Hınç Kültürü ve Kurumsal Nihilizm: “Üstinsan” Sanrısının Gölgesinde Yitirilen Çocuklar
Maraş Ayser Çalık Ortaokulu’nda yankılanan silah sesleri ve ardından on canın yitip gitmesi, sadece bir asayiş parantezine hapsedilemeyecek kadar ağır, ontolojik bir sarsıntıdır. 14 yaşındaki bir çocuğun İngilizce kaleme aldığı günlüklerdeki o buz gibi seçkincilik; “ben dâhiyim”, “üstün insanım”, “verdiğim zararı hissetsinler” ifadeleri, Nietzsche’nin felsefi mirasının modern bir cinnetle nasıl araçsallaştırıldığının manifestosudur. Bu trajedi, bireysel bir delilikten ziyade, modernitenin yarattığı anlam boşluğunun şiddetle doldurulduğu kurumsal bir nihilizm evresidir.
C. G. Jung’un Nietzsche’nin Zerdüşt’ü üzerine yaptığı seminerlerde uyardığı “arketipik şişme” (inflation), bu katliamın zihinsel zeminini açıklar. Jung’a göre şişme, bireyin sınırlı egosunun, kolektif bilinçdışından gelen devasa bir figürle —burada Nietzsche’nin Übermensch (Üstinsan) arketipiyle— özdeşleşerek kendi insani oranlarını yitirmesidir. Failin “130 IQ” vurgusuyla kendini “sıradan” öğrencilerden ayırması, eğitimin artık bir “insan inşası” değil, bir veri işleme sürecine dönüştüğünün göstergesidir.
Martin Heidegger’in uyardığı üzere, okul “Tekniğin Çağı”nın bir uzantısı haline geldiğinde, öğrenci de keşfedilecek bir özne değil, ölçülecek ve derecelendirilecek bir “yedek stok” konumuna düşer. Bu teknikleştirme, öğrencinin ruhundaki anlam arayışını ıskalar; çocuk sistem içinde sadece bir rakamdan ibaret kaldığını hissettiğinde, ontolojik bir güvencesizlik içine düşer. Yitirilen çocuklar, aslında bu soğuk ve ruhsuz ölçümleme sisteminin içinde kaybolanlardır.
Stauth ve Turner’ın incelediği “hınç” (ressentiment) kavramı, bu şiddet eyleminin asıl motor gücüdür. Hınç, zayıfın “toplumsal normale” duyduğu gizli nefretin intikam arzusuna dönüşmesidir. Failin günlüklerindeki “hayatım boyunca yalnız kaldım” itirafıyla “verdiğim zararı hissetsinler” talebi arasındaki geçiş, şiddetin bir iletişim aracı olarak nasıl kamusallaştığını sergiler.
Peter Sloterdijk’in betimlediği “narsisizm dönemi”, bireyin varlığını ancak yıkarak kanıtlayabildiği karanlık bir sahne inşa etmiştir. Maraş saldırganı için şiddet bir suç değil, İngilizce notlarla küreselleştirilen bir performanstır. Sloterdijk’in ifadesiyle bu, narsist kitlelerin kendi “karanlık gospel’lerini” yazdığı bir çağın yıkıcı dışavurumudur. Fail, sessiz yalnızlığını kanlı bir sahneye taşıyarak toplumdan intikam alırken, aslında en derin hıncını “üstünlük” maskesi altında sergileyen yaralı bir öznelliğin kurbanıdır.
“Sorun kapıda değil sistemdedir” tespiti, Heidegger’in “Tanrı’nın ölümü” ile kastettiği değerlerin değerden düşmesi süreciyle birebir örtüşür. Eğitim kurumu, failin gözünde “bir şey katmayan, yavaş ve aptalca” bir yer olarak kodlandığında, okulun ahlaki meşruiyeti çöker. Okul öğrenciyi sadece bir başarı puanına indirgediğinde, bireyin ötekiyle kuracağı “karşılıklılık” (reciprocity) ilişkisi kopar.
Kurumsal nihilizm tam da burada başlar: Okulun kapısına polis ve dedektör koymak, Heidegger’in bahsettiği “tekniğin egemenliğini” artırır ancak çocuğun ruhundaki o devasa anlam boşluğuna dokunmaz. Sistem, çocukları sadece rakamlarla ölçüp varoluşsal ihtiyaçlarını görmezden geldiğinde, okul bir bilgi yuvası olmaktan çıkıp, hınç dolu öznelerin kendilerini kanıtlamaya çalıştığı bir “güç alanı”na dönüşür.
Yarayı Değil, Zemini Onarmak
Maraş trajedisi, “fark edilmek için zarar vermeyi” seçen bir öznelliğin, teknikleşmiş ve ruhsuzlaşmış bir sistem içindeki patlamasıdır. Bu dehşet, şiddetin okullara “kolayca girmesinin” nedeninin metal dedektörü eksikliği değil, devasa bir pedagojik ve ontolojik boşluk olduğunu yüzümüze vuruyor. Çözüm; Jung’un işaret ettiği o “gölgeyle” yüzleşmekten, Heidegger’in bahsettiği değer boşluğunu sahici insani bağlarla doldurmaktan ve Stauth ile Turner’ın vurguladığı “karşılıklılık” ilkesini yeniden inşa etmekten geçiyor.
Şiddeti doğuran o zemini —yalnızlığı, hıncı ve narsisistik seçkinciliği— değiştirmeden atılan her adım, enfeksiyonu görmezden gelp yaraya pansuman yapmaktan farksızdır. Okullar, “üstinsan” sanrısıyla zehirlenmiş çocukların savaş alanı değil; güvenin, anlamın ve varoluşsal biricikliğin saygı gördüğü yerler olmak zorundadır. Gelecek, çocukların rakamlarla yarıştırıldığı bir “insan deposu” değil, Jung’un ifadesiyle “bireyleşme” sürecinin onurlandırıldığı bir yaşam alanı olmak mecburiyetindedir.
Kaynakça

