ŞARANUR YAŞAR/ BAĞLAMIN MANTIĞI

BAĞLAMIN MANTIĞI: DAVID KAPLAN VE İŞARET ZAMİRLERİNİN SEMANTİĞİ

Analitik felsefenin kurucu babaları sayılan Gottlob Frege ve Bertrand Russell gibi öncü düşünürlerin felsefi projesi, büyük ölçüde doğal dili matematiksel bir kesinliğe kavuşturma arzusu üzerine kuruluydu. Onlara göre ideal bir bilim dili; konuşan kişiden, söylendiği zamandan, mekândan ve içinde bulunulan psikolojik durumlardan tamamen bağımsız, nesnel ve ebedi doğruları ifade etmeliydi. Örneğin, “iki kere iki dört eder” gibi bir matematiksel önerme, bu cümleyi kimin nerede kurduğundan etkilenmez; bu tür “ebedi cümleler” her zaman, her yerde ve herkes için aynı doğruluk değerine sahiptir. Ancak insanların günlük hayatta iletişim kurmak için kullandığı doğal dillerde durum hiç de böyle steril değildir. “Ben acıktım”, “Bugün hava yağmurlu” veya “Şu adam tehlikeli görünüyor” gibi cümlelerin anlamı ve doğruluk değeri, cümleyi kimin kurduğuna, hangi gün söylendiğine ve kime işaret edildiğine göre kökten değişir. Frege ve Russell gibi mantıkçılar, bağlama göre kayganlık gösteren bu tür ifadeleri, bilimsel dilden temizlenmesi gereken kusurlar, belirsizlikler veya dildeki mantıksal çatlaklar olarak görme eğilimindeydiler. Onlar için ideal olan, dünyaya “hiçbir yerden” bakabilen, bağlamdan arınmış, Tanrısal bir bakış açısına sahip bir dildi.

Ancak 1970’lerin sonlarına gelindiğinde David Kaplan, bu yerleşik pozitivist görüşü sarsan ve dil felsefesinin yönünü değiştiren devrim niteliğinde bir yaklaşım ortaya koydu. Kaplan’a göre, “ben”, “burada”, “şimdi”, “bu” ve “şu” gibi kelimeler dilin atılması gereken kusurları değil, aksine dilin işleyişinin ve dünyayla kurduğu ilişkinin en temel, en vazgeçilmez yapı taşlarıydı. Bağlam duyarlı terimler olarak adlandırılan bu ifadelerin mantığı çözülmeden, doğal dillerin semantiğinin kavranması imkânsızdı. Kaplan, bu terimlerin sözlük anlamlarının sabit olduğunu, ancak işaret ettikleri nesnelerin, yani gönderimlerinin, içinde bulundukları bağlama göre sistematik bir şekilde kaydığını belirterek felsefe tarihine geçen büyük analizini başlattı. Ona göre dil, dünyadan kopuk soyut bir sistem değil, konuşan öznenin konumuyla dünyaya bağlanan dinamik bir yapıydı.

Bu analizin temelinde, bağlama duyarlı ifadelerin çalışma prensiplerine göre iki farklı kategoriye ayrılması yatar. Kaplan, bu ayrımı yaparken konuşmacının niyetinin veya fiziksel bir işaretleme eyleminin gerekli olup olmadığına odaklanır. İlk grup, saf bağlamsal terimlerdir. “Ben”, “şimdi”, “bugün” ve “yarın” gibi kelimelerden oluşan bu grupta, konuşmacının kime veya neye işaret ettiğini anlamak için parmağıyla bir yeri göstermesine ya da zihinsel bir niyete ihtiyaç yoktur. Dil; kendi kurallarını, gönderimini otomatik ve zorunlu olarak belirler. Örneğin, “ben” kelimesinin dilsel kuralı, bu kelimeyi kim telaffuz ediyorsa gönderimin otomatik olarak o kişiye yapılmasını şart koşar. Biri “Ben geldim” dediğinde, “Acaba kimi kastediyor?” diye sormayız; dilsel mekanizma, konuşmacının niyetinden bağımsız olarak, sözcüğü telaffuz eden kişiyi doğrudan işaret eder. Hatta kişi kendisinin Napolyon olduğunu sanan bir akıl hastası bile olsa, “Ben” dediğinde Napolyon’a değil, kendisine işaret etmiş olur; dilsel kural, psikolojik sanrıları aşar.

İkinci grup ise tam belirtici işaretlerdir. “O”, “bu”, “şu” gibi kelimelerin yer aldığı bu kategoride, sadece bağlamın varlığı yeterli değildir; buna ek olarak konuşmacının bir gösterim eylemine veya yönelmiş özel bir niyetine ihtiyaç duyulur. Bir odada masanın üzerinde birden fazla kitap varken biri “Şunu bana ver” derse, sadece “şu” kelimesine bakarak hangi kitabın istendiğini anlamak imkânsızdır. Burada kelimenin anlam kazanması ve gönderimin sabitlenmesi, konuşmacının parmağıyla işaret etmesine, bakışlarını belirli bir nesneye odaklamasına veya bağlamı tamamlayan belirgin bir “yönlendirici niyetine” bağlıdır. Dolayısıyla bu terimler, saf bağlamsal terimlerden farklı olarak, konuşmacının aktif bir gösterimini zorunlu kılar ve bu gösterim olmadan önerme tamamlanmış sayılmaz.

Kaplan’ın teorisinin felsefe literatürünü en derinden etkileyen ve semantiğe getirdiği en büyük yenilik ise, Gottlob Frege’nin klasik “anlam” (sense) kavramını ikiye bölerek geliştirdiği ‘Karakter ve İçerik’ ayrımıdır. Bu ayrım, aynı cümlenin farklı durumlarda nasıl hem aynı kalıp hem de farklı şeyler ifade edebildiğini matematiksel bir netlikle açıklar. Kaplan’a göre her ifadenin öncelikle bir karakteri vardır. Karakter, kelimenin sözlük anlamı veya dilsel kuralıdır ve bu kural, bağlam ne olursa olsun sabit kalır. Örneğin “ben” kelimesinin karakteri, her kullanımda “konuşan kişiye atıfta bulun” kuralıdır. Bu kural, cümleyi siz kurduğunuzda da ben kurduğumda da değişmez. Karakter, bir nevi bağlamı girdi olarak alan ve çıktı olarak bir içerik üreten bir fonksiyon gibi çalışır.

İçerik ise, bu karakterin belirli bir bağlamla buluşması sonucunda ortaya çıkan önerme, yani söylenen şeydir. Bunu somutlaştırmak gerekirse; diyelim ki David Kaplan 20 Mayıs günü “Ben acıktım” cümlesini kuruyor. Burada karakter, yani dilsel kural sabittir: Konuşan kişi acıkmıştır. Ancak bu kural; konuşmacının David Kaplan, zamanın ise 20 Mayıs olduğu belirli bir bağlamla birleştiğinde ortaya çıkan içerik, “David Kaplan’ın 20 Mayıs’ta acıktığı” gerçeğidir. Eğer ertesi gün Kaplan tekrar “Ben acıktım” derse, kullandığı kelimelerin karakteri değişmemiştir, ancak bağlam değiştiği için ortaya çıkan içerik, yani ifade edilen önerme tamamen değişmiştir. Bu ayrım sayesinde Kaplan, dilin statik kuralları ile dünyanın dinamik gerçekliği arasındaki köprüyü kurmayı başarır. Kaplan bu süreci iki aşamalı bir mekanizma olarak tasvir eder: Önce bağlam devreye girer ve karakter aracılığıyla “ne söylendiğini” (içeriği) belirler; daha sonra bu içerik, “değerlendirme koşulları” (gerçek dünya veya olası dünyalar) içinde sınanarak doğru veya yanlış olup olmadığına karar verilir.

Bu teorik çerçeve, mantıksal geçerlilik ve metafiziksel zorunluluk arasında da oldukça ilginç ve paradoksal bir durum ortaya çıkarır. Kaplan, “Ben şimdi buradayım” önermesi üzerinden bunu nefis bir şekilde örneklendirir. Mantıksal açıdan bakıldığında, bu cümleyi kim, nerede ve ne zaman söylerse söylesin, söylediği anda doğru olmak zorundadır. Çünkü bir konuşmacının, konuştuğu anda, konuştuğu yerde bulunmaması mantıken imkânsızdır. Yani bu cümle, analitik olarak her kullanımda doğrudur; yanlışlanabileceği bir bağlam üretilemez. Ancak işin tuhaf yanı, bu cümlenin metafiziksel bir zorunluluk taşımamasıdır. Çünkü konuşan kişi o anda orada olmayabilirdi; evde değil de sinemada olabilirdi. Yani cümlenin ifade ettiği içerik olumsaldır, başka türlüsü de mümkün olabilirdi. Kaplan böylece, bir cümlenin her zaman doğru olması (apriori) ile o cümlenin ifade ettiği gerçeğin zorunlu olması arasındaki farkı, karakter ve içerik ayrımıyla netleştirir. “Analitiklik” dilin kurallarıyla, yani karakterle ilgiliyken; “zorunluluk” dünyadaki durumlarla, yani içerikle ilgilidir.

Kaplan, bu sistemle birlikte Saul Kripke’nin “sabit belirleyiciler” fikrini işaret zamirlerine uygulayarak “doğrudan gönderim” teorisini güçlendirir. Fregeci gelenekte, “ben” veya “şu adam” dendiğinde, konuşmacının zihninde o kişiye dair bir betimleme, örneğin “şu anda konuşan kişi” veya “kırmızı gömlekli adam” gibi bir tanım olduğu ve gönderimin bu betimleme üzerinden yapıldığı varsayılırdı. Kaplan ise buna şiddetle karşı çıkar. Ona göre işaret zamirleri, araya bir betimleme koymaksızın nesneye doğrudan ulaşır ve yapışır. “O” diyerek birini işaret ettiğimizde, zihnimizdeki özellikler kümesine değil, doğrudan o kişinin kendisine, yani varlığına işaret ederiz. Bu durum, “tekil önermeler” kavramını doğurur; yani önerme, sadece soyut kavramlardan değil, bizzat işaret edilen nesnenin veya kişinin kendisinden oluşur. İşaret zamiri bir kez bağlam içinde gönderimini bulduğunda (örneğin “şu” kelimesi masadaki bardağı işaret ettiğinde), artık tüm olası dünyalarda o bardağı işaret etmeye devam eder; yani “sabit”tir.

Tam bu noktada Kaplan’ın teorisi, Frege’nin çözmeye çalıştığı ünlü “Bilişsel Değer” bulmacasına da yepyeni ve derinlikli bir çözüm getirir. Frege, “Sabah Yıldızı” ile “Akşam Yıldızı”nın aynı gezegen (Venüs) olmasına rağmen, neden bu iki ismin birbirinin yerine kullanılamadığını sorgulamıştı. Kaplan bu sorunu işaret zamirlerine ve özellikle “ben” kavramına uyarlar: Eğer “Ben” kelimesi doğrudan David Kaplan’ı gösteriyorsa, “Ben David Kaplan’ım” cümlesi neden “David Kaplan David Kaplan’dır” cümlesinden daha bilgilendiricidir? İkisi de aynı kişiye işaret ediyorsa, neden biri bize yeni bir bilgi verirken diğeri boş bir totolojidir? Kaplan’a göre bu iki cümlenin İçeriği, yani işaret edilen nesnel gerçeklik aynı olsa da karakterleri, yani o gerçekliğe erişim yolları farklıdır. Bir kişi hafızasını kaybetmişse ve kim olduğunu bilmiyorsa, “David Kaplan” ismini duyduğunda bir şey hissetmeyebilir ama “Ben” dediğinde kendi varlığının farkına varır ve eyleme geçer. Dolayısıyla anlam ve bilişsel değer, sadece dış dünyadaki nesneyle değil, o nesneye zihinsel olarak nasıl eriştiğimizle, yani karakterle ilgilidir. Kaplan, karakterin sadece gönderimi belirleyen bir kural değil, aynı zamanda o gönderimin zihnimizdeki sunuluş biçimi olduğunu göstererek, Frege’nin bulmacasını doğrudan gönderim teorisi içinde çözer.

David Kaplan’ın çalışmaları, dili dünyadan kopuk, steril bir matematiksel sistem olarak gören mantıkçı geleneği yıkarak, dilin, konuşan özne ve içinde bulunulan ortamla nasıl kopmaz bir bağa sahip olduğunu kanıtlamıştır. Onun karakter ve içerik ayrımı, bugün sadece felsefede değil, yapay zekanın doğal dili işleme modellerinden hukuk dilinin yorumlanmasına kadar anlamın bağlama göre değiştiği her alanda temel bir başvuru kaynağı olmaya devam etmektedir.

ŞARANUR YAŞAR