GÜLSEREN ÜNSÜN ENGİN’LE SÖYLEŞİ
Gülseren Ünsün Engin, hekimlik kimliğini edebiyatla harmanlayan, hayatını “engelli koşu” olarak tanımlayan hem bir tıp doktoru titizliğiyle toplumu gözlemleyen hem de bir yazar duyarlılığıyla gözlemlerini edebiyata döken çok değerli isim.
1946 yılında İstanbul’da doğdu. Çocukluk ve gençlik yılları Ankara’da geçti. 1971’de hekim oldu. Ülkenin pek çok yöresinde ve Almanya’da çalıştı. İlk şiiri 1963’te Gözgü dergisinde, ilk öyküsü 1965’te Ankara Sanat adlı dergide yayınlandı. Halen pek çok dergi ve gazetede yazılar ve eleştiriler, ayrıca tiyatro oyunları ve senaryolar yazmakta.
Orhan Kemal, Yunus Nadi, Ömer Seyfettin Öykü ödülleri almıştır. Eserlerinde; İzmir’in Amazon ruhundan Ankara’nın siyasi ve toplumsal sancılarına, Cumhuriyet’in asırlık birikiminden kadın hikâyelerine uzanan geniş bir yelpazesi var. Yapıtlarındaki kadın karakterler ve kent hafızası üzerine odaklanan Ünsün Engin, akılcı ve derinlikli duygularını tüm eserlerinde ustaca kaleme almıştır.
SELMA ÖZHAN:
Sayın Engin, sizinle ilgili yazmak ve sormak istediğim o kadar çok soru var ki sanırım bu sayfalara sığmayacak. O nedenle esas mesleğiniz hekimlikten başlayalım. Bir doktor olarak insan bedenindeki ‘sancıyı’ iyileştirmeye çalışırken, bir yazar olarak toplumun ve kentin ‘sancısını’ (Ankara örneğindeki gibi) kaleme almak nereden aklınıza geldi ve bunlar size neler hissettiriyor?


GÜLSEREN ÜNSÜN ENGİN:
Hekim olmak, aslında dünyaya bir ‘hekim gözüyle’ bakabilmektir. Karşınıza gelen hastayı; eğitiminden, mesleğinden, kişisel özelliklerinden ve toplum içindeki mevkisinden tamamen soyutlayıp onu etiyle kemiğiyle ‘çıplak bir insan’ olarak görmeniz gerekir. Hastayı çıplak gerçekliğiyle kabul etmeden, onu gerçek anlamda sağlığına kavuşturmanız mümkün değildir.Ancak bir hekimin hastasındaki bazı sorunu çözmeye gücü yetse de toplumdaki yanlışları ve kötülükleri tek başına düzeltmeye nefesi yetmez. Biz, yazarlar olarak tam bu noktada şanslıyız. Hataları saptayıp halkın anlayacağı bir dille ortaya koyarak toplumsal bir farkındalık yaratabiliriz.
Sancılı Kent Ankara kitabımda ve tarihî romanlarımda, bir cerrah titizliğiyle gerçeğin —sancının gerçek nedeninin— peşine düştüm. Tarihî bir roman yazacaksanız, kulaktan dolma bilgilerle yetinemezsiniz; kesin gerçeklere ulaşmak zorundasınız. Bu nedenle romanlarımın arkasında geniş bir kaynakça yer alır. Bir hekim olarak yıllarca bilimsel makaleler ve sağlık kitapları yazdığım için, edebi eserlerimde de bu araştırma disiplininden asla ödün vermedim.
Sancılı Kent Ankara, aslında bir yayınevinin siparişi üzerine doğdu. Hayatımın otuz yılını bu kentte geçirdiğim için, benden hem Ankara’nın tarihini hem de kendi kişisel tarihimi harmanlamamı istediler. Kitabın anlatım biçimini kurgularken başlangıçta zorlansam da sonunda ortaya çıkan eser hem beni hem de okurları çok mutlu etti. Ankara’nın tarihini kaleme alırken, kentin başına gelenleri gün yüzüne çıkarmayı ve okurların bu gerçeklerle yüzleşmesini hedefledim; ismini de bu yüzden böyle koydum. Sahi, Ankara hâlâ sancılar içinde değil mi? Şuna inanıyorum: Geçmişini bilmeyen, günümüzün sorunlarını asla tam olarak kavrayamaz.
SELMA ÖZHAN:
Tıp eğitimi analitik bir bakış açısı gerektirir. Yazılarınızda bu bilimsel disiplin ile edebiyatın uçucu, duygusal ruhunu nasıl dengeliyorsunuz?
GÜLSEREN ÜNSÜN ENGİN:
Evet, tıp eğitimi hem derin bir analiz hem de güçlü bir sentez yeteneği kazandırır. Fakültede bize sadece bedensel hastalıklar değil; ruhsal sağlığın normal ve anormal halleri de öğretilir. Bu donanım, insanları ruhsal derinlikleriyle anlamamı ve karakterlerimi bu psikolojik zemin üzerine inşa etmemi sağlıyor. Böylece bilimsel disiplin, edebiyatın uçucu ruhuna somut ve derinlikli bir gövde kazandırıyor.
SELMA ÖZHAN:
“Çıngıraklı Şerife ve Tek Memeli Alis” gibi eserlerinizde çok çarpıcı ve alışılagelmişin dışında kadın portreleri çiziyorsunuz. Bu karakterlerin yaratım sürecinde, doktorluk yıllarınızda karşılaştığınız gerçek yaşam hikâyelerinin payı nedir?


GÜLSEREN ÜNSÜN ENGİN:
Tek Memeli Alis, benim kanserle tanışma ve onu alt etme hikâyemdir. Ancak kitapta sadece hastalık değil, hayatın karşıma çıkardığı tüm zorlu engeller de yer alıyor. Anı-roman türünde kaleme aldığım bu eserde; bir hekimin meme kanserine yakalanışını, bir memesini kaybetmenin travmasını ve dört yıl sonra diğer memesinde de tümör çıkmasıyla yaşadığı büyük acıları anlattım.Fakat bu, sadece bir ‘acılar kitabı’ değil; aksine, her türlü zorluğa rağmen hayata inatla tutunuşun hikâyesidir. Hedeflerinin peşinden koşan bir kadının zaferidir. Bu kitabı, ‘Kadınlar kanserden değil, geç kalmaktan korksunlar,’ diyerek yazdım. Ben erken teşhis sayesinde kanseri yendim, seksen yaşıma ulaştım ve hedeflerimi gerçekleştirdim. Bugün arkama baktığımda, gurur duyduğum yirmi beş eserim var.
Çıngıraklı Şerife, benim beşinci öykü kitabım. Daha önce Remzi Kitabevi tarafından Kurutulmuş Çiçek Bahçesi adıyla, ‘iki kitap bir arada’ yayımlanan Yorgun Konak ve Kaçış Düşleri adlı eserlerim; Ömer Seyfettin Öykü Yarışması’nda ikincilik ve özel ödüllere değer görülmüştü. Ardından kaleme aldığım Sıradan Öyküler, Yunus Nadi Öykü Ödülü’nü usta öykücü Demir Özlü ile paylaştı.
Sonraki öykü kitabım Geç Kalan Öyküler de yine iki kitap bir arada yayımlandı ve bende çok özel bir yere sahiptir. Sayın Cumhurbaşkanımız Ahmet Necdet Sezer ve kıymetli eşi Semra Hanım bu kitabı çok sevmişlerdi. Bu vesileyle üç yıl üst üste Çankaya Köşkü’ndeki Cumhuriyet Bayramı resepsiyonlarına davet edildim; hatta Semra Hanım beni ayrıca bir çay davetinde ağırladı. Onları tanıdığım için çok mutluyum; her ikisi de son derece ilkeli, eğitimli, mütevazı ve zarif insanlardı.
SELMA ÖZHAN:
Amazonlardan Günümüze İzmir, adlı eserinizde kadim bir kadın gücünü bugüne taşıyorsunuz. Sizce bugünün çağcıl dünyasında ‘Amazon ruhu’ kadınlarda nasıl biçim değiştirdi?

GÜLSEREN ÜNSÜN ENGİN:
Bu sorunuza gelince; sadece öyküler değil; romanlar, tiyatro oyunları ve denemeler de hayatın içinden süzülüp gelir. Bazen hiç tanımadığınız bir karakter, kurgunun içine girdiğinde ete kemiğe bürünür, canlanır ve kendi kişiliğini kazanıp yazara başkaldırır. İşte yazarlığın en tılsımlı anı budur.Örneğin, Smyrna Üçlemesi’ne başladığımda, Kösten Adası’nda ‘Smyrna’ adındaki küçük bir kız satırların arasından başını kaldırıp bana, ‘Beni yaz!’ dedi. Ben bambaşka şeyler tasarlamışken, o küçük kız yönetimi ele aldı ve kendi hikâyesini bana adeta dayattı. Bunlar hayatta hiç karşılaşmadığınız ama kendi gücüyle var olan kahramanlardır. Planınız ne olursa olsun, yazarken kahramanlarınızın sesine kulak verin ve onları serbest bırakın. Tabii burada kastettiğim bir başıboşluk değil; edebiyatın kurallarını savsaklamadan, dizginleri tümüyle bırakmadan ama kahramanınıza saygı duyarak yazmak…
SELMA ÖZHAN:
İzmir ve Ankara… İki farklı ruh, iki farklı sancı. “Sancılı Kent Ankara” kitabınızda kentin sadece sokaklarını değil, ruh halini de anlatıyorsunuz. Bir kenti ‘sancılı’ kılan şey sizce nedir; göç mü, siyaset mi yoksa unutulan hatıralar mı?
GÜLSEREN ÜNSÜN ENGİN:
Hayat aslında uzun bir engelli koşu gibi… Eğer direnciniz, içsel gücünüz ve hedeflerinize varmak için sarsılmaz bir kararlılığınız varsa, karşınıza çıkan en yüksek engelleri bile aşabiliyorsunuz. Benim bu koşudaki ilk engelim, on iki yaşımda, henüz çocukluktan genç kızlığa adım attığım o gün karşındaydı. İlk kanamayı görüp korkuyla anneme koştuğumda, o sadece güldü ve yanağıma sert bir tokat attı. ‘Artık genç kız oldun, aklın başına gelsin diye bu tokat; adettir,’ dedi. Ne suç işlediğimi bilmeden, hıçkırarak ağlıyordum. Babam geldiğinde annem ona kendi tarzıyla bir şeyler söyledi; babamın çatık kaşlarını gördüğümde korkum daha da arttı. Bana, ‘Artık büyüdün, erkek çocuklarla oynamak, hatta konuşmak bile yasak,’ dediğinde anlamıştım: Bu ülkede genç kız, hatta kadın olmak bile başlı başına bir suçtu.
İkinci engelim, eğitim hayatımın önüne set çekilmesiydi. Aileme göre nasılsa evlenip ev hanımı olacaktım; o halde en ‘ideal’ okul Kız Enstitüsüydü. Dikiş, nakış ve ev idaresi öğrenecektim. Oysa benim ellerim dikişe değil, kitaplara yatkındı. Okulda mutsuzdum, sürekli zayıf alıyordum. Neyse ki geçirdiğim viral hepatit —ki komşularımız bunun üzüntüden olduğunu söylerdi— kurtuluşum oldu. Ailem beni o okuldan alıp liseye yazdırınca, okuma yolundaki ilk barajı aşmış oldum.
Lise bitince hedefim tıp fakültesiydi ancak ailem ‘yeterince’ okuduğumu düşünüyordu. Babamın çalıştığı Harita Genel Müdürlüğünde teknik ressam olarak çalışıp eve katkı sağlamamı bekliyorlardı. Ben ise onlardan habersiz üniversite sınavına girdim ve Hacettepe Tıp Fakültesini kazandım. Kardeşim sonucu gazeteden sevinçle ilan edince annem isyan etti: ‘Bir kız çocuğu nasıl doktor olur? Nasılsa evlenmeyecek mi?’ Annem, aslında kendi kaderini bana yansıtıyordu. İstanbul Belediye Konservatuarını bitirmiş, Müzeyyen Senar ve Safiye Ayla gibi devlerle çalışmış birinci sınıf bir ses sanatçısıyken, evlenince tüm kariyerini bırakıp ‘ev kadını’ rolüne hapsolmuştu.
Neyse ki babam, kendi yarım kalan tıp hayalini bende gördü ve ‘Kızıma destek olacağım,’ dedi. Ancak üniversite yılları bir karabasan gibiydi. Otobüs biraz gecikse babam erkeklerle buluştuğumu sanıyor, ağır hakaretler ediyordu. Tam o sırada âşık oldum. Aşk da yasaktı… Tıp derslerinin ağırlığı, babamın bitmek bilmeyen baskıları ve imkânsız bir aşkın acısı birleşince, tek çıkış yolunu gizlice evlenmekte buldum. Fakat kaçtığım baskı evi, beni daha büyük bir yanlışa sürükledi; seçtiğim adam alkolik ve şiddet yanlısı çıktı. Bu evlilik bana bir yılıma ve sınıfta kalmama mal oldu.
Boşandığımda eve döndüm ama baskı katlanarak arttı. Sınavlara çalışırken ‘elektrik parası çok geliyor’ diyerek ışığımı kapatıyorlardı. Lisedeki gibi gün ağarmadan uyanıp çalışmaya başladım. Ailemin tek amacı, beni okuldan soğutup ilk isteyene vererek ‘aile namusunu’ kurtarmaktı. Ama ben, kadere teslim olmamaya yeminliydim. O sınavdan kalsam okuldan atılacaktım; buna izin veremezdim…Ne yapıp edip bir çıkış yolu bulmak zorundaydım. Bu dayanılmaz süreçte defalarca ölümü bir kurtuluş sanıp intihara kalkıştım; ama ölemedim. Madem yaşayacaktım, mutlaka bir çözüm bulmalı, ayaklarımın üzerinde durmalıydım.
Son bir umutla gidip Dekanla görüştüm; o dönem Hacettepe’ye bağlı olan Erzurum Tıp Fakültesi’ne naklimi istedim. Talebim kabul edilince Erzurum’a nakledildiğimi ve oraya gideceğimi söylediğimde yine kıyamet koptu. Ancak bu kez geri adım atmaya niyetim yoktu.

Sömestri çoktan başlamıştı. Beni Ankara Garı’nda Erzurum Ekspresi’ne bindirip el sallayarak uğurladılar. Nerede kalacağım, verdikleri parayla nasıl geçineceğim; bunları hiç dert etmiyorlardı. Aslında gizli beklentileri vardı: Boyumun ölçüsünü alacak, pes edecek ve başım önde eve dönecektim. Oysa zorluğun en büyüğü, Erzurum tren istasyonun puslu soğuğunda beni bekliyormuş.
Erzurum tren istasyonunda beni, benden önce Hacettepe’den oraya nakil giden bir arkadaşım karşıladı. Kız yurdu tamamen dolu olduğunu söyledi. Kalacak bir yerim yoktu, gece çoktan bastırmıştı ve Erzurum’un ayazı insanın iliklerine işliyordu. Ankara’daki cendere, yerini bembeyaz uçsuz bucaksız belirsizliğe bırakmıştı.
Amcamın kızı, Erzurumlu zengin bir tüccarla evliydi, on sekiz yaşındaydı. Kucağında bir bebekle, ailesinin ‘zengin’ diye kırk yaşındaki bir adama verdiği çocuk kadınlardan biriydi. Evin içinde İstanbul’dan gelen ‘yabancı gelini’ sevmeyen, benden de hiç hoşlanmayan bir kaynana figürü hüküm sürüyordu. Benimle ilgili sözlerine kulağımı tıkayıp orada kalmaya devam ediyordum. Bir gün amcamın kızı yanıma geldi. Sesindeki çaresizliği hiç unutmam: ‘Kayınvalidem seni artık evde istemiyor. Sen buradayken bana da çok eziyet ediyor. Gitmen gerek…’ dedi. O an dünya başıma yıkıldı. Ertesi sabah, taşımakta güçlük çektiğim bavulumla karların içine bata çıka okulun yolunu tuttum.
Arkadaşlarım beni bir-iki gün yurtta gizlice misafir edebileceklerini söylediler. Akşam vakti, yurt müdürüne görünmeden beni içeri sızdırdılar. Bir süre memleketine gidenlerin boş yataklarında, ‘kaçak’ gibi uyudum. 1966-67 sömestriydi; ülke sağ-sol çatışmalarının ateşiyle yanmaya başlamıştı ve bu ayrım Erzurum Atatürk Üniversitesi’nde de tüm şiddetiyle hissediliyordu. Sağcı değilsen, otomatikman ‘solcu’ ilan ediliyordun. Daha ilk günlerimde, belinde tabancasıyla bir öğrenci gelip beni bir konsere davet etti. Bir arkadaşımla gittim ama salonun manzarası ürkütücüydü: Her yer bozkurt bayraklarıyla doluydu ve neredeyse tüm erkeklerin belinde silahlar parlıyordu. Hacettepe’nin çok sesli ve özgür ortamından sonra, kendimi bambaşka ve tekinsiz bir dünyanın ortasında bulmuştum.
Ankara’daki eğitim hayatım boyunca kendi dertlerime öyle gömülmüştüm ki etrafımda sağ veya sol görüşlü öğrenciler olsa bile farkına varmazdım. Zihnim sadece derslerle meşguldü. Erzurum’daki konser gecesinde de yorgunluğumuzu bahane edip erkenden ayrıldık.
Ben o günlerde; korkak, içine kapanık ve silik genç bir kadındım. Tek derdim; başımı sokacak güvenli bir yer bulmak, derslerime odaklanmak ve diplomayı alıp kendi hayatımı kurmaktı. Ama ben daha şehre ayak basmadan, ‘dul bir öğrenci geliyor’ haberi Erzurum’un sokaklarına yayılmıştı bile. Garsonundan minibüs şoförüne, ilaç tanıtıcılarından esnafına kadar herkes, kocasız kalmış bir kadına asılma hakkını kendinde buluyordu. Kendimi her yanımı sarmış bir ateş çemberinin tam ortasında hissediyordum.
Bu kuşatılmışlıktan kurtuluş yolu, yine kader ortağım olan sınıf arkadaşlarımdan geldi. Şehrin dışındaki Ilıca ilçesinde bulunan Erzurum Şeker Fabrikası’nda tıp fakültesinden müzisyen arkadaşlar bir orkestra kurmuşlardı; ancak bir solistleri yoktu. Orkestra elemanı olmanın ayrıcalığı büyüktü: Fabrikanın yurdunda ücretsiz kalıyor, yemeklerini bedava yiyor ve balolarda çalarak ayda otuz lira kazanıyorlardı. O zamanlar için bu muazzam bir paraydı. Burs başvurum henüz sonuçlanmamıştı ve babam artık para göndermediği için büyük bir sefalet içindeydim.
Yılbaşı kapıya dayanmıştı; Erzurum’un beyaz örtüsü altında yeni bir başlangıcın heyecanı vardı. Müzisyen arkadaşlarım beni fabrika yönetimine, ‘Ankara’dan gelen özel bir solist öğrenci’ olarak tanıtmışlardı. O gece baloda şarkı söyleyecektim ve bu sadece bir performans değil, benim için hayatta kalma sınavıydı. Eğer beğenilirsem fabrikanın güvenli yurdunda kalabilecek, çok ucuza yemek yiyebilecek ve borcumu ay başında bursumla ödeyebilecektim. Üstelik her balo için otuz lira alacaktım; bu, o dönem için paha biçilemez bir özgürlüktü.
O gece mikrofonu elime aldığımda sadece şarkı söylemedim; karların içinde yürüdüğüm o kilometreleri, içtiğim o borç çorbaları ve üzerime çöken o ağır ‘dul kadın’ etiketini de bir kenara ittim. Beğenildim… Artık güvendeydim. Her sabah fabrikanın servisiyle Erzurum merkeze, hastanedeki stajıma gidiyor; akşamları ise belli bir saatte beni alıp güvenli limanıma, fabrikaya geri getiriyordu.
O günden sonra profesyonel şarkıcılığım ile tıp öğrenciliğim el ele yürümeye başladı; geceleri sahnede, gündüzleri hastane koridorlarındaydım. Nihayet 1971 yılında, ‘Hekim’ diplomamı ellerime aldığımda, hayatın önüme çıkardığı dördüncü büyük engeli de aşmıştım.
Akademik kariyerim, Samsun’dan Adana’ya uzanan bir engeller zinciriyle sınandı; üniversite yönetimlerinin keyfi tutumları ve 1980 öncesinin karanlık terör ortamı, doçentlik hayallerimi ve yurt dışı projelerimi defalarca sekteye uğrattı. Adana’da silahların gölgesinde ders anlatırken, liyakatsiz bir meslektaşın engeliyle karşılaşınca akademik hayata veda edip İzmir’e sığındım. Tepecik ve Özel Sağlık Hastanesi’ndeki haksız işten çıkarmaların ardından, cebimde beş kuruşum yokken Beyler Sokağı’nda hurda cihazları tamir ederek kendi laboratuvarımı kurdum. Boşanma süreci ve kızımın gidişiyle derinleşen yalnızlığıma rağmen, tıp fakültesindeki hocamın desteğiyle tüm borçlarımı ödeyerek bağımsız bir hekim olarak dimdik ayakta kalmayı başardım.
SELMA ÖZHAN:
Gülseren Ünsün Engin’in kaleminden dökülen tüm bu sözcüklerin sonunda, okuyucunun ruhunda hangi ‘reçete’ kalsın istersiniz. Bir umut mu, bir yüzleşme mi yoksa sadece derin bir iç çekiş mi?

GÜLSEREN ÜNSÜN ENGİN:
İnsanın onuru, karşılaştığı engellerin yüksekliğiyle değil, o engelleri aşarken gösterdiği sarsılmaz iradeyle ölçülür.
Okuyucum kitabı kapattığında; ‘Eğer o başardıysa, ben de her türlü kuşatılmışlığın içinden bir çıkış yolu bulabilirim,’ diyebilmeli. Bu reçetenin ana bileşeni, kadının kendi sesini bulma cesaretidir. 80 yaşına ve 25 kitaba ulaşan bu uzun koşunun sonunda biliyorum ki; sancı kaçınılmazdır ama o sancıdan bir ‘eser’ doğurmak bizim elimizdedir. Tüm bu süreçte, kendi maaşımı tek sermayem yaparak bir Kanser Bilgi Merkezi kurdum. Üç yıl boyunca kanser hastalarına rehberlik ettim, onlara yol gösterdim hiç ücret almadan. Ancak hiçbir karşılık beklemeden sunduğum bu destek yüzünden suçlanmak acı vericiydi. İlginç bir tezat ki Almanya’daki Kanser Bilgi Merkezi bu işi tek başıma nasıl başardığımı merak edip beni takdirle davet ederken, kendi ülkemde merkezimi kapatmak zorunda bırakıldım.
Gülseren Ünsün Engin, okuyucunun ruhunda bir “direniş reçetesi” kalmasını hedefler. Bu reçetenin ana bileşeni, kadının kendi sesini bulma cesaretidir. Ona göre insanın onuru, engelleri aşarken gösterdiği sarsılmaz iradeyle ölçülür.
Bu derinlikli söyleşi için size içtenlikle teşekkür ediyorum.

