FARUK DUMAN VE ‘BALIKLARLA İLGİLİ RİVAYET’ ÜZERİNE/ Lina Yalınçay

FARUK DUMAN VE ‘BALIKLARLA İLGİLİ RİVAYET’ ÜZERİNE

Faruk Duman; Türk edebiyatında dili, doğayı ve insanın varoluş sancısını bir araya getiren, masalsı ama aynı zamanda felsefi bir yazardır. ‘Balıklarla İlgili Rivayet’ onun bu yönünün en yoğun biçimde hissedildiği metinlerden biridir. 2017 yılında yayımlanan roman, yazarın önceki anlatılarında olduğu gibi doğanın sesini, suyun ve taşın dilini konuşturur. Roman, İstanbul’un yıkımıyla açılır. Kan, salgın, felaket ve tufan arasında sıkışmış bir şehir, insanlık tarihinin yeniden yazıldığı bir sahneye dönüşür. Bu yıkımın içinden çıkan balıkçı Zeynel, hem bir tanık hem bir peygamberdir. Romanın ilk epigrafında Sait Faik’in “Dülger Balığının Ölümü” öyküsüne gönderme yapılması boşuna değildir; çünkü Duman, Sait Faik’in insanla deniz arasındaki ontolojik bağı, mitolojik bir zeminde yeniden kurar.

Romanın açılış sayfaları adeta bir destanın ‘tufan’ bölümü gibidir. İstanbul, ‘damarları kesilmiş bir beden’ gibi kanar. Bu kan, yalnızca fiziksel bir yıkımı değil, uygarlığın çürümesini de temsil eder. Yazar, “Renk her şeydir. İstanbul’dan rengini alın, bakacak pek bir şey kalmaz.” derken hem bir estetik hem de varoluşsal kaybı vurgular. Faruk Duman, bu bölümlerde bir tarihçi değil, bir kâhindir. Felaket, tarihsel bir olaydan çok insanın içindeki yozlaşmanın, günahın dışavurumudur. Kanın yerini veba, vebanın yerini yağmur alır. Bu sürekli dönüşen felaket döngüsü romanın ana eksenini oluşturur: yıkımın içinden yeniden doğan hayat.

Romanın merkezinde yer alan balıkçı Zeynel, sıradan bir insan gibi görünür; ama anlatı ilerledikçe onun Yunus Peygamber’in bir yansıması olduğu anlaşılır. Duman, dini anlatıların ve halk hikâyelerinin unsurlarını modern bir roman yapısında dönüştürür. Zeynel’in hikâyesi hem kişisel hem kozmiktir. Eşi Nur ve oğlu Kavak’la birlikte bir yoksulluğun, bir salgının ve bir yeniden doğuşun içinden geçer. Zeynel’in denizle ilişkisi, insanın Tanrı’yla ilişkisini simgeler. Deniz artık doğa değil, bilinçtir; canlı, öfkeli, cezalandırıcı bir bilinç. “Deniz kurşun olmuş” der Deli Servet Baba. Bu cümle romanın merkez metaforudur: Doğanın canlılığını yitirdiği, Tanrı’nın insanı terk ettiği bir çağın ifadesi.

‘Balıklarla İlgili Rivayetbüyülü gerçekçiliği Anadolu toprağına yerleştirir. Uçan balıklar, kanla dolan kuyular, yeraltından gelen sesler, gökyüzünden değil yeryüzünden yağan yağmurlar… Bunların hepsi hem doğaüstü hem gerçek olaylardır. Faruk Duman, Latin Amerika’nın büyülü gerçekçiliğini değil, Türk mitolojisinden, İslami anlatılardan ve halk inançlarından beslenen bir ‘mitolojik gerçekçilik’ dili kurar. Yazarın kullandığı imgeler, masalsı bir yapının içinde alegorik anlamlar taşır: kuyu hem bilinçaltıdır hem de doğanın kalbidir; balık, yaşamın ve ölümün döngüsünü temsil eder; yağmur, arınmayı olduğu kadar yeni bir tufanı da getirir; sandal, insanın dünyaya karşı direncidir. Zeynel’in inancı ve emeğiyle ayakta duran bir umut nesnesidir.

Faruk Duman’ın dili şiirsel bir anlatı akışıyla örülüdür. Uzun cümleleri, kesintisiz ritimleri ve tekrarlarla kurduğu bu dil, okuyucuyu hipnotize eder. “Renk her şeydir” ya da “Ölümlerden ölüm beğen” gibi tekrarlar hem halk anlatısının hem de modern bilinç akışının izlerini taşır. Yazar klasik anlatıcı sınırlarını ortadan kaldırır. Anlatıcı bazen tanrısal bir bakışa, bazen bir tarihçi ya da dervişe dönüşür. Olay örgüsü lineer değildir; zaman kırılır, geçmiş ve gelecek iç içe geçer. Bu yapısı ile roman modernist bir bilinç akışına, post-yapısalcı bir metin kurulumuna yaklaşır.

Romanın en sessiz ama en güçlü karakteri Nur’dur. O yalnızca bir eş ve anne değil, bilgelik figürüdür. Toprağa, kuyuya, sabra ve yeniden dirilişe bağlıdır. Onun iç sesi romanın etik merkezini oluşturur. Nur, erkeklerin yıkımına karşı doğanın dişil direncini temsil eder. “Böcek hiç değilse kurur gider, biz çürürüz.” derken, yaşamın ve ölümün anlamını, kadının dayanıklılığı üzerinden yeniden tanımlar. Duman, bu karakter aracılığıyla Anadolu’nun sabırlı kadınlarını destansı bir dille yeniden yazar.

Roman boyunca doğa, Tanrı’nın bir uzantısı değil, doğrudan kendisidir. İnsan doğayı öldürdükçe Tanrı’yı da yok eder. Bu bakımdan Balıklarla İlgili Rivayet, ekolojik bir roman olarak da okunabilir. Zeynel’in denize dönmesi, bir tür tevbe, bir yeniden iman sahnesidir. Denizle kurduğu bağ, varoluşsal bir bütünleşmedir: insanın doğaya, doğanın insana karıştığı bir an. Bu yönüyle roman, ekolojik mistisizm olarak adlandırılabilecek yeni bir duyarlılığın örneğidir.

Balıklarla İlgili Rivayet, sadece bir felaket romanı değil, insanlığın yeniden yaratılışının hikâyesidir. Faruk Duman, “Tanrı’nın yazdığı kaderle insanın kendi iradesi arasında” sıkışmış bir varoluşu anlatır. Zeynel’in hikâyesi, Yunus’un, Nuh’un, hatta Dede Korkut’un sesine karışır. Romanın sonunda Zeynel’in sandalı yeniden denize açılır; bu sahne, ölümle yaşamın, sonla başlangıcın birbirine geçtiği o eşsiz Faruk Duman tonunu taşır. Deniz artık bir mezar değil, yeniden doğuşun rahmidir.

Faruk Duman, Balıklarla İlgili Rivayet’te dilin sınırlarını genişleten, destansı bir roman formu kurar. Metin hem mitolojik hem felsefi hem de politik katmanlar içerir. İnsanlığın doğaya ettiği zulmün, Tanrı’ya ettiği zulümle eşdeğer olduğu fikri romanın merkezindedir. Yıkımın içinde direnen bir insan, bir kadın, bir sandal ve bir balık… Duman’ın romanı, işte bu dört unsurun direnişinden doğan modern bir Türk destanıdır.