saatte durmadan ilerleyen yelkovanlarla iki büklüm kalakaldı.

Tik tak.

Gözlerini aldı sonunda saatten. Perde savruldu rüzgârla, ferahlığı omzuna kondu, sinir uçlarına yürüdü. Vestiyere yöneldi, hızlı hareketlerle dolabı açtı, eğildi, çekiçi aldı, hışımla yürüdü duvara. Saati yerinden söktü. Son bir kez daha tik tak sesine katlandı. Tüm gücüyle kaldırdı çekici, rengârenk çiçeklerin sardığı bir tepenin en ucundaydı, indirdi çekici. Bir kez daha bir kez daha… Her darbede kalbinin sokakları bir renge bulandı. Bir kez daha indirdi, beyninin sinir uçlarına dokundu. Sükûnet. Nefes nefese… Kan ter içinde… Masumluğunun sokak aralarında bir kız çocuğu gülmeye, oynamaya, koşmaya başladı. Bez parçaları, dikiş izleri, dişilik, gençlik, bedenine uzanmak isteyen nefesler, satılmak istenen bedeni, çekiç, saat, gece, parça parça bir yelkovan…

Tik ta…ti ta… tttt…

O an kulakları özgürlüğüne kavuştu