ÇIĞ DERGİSİ II. ÖYKÜ YARIŞMASI’NDA YAYIMLANMAYA DEĞER BULUNDU
ATEŞ GÖZLÜ KADIN
Günümüzün kırk yıl öncesinde, halkı sanatla kültürle donatalım umuduyla bir araya gelmiş aydınlar ve aydına benzeyenlerden oluşan bir cemiyette, artık türüne pek rastlanmayan köklü bir İstanbul ailesinin ikinci çocuğu olan ve daha yürümeye başladığı andan itibaren resim yapan Fehmi adında bir ressam vardı. Bu Fehmi’nin sarhoşluk mertebesindeyken gençlik ateşinin de sert geçtiği gecelerden birinde, aklına birden gelmiş bir hayali vardı ki bu dünyanın en güzel kadınını bulup onu resmetmekti. Hikâyenin sonunda, on altı yıl, beş ay, on yedi gün ve dört saat önce buluverdiği bu eksantriklik abidesi tutku; onu yıllar içerisinde dünyanın dört bir tarafına, bu dört tarafın da dört tarafına götürmüştü ve Fehmi dünyayı batıdan doğuya gezer olmuştu. Parası iyice suyunu çekmeden, kemikleri sızlamaya ve ağrılar hevesini bozguna uğratmaya başlamadan bir an önce, bu kadını bulup onu olabilecek en güzel halde resmetmek ve bunu da evinin en iyi yerine, annesi ölmeden önce onun dizlerinin dibine çocuk vücuduyla oturup babasıyla gezdiği yerlerin resmini yapmaya uğraşırken annesinin de önünde mendil ördüğü şöminenin tam üstüne asmak istiyordu.
Macerasının başlangıcından yaklaşık yedi yıl sonra, Kahire sokaklarında karşılaştığı hırsızlara çantayı ve cüzdanı kaptırıp aç ve susuz gezdiği bir sırada, belki yardım bulurum umuduyla içine girdiği pazarda, esmerliği güneş altında parlayan, saçlarının siyahı adamın ruhuna dert getiren, duruşuyla seraplar gördüren, gözleri güneşi yutmuşçasına ateş renginde bir kadın gördü de çok heyecanlanıp başına geçen güneşin ve susuzluğun da etkisiyle oraya yığılıverdi. Gözlerini açtığında bu ateş gözlü kadını başına soğuk bir bez koyarken buldu ve öldüm mü diye düşündüğü bir huşu içerisinde, kadının ellerine dokunup gerçekliğini sorgularken bir anda, kadının kocasının sesiyle irkilerek kendine geldi. Zamanında dedesinin bir hevesle onu gönderdiği Arapça derslerinden öğrendiği yarım yamalak Arapçası ile kendini ve derdini açıklayıp kocayı sakinleştirerek karısını resmetmek istediğini söyleyince kocasının bozulan suratını, kaldığı oteli öyle ya da böyle bulduktan sonra gelip adamın eline bir tomar para sayarak düzeltince herkesin de keyfi yerine geldi.
Fehmi, evlerine gel git yapa yapa muazzam bir portre resmetmeye koyuldu ve her geçen gün kadının dostluğuna teşekkürler etti, ancak yalnızca kadının kocası evdeyken resmi yapabiliyor, koca olmayınca ise can sıkıntısından Kahire’nin orasına burasına gidip zaman öldürüyordu. Macerası için kenara koyduğu parayı da görevinin sonuna yaklaşmanın rahatlığı ile harcıyordu gönlünce. Kadına çiçekler, çikolatalar, börekler getiriyor ve kocanın eline zarflar içerisinde paralar veriyordu, bu sayede de adamın gözleri paranın yeşili ile daha da beleriyor ve iştahı daha da kabarıyordu ve bu, tam da Fehmi’nin istediği bir şeydi çünkü bu sayede daha fazla para vermek sözüyle adam evde yokken de resmi devam ettirmek için eve gelmeye başlayabildi. Yedi ay kadar devam eden ziyaretlerinin beşinci ayında Fehmi ağır bir hastalığa yakalandı ve iki gün boyunca resim yapmaya gidemedi. Üçüncü günün sabahında, resepsiyondan gelen telefonla Fehmi’nin uykusu bölündü ve bir ziyaretçisi olduğu haberi aklını iyice allak bullak etti. Kalan gücüyle yerinden kalkıp odanın köşelerine fırlatılan kıyafetlerini toplamaya, çarşafları katlamaya, saçını taramaya girişti ama çok geçmeden kapıdaki tıklama sesiyle işleri yarım kaldı. Kapıyı açınca ateş gözlü kadını karşısında buldu, burada ne aradığını sormak istiyordu ama kadın, ona sözünü söyletmeden odaya girdi ve resme devam etmesini söyledi. Yükselen ateşten mi yoksa kadının varlığının kudretli büyüsünden mi bilemezken şövalesinin başına oturup bir süre resme devam etmeye zorladı kendini, ama elleri gitmiyordu bu muhteşem yaratığı yaratmak için vurması gereken fırça darbelerine. Kadın, onun durumuna acımış olmalıydı çünkü bugünlük yeter olduğunu söyledi ve Fehmi’nin yanına gelerek resme bakıp çok iyi bir ressam olduğunu söyleyerek Fehmi’nin yüzünü kırmızılara boğdu. Çenesinde kadının ince ve kemikli parmaklarını hissedince hiç kimsenin bilmediği bir dünyaya girmiş gibi oldu ve ellerine ufak öpücükler kondurarak içindeki yangını dudaklarına dökmeye çabaladı.
Bir süre sonra birbirlerine sıkıca sarılmış, bakışları birbirlerinin gözünde ve nefesleri birbirinin farkında bir halde sevişiyorlardı. Kadının gözlerine baktıkça sıcak basıyordu Fehmi’yi ve sıcak bastıkça daha da bakıyordu gözlerine. Derideki tuzun tadı, yayılan parfümler ve yüzlerinde bulutlardan sızmış ışıkların oyunları arasında birbirinin içine eridi bedenleri ve tehlikeli aşklarının başlangıcı oldu bu.
Yedi ayın sonunda resmi sonunda bitiren Fehmi, heyecan içerisinde kadına gösterdi tabloyu ve sevişerek kutlamaya koyuldular; ama Fehmi’nin gitme vaktinin geldiği anlamına da geliyordu bu ve ikisi de biliyordu bunu. Yatakta koyun koyuna ve ten tene uzanırlarken kadın onu yanında götürmesini istedi ve bir an için Fehmi’ye makul da geldi bu fikir ama hiçbir şeyin hayalinin önüne geçmesini istemiyordu ve hayalinden başka hiçbir şeyi daha fazla sevemezdi. Bir yolunu düşüneceğini söyleyip kadına veda etti ve otele dönerek kadının evinin adresini de tablonun arkasına not düştükten sonra tablonun güzelliğine ve kendi gururuna yaraşır bir şekilde adını “Ateş Gözlü Kadın” koyarak ertesi gün tabloyla beraber İstanbul’a geri döndü.
Şöminenin üstüne astığı tablosunu iki gün boyunca bir an bile uyumadan öylece izledikten sonra bunu dünya alemle paylaşmak isteyince önce ailesine, sonra ahbaplarına haber saldı. Böylece başlayan şamata, kutlama ve tebriklerin arasında Fehmi tabloyu her geçen gün, günde en az bir saat olmak üzere izleme alışkanlığı edindi. Tablodaki kadının kim olduğunu soranlara da yalnızca kendisinin bunu bilebileceğini ve ölümüne kadar da öyle kalacağını söyleyip durdu ve bütün bunlar aşağı yukarı dokuz yıl dört ay yirmi bir gün ve on üç saat devam etti. Her gün kadını biraz daha özler gibi hissediyor ama bunu asla onaylamıyordu fikirlerinde ve gelip giden insanların yoldaşlığında kafa dağıtıyordu durmadan.
Tablosunun güzelliğinden eski dostları da yararlansın diye elebaşları içeri atılınca dağılan eski cemiyetindeki arkadaşlarını bir akşam davet edip onlara tablosunu büyük bir gururla sunarken arkadaşlarından birinin eşi, tablodaki kadının geçen yaz gördüğü bir İtalyan garson kıza benzediğini söyleyince Fehmi olduğu yerde donakaldı, sıkıntı bulutları aklının en içlerine kadar tesir etmeye başladı. Ateş gözlü kadınının bir ikincisi daha olması Fehmi’nin kabul edebileceği bir şey değildi.
Gece ilerlerken misafirlerinin tabloyu konuşmalarından yeterince sıkılınca dikkatlerini fitne fesat karıştırmadan fevkaladece uyguladığı fingirdek sözlerle dağıtmaya girişti. Bunu başardıktan sonra aynı akşamın gecesinde, misafirlerin hepsi gittiğinde yatağa uzandı ama derdinin aklına yaptığı istila, uykunun kudretinden üstün geldi ve dayanamayarak Kahire’ye giden en erken uçağa, dört saat sonrasına bir bilet aldı. Valizlerini hızlıca ve dikkatsizce toplayarak havaalanına paldır küldür gitti. Uçaktayken Mısır’a iş için mi gittiğini soran adama hayat memat meselesi diye cevap verdikten üç saat sonra lakabının “Tükürükçü” olduğunu öğrendiği taksicinin taksisini çevirip doğruca, o gün tablonun arkasına not düştüğü adrese giderek kadını bulup güzelliğini tekrar hatırlamayı umdu. Kapıyı açan kadının kocası onu görünce pek memnun oldu da biraz daha para koparırım umuduyla doldu. Kocası içeri buyur edince Fehmi; kadını, dünyalardan sakladığı ateş gözlü kadını, kucağında şişmancacık bir bebeği emzirirken ve bacaklarının dibinde ikisi kız biri erkek üç çocukla daha buldu. Kadının gözlerine bakınca içi rahatladı, tam sakinleşmeye başlıyordu ki kadının birbirinden asimetrik kırışıklar içindeki yüzünü görünce başı döner gibi oldu. İyice çıkmış karnı oturduğu yerden belli olan, saçlarının önü aklaşmaya başlamış, gözlerinin altı şişmiş, elbisesinin altında sarkan memeleri görünen kadın, ne olduğunu anlamadan Fehmi kendini girdiği kapıdan dışarı fırlattı. Sert çıkışının etkisi ile çıkarken çarptığı ahşap kapı yerinden çıkıp gümleyerek yere kapaklanınca sokakta uzunca bir toz bulutu kaldırdıysa da Fehmi bunu fark etmedi, doğruca ilk uçakla evine geri gitmeyi planlıyordu ve öyle de yaptı.
Eve girer girmez tabloyu yerinden indirip çöpleri toplamakta olan çöp kamyonu sokağının önünden geçerken kendini aracın önüne atıp tabloyu çöpçülere teslim etti, bir de üstüne güzel bir bahşiş verip tabloyu yakmalarını istedi. Ateş gözlü kadın gitmişti ama ona benzeyen bir İtalyan garsondan söz edilebiliyorsa, o zaman onun kadar güzel birisi daha olmalıydı bir yerde. Masasının başına gidip gezip görmediği yerlerin listesini çıkarmaya koyuldu. Resmini yapacağı diğer bir kadının henüz ayak basmadığı bir yerde olduğuna kendini ikna ederken gözü kararmaya başlayınca ayağa kalkmaya çalıştı ama kararan gözleri ve hissizleşen vücudu yüzünden yere kapaklanıp kaldı.
Gözünü açtığında hemşirenin birisi ona beyin sarsıntısı geçirdiğini ve hafıza kaybı sorunları olabileceğini söylüyordu ki Fehmi belki de on yıldır hissetmediği bir mutlulukla hemşirenin sözünü kesip ona kendisini resmedip resmedemeyeceğini sordu ve bu sefer resim bittikten sonra ondan kendisiyle evlenmesini istemeyi aklına koydu.

