BESTE SANEM ÇORBACIOĞLU/GÖZLERİN GÖREMEDİĞİ                

ÇIĞ DERGİSİ II. ÖYKÜ YARIŞMASI’NDA YAYIMLANMAYA DEĞER BULUNDU

GÖZLERİN GÖREMEDİĞİ                                                                               

Pencerenin önünde romantikçe uçuşan perdeler, usulca sızan gün ışığı, gökyüzüne uzanan ağaçların ince dalları görülmüyor; cıvıl cıvıl öten kuşların sesleri ise hiç duyulmuyordu. Sakin, huzurlu bir öğlen saatleri değildi yaşanan. Betonların kirli grisi, sokak lambalarının yıpranmış telleri ve daha çok da gölgelerin cansız cümbüşü gözlerinin önündeydi. Masasında kapağının açılmasını bekleyen onlarca dosya, telefonunda cevapsız aramalar, sihirli şekilde yazılmayı bekleyen dilekçeler… Dünya bu kadar gri olmasaydı, biraz da kuş cıvıltısı ilişseydi kulaklarına belki başlayabilirdi işlerine. Saat öğlen üç olmuştu bile, bir şeyler yapmak için de yapmamak için de çok geç kalmıştı artık. Bu his son zamanların en tanıdık hissiydi: geç kalmışlığın ağırlığı. Başlayamamanın, erteledikçe ertelemenin hezeyanı, hayatının her alanına sirayet etmişti son yıllarda. Sabahları kaçırıyor, günü boşaltıyor, gecelerin içinde amaçsızca dolanıyordu. Gittikçe Oblomovka’ya dönüşen kendini tanıyamaz olmuştu. Okulu bittikten sonra, hayatın içine hızlıca karışması gerekmişti. Bu karışıklık hali, ruhunda çeşitli tesirler bırakmıştı. Bir yandan işi gereği hayatın en içinde olması diğer yandan ruhsal konforu için kendisini soyutlaması ve içine çekilmesi gerekiyordu. Bu yüzden biri öne geçtiğinde diğeri çok derinlere gömülüyordu. Derinlere gömülen yanı bu sefer dışarı çıkabilmek için çırpınıyor, çıkamadıkça diğerini de boğmaya başlıyordu. Bu ikilikli hayatı; biri diğerini alt edene kadar devam edecek gibi duruyordu. İhtiyacı olan şey aslında belliydi: denge. Denge de aslında büyümek demekti, büyüdüğünü de kabul etmekti bir noktada. Ne de olsa kabul edilmeyen şeyler anlaşılamaz ve yaşanamazdı.

Günün uyuşuk halini biraz olsun defedebilmek için kahve hazırladı kendine. Yıkamaya üşendiği tüm cam bardakları kenarda bırakıp karton bardaklardan ve tahta karıştırma çubuklarından aldı. Kahvesini alıp camın önünde bir ince sigarasından yaktı. Manzarası yoktu izleyebileceği, o da gökyüzünü görmeye çalıştı sıkışık binaların arasından. Ufacık bir mavilik ilişiyordu gözüne, bu şartlarda yeterli bir ferahlık sayılırdı. Şu an tüm göğü görse de daha ferahı olamazdı onun içliğinde.

Hızlıca büyümek, büyümek durumunda kalmak yorucuydu. Eski yaşantısını özlüyordu sıklıkla; telaşsız, umutlu ve mutluydu ona göre birkaç yıl öncesine kadar. Nereden çıktıysa bu yetişkinlik? Ne hazır olabiliyordu insan buna ne de içinden çıkabiliyordu. Birden burnunun dibinde bitiveriyordu. Kimse neler yapması gerektiğini de anlatmıyordu, neler yapmaması gerektiği ise kırmızı çerçevelerle çizili olduğundan pek belirgindi. En azından onun düş dünyasında böyle bir yerdeydi olanlar. Geçmişin büyülü hülyalarıyla geleceğin baskıcı belirsizliği arasında bocalıyordu. Bunların içinde yapması gerekenlerle uğraşmak, adeta bir savaştı.

Kahvesi de sigarası da faydalı olmuyordu, günün ve kendinin ağırlığını öyle birden atamıyordu insan. Dahası lazımdı ona ama ne olduğunu bilemiyordu. Bilmediği için de kahveleri kahveler, sigaraları sigaralar takip ediyordu. İnsan böyle bağımlanıyor demek, diye düşündü, hiçbir faydası olmasa da anlık kaçış bahşedenlere. Bir gün hepsini bırakacaktı, o kutlu gün geldiğinde bırakmasına gerek kalmamış olsa da bırakmış olacaktı. Yaşamayı bırakmak gibi bir seçenek değildi bu; aksine yaşama bağlanmakla olacaktı. O zaman gelene kadar zincirleme kahve tamlamalarına devam edecekti.

Günün dördüncü kahvesiydi. Tam olarak sayamıyordu, beşinci de olabilirdi. Sigarasını bitirip dönen sandalyesine oturduğunda üzerinde bir mayışıklık hissetti. Sigaralar mı, kahveler mi çarpmıştı, yoksa her ikisi de mi? Bazen bunlardan dolayı zehirlenmesinin mümkün olup olmadığını merak eder, google’da araştırır, bir şey olmayacağını anlayınca içi rahat ederdi. Birkaç gün azaltır, günler içinde yeniden eski rutinine dönerdi. Yaşadığı şey ona google’ın olmaz dediği zehirlenme olabilir miydi acaba? Oturduğu yerde duvarlar dönmeye, ışıklar kararmaya, her şey üzerine gelmeye başlamıştı. Bayılacağını düşünerek sandalyesini masasına yaklaştırdı iyice, kendisini araya sıkıştırdı. Telefonuna uzanacağı sırada artık kolunu da kaldıramadığını fark etti. Gözleri iyice karardı, başı ileriye düştü. İncecik sızan günışığını da kaybetmişti.

Alarm sesinin rahatsız edici gürültüsüne uyandı. Ağır bir gece geçirmiş olmalıydı, ofisinde bayıldıktan sonra nereye, nasıl geldiğini anlamaya çalışıyordu. Gözlerinin ilerisindeki odanın bulanıklığı azalıyor, bu sırada baş ağrısı gittikçe artıyordu. Kendine gelmeye başladığında tanıdık bir yerde olduğunu anladı. Perdeler, dolaplar, çalışma masası, halılar, kitaplık, yatak örtüsü… Burası onun öğrenci eviydi. Üniversitedeyken üç kişi, üç yıl boyunca kaldıkları evlerinin biricik odasıydı bu.

Gözlerini iyice ovuşturdu, kapadı, defalarca kez yeniden baksa da manzarası değişmemişti. Yorganını başının üzerine çekti, ona kadar saydı, tekrar açtı. Ama manzara yine aynıydı. Mantığının almadığı bu durumu içsel olarak hissetmesiyle derinden bir çığlık atması bir oldu. Yan odaların kapısının açıldığını, ona doğru gelenler olduğunu anladı. Daha da telaşlanmıştı. İki kişi aynı anda kapıyı panikle açmış, itişerek içeri girmeye çalışıyordu.

Kızım, n’oldu?”

“İyi misin?”

Tepesinde konuşmalar ve sorular devam ederken hayretler içerisinde onları izliyordu.

“Başım çok ağrıyor.” diyebildi.

“Niye çığlık attın öyle?”

“Kâbus gördü herhalde.”

“Kızlar biz hangi yıldayız?” ikinci cümlesini kurabildi.

“Ay delirdin iyice… 2016 hayatım, nasıl hangi yıldayız? Ne rüyalar gördün kim bilir…”

Hadi giyinelim, cezaya geç kalacağız.”

“Kızlar durun bir dakika. Biz okula mı gidiyoruz? Dersimiz mi var sahiden?”

“Canım herhalde dersimiz var. Salı bugün, bir sürü dersimiz var hem de. Gelecek misin, hadi?”

“Şey…”

“Yine mi kıracaksın okulu?”

“Yok, ben…”

“Hadi on beş dakikaya çıkalım.”

Kapısı kapanıp odasında yeniden tek başına kaldığında ağzı açık şekilde eşyalarını seyretmeye başladı. Zamanda yolculuk mu yapmıştı böylece? Şu an buradaysa ve burası gerçekse on yıl sonraki yaşantısının her detayını bu denli bilmesi, yaşamış olması, normal miydi? Bir rüya ile olmuş olabilir miydi bunca şey? Bunları düşünürken bir yandan odasını kurcalıyordu. Öyle özlemişti ki her şeyi; eski kıyafetlerini, ucuz makyaj malzemelerini, çantalarını ve renkli tokalarını… En önemlisi de eski kendisini… Zıplamaya başladı olduğu yerde, her yere sarılıyor, her yeri kucaklıyor, kendisine öpücükler göndermeye doyamıyordu. Yeniden 2016 yılındaydı ve her şeyin başındaydı!

Üniversitenin ikinci yılındaydı. Yaşanacak her şeyi ise çoktan biliyordu. Kızlarla okula çıkan otobüslerin durağına doğru yürürken hiç olmadığı kadar mutlu hissediyordu. Kızlarsa onun bu halini pek anlayamıyor, çığlık çığlığa başladığı güne bu kadar mutlu devam etmesini garipsiyorlardı. Aptal bir gülümseme vardı çünkü yüzünde, kocamandı ve saklayamıyordu. Her şeye yeniden başlayabildiğini hisseden bir insan ne kadar mutlu olabilirse; o kadar mutluydu.

Kampüse ulaştıklarında fakültenin köşesindeki çorba çeşmesinden çorbalarını alıp amfiye girdiler. Sabah çorbası geleneğini, sabahın ayazında onu içerken dersi beklemeyi çok özlemişti, kendini sıcacık hissetti. Sabah mahmurluğu sınıftaki herkesin üzerindeydi, gözler yavaş yavaş açılıyordu. Profesörleri derse geldiğinde çorbası nihayet bitmişti. Sessizce dersini dinleyip huzurla oturdu sandalyesinde. Ne duruşmaları ne dilekçeleri vardı burada uğraşması gereken, yalnızca dersler önemliydi. Derslere girip çıkacak, sınavlarına çalışacak, onun dışında istediğini yapabilecekti. Bu tatlı boşluğun içindeki huzuru hissetti. Öğrencilik hayatının sorumsuz, umursamaz, alaycı duyguları tüm benliğini sarmıştı. Yetişkin olmak ne yorucuydu meğer… Kıymeti kaybedildiğinde anlaşılan her şey gibi öğrencilik de sonradan değerleniyordu. İnsan içinde yaşarken pek azına gereken değeri veriyordu. Ardından da vahlanıyordu geçen günlerine. Geçmiş özlemlerine dair düşünceleri, profesörün anlatımlarının arkasında birbirini kovalarken gözleri kapanmaya, uyku sıcaklığı her yanını sarmaya başladı. Neyse ki, derste uyuması yeni bir şey olmayacaktı.

Çalan telefonun üzerine gözlerini araladığında başını yasladığı kolunun ötesinden kahverengi zebra perdelerini gördü, yine ofisindeydi. Arayan da telaşlı bir müvekkiliydi. Üçüncü aramasıydı anlaşılan. Derin bir iç çekti istemsizce. Gerçeklere dönmüş olmanın huzursuzluğu sarmıştı ruhunu. Bir yandan da rüyasının rüya olduğuna inanamıyordu. On yıl öncesi çok gerçekti, şu an burası da. Bir kahveyle zamanda yolculuk etmesi hayatın olağan akışına pek uygun görünmediği için soğumuş kahvesinden birkaç yudum alarak kendini toparlamaya çalıştı. Zihninden anıları kovaladıkça rüyasındaki çorbası, amfisi aklına gelip duruyor; önündekilere odaklanmasına engel oluyordu. Bu şekilde çalışmasının artık imkânsız olduğunu anlayınca her şeyini toparlayıp eve gitmeye karar verdi.

Apartman boşluğunda Badem, yüksek perdeden miyavlayarak anahtarın yuvasındaki dönüşüne eşlik ediyordu. Kapıyı açtığında çığlığa dönüşen miyavlamalarını kucaklayarak “hoş buldum” diye cevapladı. O da “hoş geldin” diyor olmalıydı. Badem’i kucağına alarak salonun yumuşak koltuklarına bıraktı kendini. Mır mır sesleri kulağında, Badem’in sıcaklığı kollarındayken mutluluğu hissetti. Badem’le birlikte mırıltıların arasında koltuğun derinliklerinde kaybolmaya başladı.

Dersin bittiğini haber veren curcunanın içinde, arkadaşının dürtmesiyle uyandı. Boynu ağrımış, kolu karıncalanmış, yüzünün sol yanı da muhtemelen kıpkırmızı olmuştu. Başını kaldırıp etrafına bakındığında yeniden amfideydi. Kızlar hava almak için bahçeye çıkacaklardı, peşlerinden onu da sürüklediler. Biraz hava almak iyi olacaktı, arkalarından merdivenleri tırmanmaya başladı o da. Açık hava, düşüncelerini toplayabilirdi belki. Uyumadan önce ne kadar mutlu olduğunu hatırladı, şu anda ise geleceğin rüyasının boğuculuğundan sarsılmıştı. Sohbet edenlerin gürültüsünde düşüncelerinin fırtınasına kapılarak gözlerini kapadı.

Gözlerini fakültenin bahçesine açacağını düşünerek araladı. Ancak salonunda, sokak lambalarının vurduğu o loş odadaydı. Üstelik Badem de yanında değildi bu sefer. Otururken öylece uyuyakaldığı için sırtı ağrımıştı. Yavaşça doğrulup elini yüzünü yıkamak üzere banyoya gitti, her yeri ağrıyordu. Artık bu rüyalardan tamamen uyanmak istediğini kendine anlatmak istercesine yüzünü yıkadıkça yıkadı. Islak yüzünden sular süzülürken karşısındaki aynaya baktı dikkatle. Ama bir türlü yansımada gördüğü suratı tanıyamadı. Yüzünü birkaç kez daha yıkadıktan sonra yeniden aynaya baktığında değişen bir şey olmadı. Gördüğü çehre, kendisinden kırk elli yıl kadar daha yaşlı bir kadına aitti. Kaz ayakları gözlerini, kırışıklıklar yüzünü sarmış, gri saçlarıysa kısacık kesilmişti. Ellerine baktığında onların da yaşlandığını gördü. Damarları iyice belirginleşmiş, kırışıklıklar burayı da işgal etmişti. Aynaya daha da yakından bakınca gözlerinin derinliklerinde, bir türlü göremediği kendisini gördü.

Serumların asılı olduğu soğuk, demir askılığa araladı gözlerini. İlaçların damlaları usulca akıyordu. Gençliğinin uçlarında dolaştığı rüyalarından hastanedeki odasına uyanıyordu o sıralar hep. “Rüya içinde rüya, ben içinde ben.”. Telaşsız ve sakin öğrencilik yıllarının da III. dünya savaşında hissettiği iş yıllarının da ayrı ayrı ne kadar harika olduğunu düşündü. Yetişkinliğine koşarken gençliğinden saklanmasının ve yetişkinlikten kaçarken yine gençliğine sığınmasının tezatlığına gülümsedi. İmkânı olsa oraya dönüp ofisindeki zebra perdeyi sonuna kadar açar ve tüm gün ışığını içeriye doldururdu. Geçmişin zincirleriyle geleceğin belirsizliklerini kollarından ve kalbinden söker, şimdinin biricikliğini anlatırdı kendisine. Artık yalnızca karmaşık rüyalarında dönebildiği günlerinin en güzel yılları olduğunu da eklerdi: Yaşa.