Kadrajın Ötesinde Bir Hafıza: Levent Öget ile Caz, Hareket ve Işığın İzinde
Fotoğraf, yalnızca bir anı kaydeden teknik bir araç değildir; aynı zamanda zamanın, mekânın ve insanın izlerini taşıyan güçlü bir anlatım biçimidir. Kadraja giren her ışık, her hareket ve her yüz, fotoğrafçının bakışıyla yeni bir anlam kazanır. Bu nedenle iyi bir fotoğraf, görüleni kaydetmekten çok, görünmeyeni hissettirebilme gücünde saklıdır.
Levent Öget’in fotoğraf dünyası da tam olarak bu çok katmanlı bakıştan beslenir. 1970’li yıllardan bugüne uzanan üretim yolculuğunda fotoğrafı; cazın doğaçlama ritmi, dansın bedensel ifadesi ve sahne sanatlarının dramatik atmosferiyle buluşturan bir görme alanı kurar. Analog karanlık odalardan dijital çağın yeni görme biçimlerine uzanan bu serüvende, siyah-beyazın şiirsel dili onun fotoğraflarında özel bir yer tutar.
Çığ Kültür Sanat için gerçekleştirdiğimiz bu söyleşide Levent Öget ile fotoğrafçı kimliğinin oluşum sürecini, analog dönemin üretim koşullarını, siyah-beyaz estetiğe bakışını ve fotoğrafın bugünkü konumuna dair düşüncelerini konuşuyoruz. Bu sohbet, aynı zamanda fotoğrafın ışık, hareket ve hafızayla kurduğu derin ilişkiye dair önemli ipuçları sunuyor.
SİNAN AYDIN:
Bir fotoğraf sanatçısı olmanın dışında, görsel sanatlarda farklı projeler üretmiş bir geçmişiniz var. Yalnızca fotoğraf sanatı değil, tiyatro, sinema, dans ya da müzikle iç içe geçen, uzun soluklu kişisel ve ortak çalışmalar bunlar. Bir sanatçının sahip olması gereken ve sanatla ilişkilendirilebilecek ilgi alanlarınızı öğrendikçe dergimizin sadece bir sayısında söyleşimizin yeterli olamayacağını düşünüyorum. Bu bölümde fotoğrafçı kimliğinizi, bir fotoğraf sanatçısı olarak, fotoğraf sanatına dair görüşlerinizi konuşalım. Caz, müzik, tiyatro, sinema, dans ve gösteri sanatlarındaki performans ve diğer disiplinlerarası projeleriniz ile ilgili çalışmalarınızı da dergimizin takip edecek diğer sayılarına bırakalım. Böylelikle sizi daha kapsamlı tanıyabiliriz. İlk sorum şu olacak:
Kendinizden biraz bahseder misiniz, bugünkü noktaya nasıl ve hangi aşamalardan geçerek ulaştınız?

© Photog. Öget / Neden Niçin Demeden Aradım Seni Buldum_Lavantalık (Aksanat_2000)
LEVENT ÖGET:
İstanbul’da yaşıyorum. Sporcu bir babanın dört çocuğundan biri olarak spora, müziğe ve fotoğrafa tutkun olarak büyüdüm. Fotoğraf tutkumun başlangıcında babamın etkisi çok büyük oldu. Sonraki yıllarda da bu üç alan ana yollarımdı. Müzisyen olarak ilerleyemediysem de bugün dört farklı radyoya caz müziği programları hazırlıyor ve fotoğraf ile ilgili yaratıcı projeler için çalışıyorum. Pek çok kitap, makale yayımladım. Sergi, seminer ve çeşitli etkinlikler düzenleyip ortak projeler içinde bulundum. Her üç alanda da okullu olmamama karşın geçirdiğim aşamaların en belirgin özelliği hiç vazgeçmeden sabırla çalışmak oldu. Yelken, bisiklet, atletizm ile geçen sporculuk yıllarının ardından halen uzun mesafe koşucusu olarak hayatımda bu branşa etkili bir yer açmaya çalışıyorum. Ülkemizin çağdaş ve aydınlık geleceği için heyecan duyuyorum. Kendi alanlarımda aktif bir hayat içinde 70’lerden beri sanatçı duruşumu sürdürmeye çalışıyorum.
SİNAN AYDIN:
70’li yıllardan başlayarak, 90’lı yıllara ve günümüze uzanan fotoğraf yolculuğunuzun dün ve bugünkü durumunu sizden dinleyebilir miyiz?

© Photog. Öget / Küçük Prens_Lebel (Assos Gösteri Sanatları Festivali_1995)
LEVENT ÖGET:
“90’lı yılların fotoğrafçılığı” diye bir şey var mı bilemiyorum. Ancak ‘analog’ için belki de son yıllardı ve bugün o dönem üretilmiş tüm işlerime en iyi çalışmalarım diye bakabiliyorum. Ya da en azından o yıllar fotoğrafın saygı gördüğü yıllardı, özellikle de ülkemizde sanat galerilerinin fotoğraf sanatına artık biraz daha sahiplenici bir yaklaşımla bakış açılarını değiştirdiklerini görebiliyorduk. Ülkemiz için bu önemli bir şey çünkü zaten çok geç bir kabullenişti bu (fotoğrafın sanat olarak kabul görmesi) ve en azından benim de üretici bir dönemime denk geldiği için olabilir, pek çok sergi açarak koleksiyoncularıma sahip olabilmiştim. Neredeyse tüm fotoğraf kitaplarımı o dönemde yayımlayabildim. Sponsorlukların da toplumumuzda sanat alanında büyük bütçelerle projelere destek olunduğu 90lı yıllarda yalnızca fotoğraf sanatı için değil genel anlamda plastik sanatların tüm disiplinlerinde bu destekçilik etkili olabiliyordu. Kişisel ya da kurumsal ‘iştahlı’ bir alışveriş, destekçilik ve katılımcılık ruhu oluşmuştu. Tabii, toplumumuz için bu da yeni bir şeydi ve tüm diğer konular gibi sonraki yıllarda maalesef bundan da sıkılındığını gözlemledik. Bu da kanımca toplumun bu konuyu tam anlamıyla hazmedemediğini ortaya koyuyor. Fotoğrafın geleneksel sanatsal üretimleri dışında disiplinlerarası üretimlerde özellikle de çağdaş sanat etkinliklerinde büyük bir kullanım alanı bulması yalnızca yerli sanatçılarda değil uluslararası tüm sanat etkinliklerinde yükselen bir değer haline gelmesinden anlaşılabilir. Şunu da kendi sanatçı yolculuğumun notlarından eklemeliyim ki fotoğraf sanatı adına kendi denemelerim perspektifinden bu denli farklı işleri üretebildiğim o yıllardaki fotoğrafçılığımı ‘biten bir dönemin’ son bölümünde yapmak üzere olduğumu bilmiyordum. Şimdi, geriye baktığımda aslında bu bağlamda bir bakıma şanslı olduğumu fark ediyorum. Elbette buradaki değerlendirmelerim konunun daha geniş bir ölçekte incelenmesinin dışında kalabilir. Fotoğraf çok geniş bir alana yansıyor. Bu yansıma kişisel alanımda, yaşadığım ülkede ve dünyada farklı görünümler veriyordu. Benim için 90’lı yıllar birkaç sergi açabilmek, birkaç kitap çıkarabilmek için destekçiler bulmaya çabalamakla, işlerimi fotoğraflayabilmek için mücadeleyle, elbette ekonomik ve finansal gereksinimler için var gücümü ortaya koymakla geçirdiğim yıllar oldu. Yoksa eminim 90’lı yıllar fotoğrafçılığı bir sanat tarihçisinin söyleminde harika açılımlara konu olabilecek birçok özelliğe sahiptir.
SİNAN AYDIN:
Sanatçılar, genellikle siyah-beyaz fotoğrafları tercih ediyorlar. Bu geçmiş yılların malzeme olanakları ile mi ilgilidir, yoksa sanatsal yönü ile mi tercih ediliyor? Sizin de sosyal medyada paylaştığınız fotoğraflarınızda siyah ve beyaz renklerinin daha hâkim olduğunu görüyoruz. Siyah-beyaz renklerinin hala eskisi kadar tercih edilmesinin sebebini nasıl açıklayabilirsiniz?

© Photog. Öget_1995 / Assos Gösteri Sanatları Festivali
LEVENT ÖGET:
Bu benim için tercihten önce içine doğulan bir şeydi. Yani benim çocukluğumda renkli fotoğrafçılık yapılmıyordu. Geçmişimizden gelen her şey de siyah beyazdı. Elbette renklenme yine o yıllarda hızla geldiyse de fotoğraf üretiminin yine de büyük bir çoğunlukla siyah beyaz devam ettiğini gördük. Fotoğrafı siyah-beyaz renklerinin dışında hayal edemezdik, etmek istemezdik. Sonraki yıllarda renklenmiş fotoğraftan sanırım o kadar da çok hazzetmedik. Ben ilk kez bazı fotoğrafçılık hikâyelerini babamdan duyup etkilenmiş olduğum sıralarda, fotoğraf çekerken de sonuçlarının siyah beyaz tab edileceğini bilerek çekim yapmayı öğreniyordum. Fotoğraf kimyasının da henüz hazır banyolarının olmadığı yıllardı. Özel formüller ile kendi özel karışımlarımı siyah-beyaz baskı sonuçlarımı etkileyecek şekilde hazırlıyor ve ona göre denemelerini yapabiliyordum.
Özellikle Michelangelo Antonioni’nin unutulmaz ‘Blow-Up’ filmini gördükten sonra bu yolda, filmde gördüğüm fotoğrafçı gibi ilerlemek istediğimi, keşfetme çabalarımı fotoğrafın yetenekleri üzerinden yapmak istediğimi anlamıştım. Fotoğrafın analog dönemdeki yerini dijitale bırakmasında da önceleri bir süre bocaladım. Tekniğimi sürdürememekten korkuyordum. Ancak öyle olmadı, zihninizde oluşan bir dengeyle bence bunu her teknoloji ile sürdürebilirsiniz. Çok uzun bir süre renkliye yaklaşmadım bile. Bir projemin öncesindeki araştırma döneminde usta sanatçı Bülent Erkmen’in renkli işlerimi görüp “bunlar çok güzel, hatta belki de siyah-beyazlarından bile daha güzel” olarak değerlendirmesi beni etkiledi. Bu yüzden son yıllarda, bir kitap, sergi ya da bir enstalasyon olarak kullanmadığım pek çok çalışmamı ve renkli işlerimi de bir arada olacak biçimde bir araya getirecek sosyal medya paylaşımları yapıyorum. Diğer bir yandan yine de siyah-beyazın tercih edilmesinin sebebi gündelik görme biçimlerimizden farklı bir seyir sağladığı için olabilir. Her şeyden önce Susan Sontag’ın da dediği gibi;
(…)”fotoğraf çekmek nesneye karışmadan müdahale etmeden görmezden gelip seyirci olmayı gerektiren bir şeydir…” Sonuç siyah-beyaz olduğunda müdahale edilmesiyle bir çelişki doğuyorsa da aslında fotoğraf çekilme anından itibaren geçip-giden bir şey olarak algılandığından siyah-beyaz renklerle başkalaşarak bir çeşit ‘geride/geçmişte kalmaya’ da vurgu yapılmış oluyor. Bu konuda pek çok ‘sebep’ olsa da şimdilerdeki tercih için temel olan şey kanımca görselin izlenmesindeki hazdır.”
SİNAN AYDIN:
80’li ve 90’lı yıllardaki fotoğrafçıların bugüne kıyasla çok fazla olanakları yoktu. Siz kendinizi bu alanda nasıl geliştirdiniz? Sizi fotoğrafçılığa iten etkenler neydi?

© Photog. Öget / 1995 Simurg_Hüseyin Katırcıoğlu
LEVENT ÖGET:
Bu güzel bir soru çünkü o yıllarda her alanda ve oldukça fazla üretimde bulunmuş biri olarak benim de sık sorguladığım bir konu oldu. Her şeyden önce henüz görüntü üretmenin bu denli hızlanmadığı bir süreçti. Yine de görece diğer sanat disiplinlerine göre fotoğraf sanatının yapıt üretme süreci için daha fazla emek harcanmazmış gibi bir yanılsamaya hâkim bir görüş yaygındı. Zaten bu da bu yapıtların en başta biricik olmalarından da başlayarak sanatsal var oluşunu hafifleten bir duruşa taşıyordu. Bu alanda üretim yapanlar kendilerine ‘sanatçı’ diyebilmekte bile zorlanıyorlardı. Yani daha baştan yeterince saygın olmayan ve şaibeli bir alanda nasıl olur da bir fikriniz var ise onu fotoğraf ile yansıtabilirdiniz? Bu konuya fazla takılmaması gereken fotoğraf, aslında sanattan da öte olan özelliklere sahiptir. Belki ben de bunu tersine çeviren ‘öte duruma dair’ olan bir şeyler yapmış olabilirim. Projelendirmeye çok önem verdim ve hiçbir sergi ya da kitap için bir yıldan daha az bir sürede hazırlanmadım. Yani her zaman söyleyecek bir sözüm olduğunu düşündüm ve fotoğraflarım bunun için harika bir ifade aracı olabilirdi. Olanaklar için ise yalnızca şunu söyleyebilirim. Üretmek için ilk olarak kendinize ihtiyacınız vardır. Son zamanlarda baskın bir dil olan yapay zekâ konusu ile ilgili de bunu söylemeliyim. Sizde olanlar asıl ‘olanakların’ kaynağıdır ve eğer onları geliştirir ya da değerlendirirseniz diğer her şey buna hizmet eder. 80’li, 90’lı yılların olanaksızlıklarını birinci elden yaşayan fotoğrafçılardan biri olarak hep geriden gelerek yakalayabildiğim imkânsızlıklarımla, fotoğrafçı dostlarımdan emanet aldığım takım ve malzemeler ile üretmeye çalıştım. Yine de asıl yolun bu olduğunu yani ‘üretebilmek’ olduğunu hissediyordum. Öyle de oldu, zaten fotoğrafı kendiniz üretmek istediğinizde diğer plastik sanatlar alanındaki olanaklardan daha fazlasına gerekmeyen bir yapısı var. Gazetecilik ile fotoğrafçılık güçlü bağlara sahiplikle birlikte yürüyor. Bu önceki yıllarda daha da güçlüydü. Elbette ben de öyle yaptım ve ilk defa fotoğrafı deneyimlediğimde fotoğraf ile haber yapmaya çalışıyordum ve sadece 14 yaşındaydım. Haber olarak çok etkileyici bir konu olmasına karşın elimdeki fotoğraflar yerel bir gazeteye haber görseli olmaya yetmemişti ama cesur bir adım atmıştım. Fotoğrafçılık artık içten hissettiğim bir şeydi. Sonraki yıllarda ise çevremdeki pek çok sanatçı dostumun üretimleri arasında zaman zaman onların üretme çabalarından etkilenerek öncelikle kendi projelerime yöneldim. Beni fotoğrafçılığa iten etkenler görselliğin kendine has ifade biçiminin gücüydü. Bugün de aynı nedenden fotoğrafı seçtiğimi anlıyorum.
SİNAN AYDIN:
Fotoğraf, sanatsal anlamda bir hikâye içermeli ve çekenin gözü mü olmalıdır. Aksi düşünülebilir mi?

© Photog. Öget / Truva Öyküsü_Ayla Algan_1993_Çanakkale
LEVENT ÖGET:
Bir fotoğraf çekilmeye değer görüldüyse zaten bir hikâye de içeriyordur. Fotoğrafçının kattıkları her zaman görünür olmasa da görsel sanatlara ilgi duyanlar görece buradaki eylemi daha farklı hissedebilirler. Üstelik kimi zaman hareketli görüntülerden daha fazla anlam akışı buradaki hikâyede ortaya çıkabilir ve izleyeni farklı okumalar yapmaya yönlendirir. En kısa anlam akışının bile bir hikâyeyi oluşturduğu kabul edilirse; Paul Klee’nin “her yapıt kendi yolculuğunu yaşar” sözlerindeki gibi fotoğrafın üretildiği andan itibaren sahip olduğu biricik hikâyesi ile farklı yolculuklar, farklı karşılaşmalar yaşayacağı bir hayatı olacaktır. Öte yandan bu “hikâyecilik” günümüzde bir çeşit tüketim çılgınlığına dönüşmüşken belki de fotoğrafın tam tersine olabildiğince daha az hikâye içermesi makbul olandır diye düşünmeden edemiyorum. Sontag buna şöyle diyor; “Her şey bir fotoğrafta sona ermek için vardır” Ne acınası değil mi? Hikâye zaten var ve fotoğraf onu sona erdirmek için son etap! Yani bu çok fazla bir yük! Her ne ise, fotoğraf pek çok ayrıcalıklara sahiptir ve bir nokta gibi son çığlığı anlamlandıran ya da donmuş bir sorgulama alanına yüklenen, saflığı kuşkulu bir anlamlar dizisidir. En istenmeyen durumda bile fotoğrafı çekenin ‘görüşünün’ fotoğrafa sızması kaçınılmazdır. Ve elbette bu da bir hikâyedir.
SİNAN AYDIN
Fotoğrafçılığa başladığınız yıllarda ilham aldığınız veya etkilenip fotoğraflarını takip ettiğiniz fotoğrafçılar var mıydı? Varsa bunlar kimler ve fotoğraflarında sizi etkileyen özellikleri nelerdi?

© Photog. Öget_untitled – self_portrait – 1999
LEVENT ÖGET:
En başlarda değilse de sanat tarihini araştırmaya kendi çabalarımla bilgilerimi çoğaltmaya çalıştığım yıllarda pek çok görsel sanatçıdan etkilendim. Belki de ressamlardan daha fazla etkilenmiş de olabilirim. Bugün kendi işlerime baktığımda bunu ben bile fark edebiliyorum. Pek çok isim sayabilirim, gerçekten harika fotoğrafçılar gördük ve etkilenmeye devam ediyoruz. Ancak yine de birini diğerlerinden başka bir yere koyacağım. Joel-Peter Witkin benim için çok özel bir isim oldu. Elbette kurgusal işler üretmek anlamında ondan esinlendiklerim oldu. Konularındaki çarpıcı olduğu kadar itici özelliklerin olduğu kabul edilmesine karşın benim için ‘hazırlanılarak’ yaratılmış çok güçlü kurgusal çalışmalar olması oldukça etkileyicidir. Fotoğrafa dair düşünce üretmek ya da tam tersi düşüncelerin fotoğraftaki yer buluşu izlenimlerine kafa yormak çok zamanımı aldı. Bu dönemime ait bir üretim olan “Vahşi Balık Akvaryuma Karşı” (2006/Norgunk Yayınları) deneme kitabım emeklerimin sonuç verdiği bir çalışma oldu. Soru soran, bunu seven bir karakterim olduğunu düşünüyorum. Bunu fark ettiğimde her araştırma keyif veriyordu. Fotoğraflayabilmenin ise kendine has bir dili olduğunu hissedebiliyordum. Bunu yapan, benim gibi kimler olduğunu görebilmek için bakabileceğim yerler kısıtlıydı. Nuri Bilge Ceylan’ın işlerini gördüğümde kendimden bir şeyler olduğunu hissettim. Sonraları dünyadaki örnekleri bulmaya çalıştığımda belki Man-Ray ya da Cartier-Bresson, Cindy Sherman, Alfred Stieglitz, Paul Strand gibi pek çok isim karşımda duruyor ve görüntü yaratma dünyasının ustaları olarak beni etkiliyorlardı. Kendimi hiçbir zaman sınırlamadım, bulabildiğim her yere bakmaya çalıştım. Bu, bugün de aynı biçimde sürüyor ve yalnızca görsel sanatçıları değil her sanat disiplini ile ilgili merakımı ve bilgilerimi geliştirmeyi seviyorum. Daha özellikli bir değerlendirme için de şunları eklemeliyim. Basılı fotoğraf kitapları üzerinde gördüğüm siyah-beyaz çalışmalardaki tonları yakalayabilmek, optik kısımda gerçekleştirdiğim ne iş olursa olsun, sonrasında asıl karanlık odada ve fotoğraf kimyasının verdiği denemelerle farklı lezzette görseller elde etme bölümü beni daha fazla etkiliyordu. O yıllarda, yani 80’lerde bu tonları yakalayabilmek daha zordu. Sınırlı fotoğraf malzemesi ile sonuçları bu kadar zengin tonlarda fotoğraf elde etmek güç oluyordu. Sözünü ettiğim sanatçıların işlerindeki tonları yakalayabildiğim çalışmalarımda o dönem onlara biraz daha yakınlaşabildiğimi hissediyordum. İyi fotoğraf görmenin yolu kimi fotoğrafçıları takip etmekten geçmiyor benim için. Takip ettiğim yazarlar, dansçılar, caz müzisyenleri, tiyatro, sinema, hayata dair her şeyde beğenebileceğim fotoğraflar görebiliyorum. Yine de sosyal medyada aniden karşıma çıkan hiç tanımadığım, ilk kez fotoğraflarını gördüğüm sayısız isim de listemde ve ben takip etmesem de zaten karşıma çıkmaya devam ediyorlar. Aslında belki de bu kadar çok takip etmeden daha sakin bir karşılaşmaya ihtiyaç duyuyor olmalıyız.
SİNAN AYDIN:
Günümüzün fotoğrafçılarını eskiye göre nasıl değerlendiriyorsunuz? Fotoğrafa bakış açısı sizce değişti mi?

© Photog. Öget / Caz Fotoğrafları_2 / Marek
LEVENT ÖGET:
Sanki önceki yıllardaki kadar güçlü fotoğraflar yokmuş gibi hissediyorum. Dünya biraz heyecanını kaybetmiş olabilir. Ya da zihinlerin böylesine görsel bombardımana uğratılması kanıksatılan bir duruma dönüşmüş olabilir. Haliyle fotoğrafı gündelik davranış biçimlerine malzeme yapanlar değil de bu alanda üretim yapan, bir sanat disiplini olarak gören, fotoğrafın anayolundaki anlayışta olanları söz konusu ediyorsak; onlar da bu yeni durumlardan etkileniyorlardır. Belirli bir zümreye aitmiş gibi olan bu alandaki üretim, sektörel kullanımlar ya da ulaşılabilirlik ile bakış açılarının değişmemesi mümkün değil. Bunu yalnızca fotoğraf ölçeğinde değil tüm bir medya olarak değerlendirmek çok fazla yorum ve farklı görüşler içeriyordur. Görsel alanda üretim yapılan her şey bu değişimleri yaşarken fotoğraf kendine yeniden yeni bir yer arıyor olabilir. Bunun için biraz taşların yerine oturmasını beklememiz gerekebilir. Daha sonra yeni mevsimde, yeniden sürgünler veren ağaçların değişimine benzer bir durum oluşacaktır. Esasında bu geçici bir durum ve fotoğrafın saygın örnekleri her zaman onu üretenlerin elinden çıkan isimlere göre anılacak bir döneme evrilecektir. Bazı sanat dalları yok olmaz, yalnızca gölgede kaldığı dönemler olur ve şimdi bu da öyle bir dönem. Günümüz fotoğrafçıları da bu yeni dönemdeki üretimlerini taşıyacakları seçilmiş platformlar bulmayı başaracaklardır. İnsanları galerilere sokmak zor, kitap da almak istemiyorlar. Yalnızca ekran görüntüsünü izlemenin nihayetinde varacağı bir yer olmalı, bunu yaşayarak görebileceğiz. İlk kez 1839’da oluşmaya başlamış olan görüntünün kendi dilbilgisiyle olan uzantısı günümüze ‘fotoğraf eğlencesi’ olarak gelmiş olamaz! İnsan kendi iç dünyasına ve dışarıya karşı bir kanıtı kullanmak istercesine fotoğrafa sarılmıştır ve bu bugün de aynı nedenlerden dolayı yalnızca kullanım kolaylığı arttığı için daha çok el altında olan bir araca dönüşmüş durumdadır.
SİNAN AYDIN:
Fotoğrafçılık alanında teknolojiye bakışınız ne oldu, teknolojiyi fotoğraflarınızda kullandınız mı?

© Photog. Öget / İkili Figür_Jamet / 1998 Uluslararası 9. İstanbul Tiyatro Festivali
LEVENT ÖGET:
Fotoğrafçılar teknolojiye kayıtsız kalamazlar. Zaten ne yapıp edip bunu fotoğraflarına dâhil edebilecek yöntemleri mutlaka denerler diye düşünüyorum. Bunun sevip sevmemek ile de ilgisi yok, daha çok merak ile ben de her zaman yeniye ilgi duydum. Bugün de sonsuz bir müdahale içinde olmasa da teknolojiyi en uygun koşullarıyla kullanmayı istiyorum. Çünkü zaten teknoloji, bize görmeye dair pek çok yeni fırsatı da sunabiliyor. Burada yalnızca bunu belli bir denge içinde kullanılması zorunluluğu geliyor. Fotoğrafçılık alanında teknolojiyi kullanmak çok keyifli olsa da fotoğrafın yarattığı bu yeni görme biçimini alışkanlığa dönüştürdüğümüz ölçüde teknolojinin sağladıklarını da önemsememeye başlayacağız. Çünkü fotoğraf açık ya da gizli içerdiği mesajlarla insanın ilgisini her zaman çekmeye devam edecektir. Elde edilen bütün görüntülerin ardındaki soruları merak etmeye devam edeceğiz. Hiçbir teknolojik yenilik kullanılmasa da elde edilen kimi fotoğraflar daha değerli bir dehanın ürünü sayılabiliyor. Sahip olduklarımıza büyük bir zenginlik içinde ve esneklikle bakabilmek bizi fazlasıyla özgür kılar.
SİNAN AYDIN:
Günümüzün genç fotoğrafçı adaylarına verebileceğiniz tavsiyeleriniz var mı?
LEVENT ÖGET:
Şimdilerde başka bir mevsimde olan fotoğraf dünyası kimilerine göre yeniden saygın yıllarına devam edecektir diye bekleniyor. Ancak kanımca bunu belirleyecek olan dinamikler hiçbir zaman öngörülemez. Yalnızca güçlü bir araç olarak insanlık tarihini etkilemiş olan bu gerçeklik mutlaka bambaşka yönlere evirilerek etkilemeye ve kendine yer açmaya devam edecektir. Fotoğrafın buluşabileceği hangi alan seçilirse seçilsin -buna şimdilerde çok baskın bir meraklılık yaratan yapay zekâ üretimli görseller de dâhil olmak üzere- kararlı olmak ve insanın yalnızca kendisinde olan biricik anlamlandırma ve keşfetme özelliğine güvenilmesini öneririm. Titizlikle ve yeterince bir sürede çalışılmış olduğu düşünülenler bir adım sonrasında asıl gelinecek yerin olabileceği dayanıklılığı-inancı geliştirmeli, buna özellikle çalışılmalıdır, diye düşünüyorum. Belki bir süre ‘neler olup bitiyor’ diye bakılabilir ancak asıl yapılacaklar, tamamen kapanıp kendi içine bakmak ve çıkarmak istenilenler ne ise bunun için ‘oldubittiye getirmeden’ var güçle çalışmaktır. Bugün bile bir yeni başlangıç yapabilsem yine fotoğraf alanında üretmek isterdim. Uzun soluklu olmanın ve donanımlı olabilmek için her alana merak duymanın ve yeterince zaman ayırmanın da gerekliliğini sanırım söylememe bile gerek yoktur. Başarılar dilerim.
SİNAN AYDIN:
Bir sonraki sohbetimizde, tiyatro ve film fotoğrafçılığınızı sizden dinlemek üzere teşekkür ediyorum.

© Photog. Öget / Resm-i Geçit / British Couincil Art Gallery_1999_Ankara

