ERİNÇ BÜYÜKAŞIK/ÇİVİSİ ÇIKMIŞ DÜNYADA CEHENNEM TASVİRİ

Çivisi Çıkmış Dünyada Cehennem Tarifi: Arkaik Hınçtan Modern Cinnete

İnsanlık tarihi, doğrusal bir ilerleme masalı değil; parıltılı bir illüzyon ile kadim bir barbarlık arasında gidip gelen trajik bir sarkaçtır. Bugün, bir yanda dijital cennetlerin vaatlerini fısıldarken diğer yanda en ilkel kabile dürtüleriyle birbirinin gırtlağına sarılan bir türün “cehennem” provasına tanıklık ediyoruz. Amin Maaloufun o sarsıcı teşhisiyle; dünya çivisinden çıkmıştır ve artık savaş, akıldışılığın istisnası değil, bizzat çağın ana lehçesidir [1].

Şiddetin Ontolojisi: Kabilin Havada Asılı Kalan Taşı

Cehennemin ilk katmanı, şiddetin bir “kaza” ya da geçici bir “siyasi kriz” değil, insan varoluşuna eklemlenmiş bir ontolojik süreklilik olduğunu anlamaktan geçer. Mezopotamya’nın güneşten kavrulmuş tabletlerinden modern genelkurmayların soğuk ekranlarına uzanan o uğursuz çizgi aslında hiç kesilmedi. Joseph Campbell’ın vurguladığı gibi mitler, insanlığın ortak ruhsal deneyimlerini sembolize eden kadim aynalardır ve bu coğrafyada şiddet, her çağın kendi rasyonalitesiyle yeniden kuşandığı bir “maske”dir [2].

Gılgamış’ın kutsal ormanları deviren baltası bugün bir İHA’nın hedefleme kodunda; Kabilin mülkiyetçi hıncı ise devasa jeopolitik doktrinlerin satır aralarında yaşamaya devam ediyor. Babil mitolojilerinde detaylandırıldığı gibi, düzen (kosmos) her zaman bir kaosun ve ilksel bir kıyımın (Tiamat’ın parçalanışı) üzerine inşa edilir [3]. Bu durum, şiddetin kurucu bir unsur olarak kutsandığı, ancak modern dünyada bu kutsallığın yerini soğuk bir bürokrasiye bıraktığı bir yabancılaşma sürecidir.

Şiddet ölmedi, sadece kılık değiştirdi; dünün kanlı kurban ayinleri, bugünün steril ve mesafeli teknolojik operasyonlarıyla yer değiştirdi. Bedensel acı, ekran başındaki kusursuz yıkımın estetiğine evrildi; ancak özündeki “tahakküm iradesi” baki kaldı. Cehennem tam da burasıdır: İlkel vahşetin, rasyonalite maskesi takarak modernlikle karanlık bir izdivaca girdiği o kör labirent. Bu süreklilik, coğrafyanın yitirdiği hafızası ve bitmeyen yası üzerinden kendini her gün yeniden üretir [2].

Kitlelerin Cinneti: Otomatlaşan Ruhlar ve Akıl Tutulması

Toplumların nasıl birer kıyım makinesine dönüştüğünü anlamak için Gustave Le Bon’un kitle analizlerine bakmak elzemdir. Le Bona göre, bir kitleye eklemlenen birey sadece kalabalığa karışmaz; bizzat kendinden, bilincinden ve ahlaki sorumluluğundan istifa eder [4]. Bilinçli kişilik silinir, yerini bilinçaltının o karanlık, ilkel ve kolektif uğultusu alır. Bu durum, bireyin uygarlık merdiveninden hızla aşağıya, içgüdülerin yönettiği vahşi bir “otomat” seviyesine inişidir.

Savaş anlarında toplumlar, kolektif bir halüsinasyonun ve “zihni sirayetin” esiri olur. Kitleler akıl ve muhakeme ile değil, bir yangın gibi yayılan telkin edilebilir duygularla hareket eder [4]. “Vatan”, “bayrak” veya “kutsal topraklar” gibi imgeler, kitlelerin zihninde somut birer puta dönüşürken sağduyu sessizce alanı terk eder. Artık orada “insan” yoktur; sadece mitlerle kamçılanan ve sorgusuzca ölüme koşan bir kitle ruhu vardır.

Bu cinnet hali, bireyin kendi rızasını celladına teslim ettiği bir “gönüllü kulluk” biçimine dönüşür. Kitle, kendi yarattığı hayalleri gerçeklikten ayıramaz hale geldiğinde, yıkım artık kaçınılmaz bir ayin halini alır. Toplum, kendi elleriyle ördüğü bu akıldışılık duvarının arkasında hapsolduğunda, vahşet yegâne meşru dil haline gelir. Le Bon’un uyardığı gibi, kitlelerin elindeki güç, uygarlığın sonunu getiren o yıkıcı enerjidir.

Öteki ve Ölümcül Kimlikler: Savaş Baltası Olarak Aidiyet

Sartre’ın “Cehennem ötekidir” tespiti, bugün metafizik bir kaygıdan ziyade somut bir toplumsal sınır hattına dönüşmüştür. Amin Maaloufun “ölümcül kimlikler” olarak tanımladığı olgu, savaşın en sadık ve en yıkıcı neferidir [5]. İnsanlık, evrensel ortak paydalarını her kaybettiğinde, en dar ve kabileci kimliğine; bir mezhebe, bir ırka ya da bir bayrağa sığınır. Bu sığınma hali, kaçınılmaz olarak karşı taraftakini insanlıktan çıkarma sürecini başlatır.

Maalouf, Haçlı Seferleri’nden bu yana bu kimlik inşasının nasıl bir “canavarlaştırma” aracı olarak kullanıldığını hatırlatır. Tarihsel travmaların bugünün nefreti için birer yakıt olarak kullanılması, toplumları bitmeyen bir hınç sarmalına hapseder [6]. İki tarafın da birbirini “barbar” ilan ederek şiddeti kutsadığı bu dünyada, kimlik artık bir varoluş kalkanı değil, bir savaş baltasıdır. Cehennem, hafızanın sadece düşmanlık üretmek için kullanıldığı o karanlık odadır.

Bu noktada rgen Habermas’ın uyarısı hayatidir; “etnik soydaşlık” (etnos) bilinci, demokratik birlikte yaşama iradesini (demos) boğduğunda cehennemin kapıları sonuna kadar açılır [7]. İnsanın insanı artık sadece üniforması, tanrısı ya da dili üzerinden tanıdığı o daracık dünya, uygarlığın bittiği yerdir. Başkasını kendi farklılığıyla kabul etmeyen, onu kendi aynasında eritmeye ya da yok etmeye çalışan her yapı, kendi içsel cehennemini tüm dünyaya yayar.

Çağın Ahvali: Pusulasız Uygarlık ve Küresel Anarşi

Amin Maaloufun Çivisi Çıkmış Dünya” tasviri, bugün içinde bulunduğumuz yönünü kaybetmiş insanlığın en dürüst portresidir. Teknolojik ve maddi olarak devleşirken, etik ve manevi olarak cüceleştiğimiz bir paradoksun çocuklarıyız [1]. Maddi gücün zirvesinde olmamıza rağmen, bizi uçurumdan koruyacak ortak bir pusuladan, evrensel bir değerler sisteminden mahrum şekilde savruluyoruz.

Berlin Duvarı yıkıldığında vadedilen o “özgür ve sınırları aşan dünya” hayali, yerini yönetilemeyen risklere, derinleşen küresel eşitsizliklere ve radikal nefretlerin yükselişine bıraktı. Ulus-devletler artık küresel sermayenin ve anarşik güç dengelerinin karşısında acizdir. Dünya, kaptanı sarhoş, rotası kayıp ama motorları tam gaz çalışan devasa bir gemi gibi kayalıklara doğru ilerlemektedir.

Küreselleşme, bizi bir araya getireceğine, herkesin kendi kalesine çekilip komşusuna namlu doğrulttuğu bir “küresel panoptikona” dönüştü. Mülkiyetçi bireycilik, ortak yaşamın zeminini kemirerek toplumsal dayanışmayı bir “mülkiyet yarışına” kurban etti [8]. Maalouf’un deyimiyle uygarlıklar artık birbirini aydınlatmıyor, sadece birbirini yakıyor [1]. Bu yangın, çağın ahvalini özetleyen en acı ve en gerçek metafordur.

Cehennem, coğrafi bir koordinat ya da metafizik bir mekan değil; şiddetin ontolojik köklerinde, kitlelerin o uykulu cinnetinde ve “öteki”ne beslenen kör hınçta saklı bir ruh halidir. Şiddet bir kader değil, bir “mülkiyet ve tahakküm” inşasıdır [2]. Bu inşa süreci ancak toplumun rızasıyla ayakta kalır. Edward Said ve Sartre’ın vurguladığı gibi aydının ve düşünen insanın asli sorumluluğu, bu şiddet mekanizmasını rasyonalize eden “rızanın imalatına” karşı durmaktır.

Kabil’in taşı binlerce yıldır havada asılı duruyor ve her nesil o taşı yeniden fırlatmak için bir gerekçe buluyor. O taşı yere bırakmak, bir zayıflık işareti değil, insanın kendine ve “öteki”ne dönebilmesi için gereken en büyük devrimdir. Yitik belleklerin yasıyla yüzleşmek ve toprağın susturulan sesini yeniden duyulur kılmak, bu labirentten çıkışın tek anahtarıdır [2].

Eğer bu toplumsal cinnet uykusundan uyanmazsak, tarif ettiğimiz bu cehennem sadece bir metin ya da edebi bir tasvir olarak kalmayacak; içine hepimizin gömüldüğü o son karanlık çukur olacaktır. Çivisi çıkmış bu dünyada, elimizde kalan tek gerçek güç, birbirimizin yarasına duyduğumuz o sarsıntılı saygı ve “insan” kalma inadıdır.

Dipnotlar

[1] Maalouf, A. (2009). Çivisi Çıkmış Dünya. Yapı Kredi Yayınları.
[2] Büyükaşık, E. Şiddetin Ontolojisi: Arkaik Arketipten Barbarlık Çağının Ortadoğusuna.
[3] Hooke, S. H. (1991). Ortadoğu Mitolojisi. İmge Kitabevi.
[4] Le Bon, G. (1997). Kitleler Psikolojisi. Hayat Yayınları.
[5] Maalouf, A. (2011). Ölümcül Kimlikler. Yapı Kredi Yayınları.
[6] Maalouf, A. (2006). Arapların Gözünden Haçlı Seferleri. Yapı Kredi Yayınları.
[7] Habermas, J. (2002). “Öteki” Olmak, “Öteki”yle Yaşamak. Yapı Kredi Yayınları.
[8] Macpherson, C. B. (2024). Mülkiyetçi Bireyciliğin Siyasal Teorisi. Ketebe Yayınları.
Kaynakça
Büyükaşık, E. Şiddetin Ontolojisi: Arkaik Arketipten Barbarlık Çağının Ortadoğusuna.
Draaisma, D. (2007). Bellek Metaforları. Metis Yayınları.
Habermas, J. (2002). “Öteki” Olmak, “Öteki”yle Yaşamak. Yapı Kredi Yayınları.
Hooke, S. H. (1991). Ortadoğu Mitolojisi. İmge Kitabevi.
Le Bon, G. (1997). Kitleler Psikolojisi. Hayat Yayınları.
Maalouf, A. (2006). Arapların Gözünden Haçlı Seferleri. Yapı Kredi Yayınları.
Maalouf, A. (2009). Çivisi Çıkmış Dünya. Yapı Kredi Yayınları.
Macpherson, C. B. (2024). Mülkiyetçi Bireyciliğin Siyasal Teorisi. Ketebe Yayınları.
Sartre, J. P. (1943). Being and Nothingness: An Essay on Phenomenological Ontology.