AYTEK ÖNAL İLE GELENEK, SAHNE VE HAYALÎLİK ÜZERİNE

Perde Arkasında Görünmeyen Bir Ses: Aytek Önal ile Gelenek, Sahne ve Hayalîlik Üzerine

Seksenlerin ortasında İstanbul’un çok katmanlı ritmi içinde büyüyen Aytek Önal için sahne, yalnızca bir meslek değil; erken yaşlardan itibaren hayatla kurduğu ilişkinin en sahici dili oldu. Konservatuvar yıllarında aldığı disiplinli eğitimle şekillenen oyunculuk yolculuğu, onu yalnızca modern tiyatronun sahnesine değil, yüzyıllardır yaşayan geleneksel Türk gölge oyununun perdesine de taşıdı. Yıldız Kenter başta olmak üzere ustalarından aldığı sahne terbiyesini, Karagöz geleneğinin “hayalî”lik pratiğiyle buluşturan Önal; geçmişin mirasını bugünün diliyle yeniden kuran bir anlatı alanı açıyor.

AYTEK ÖNAL:

Seksenlerin ortasında doğmuş bir İstanbullu olarak, hayatımın erken dönemleri bu şehrin ritmiyle iç içe geçti. İlk ve orta öğrenimim boyunca İstanbul, bana yalnızca bir adres değil; insanıyla, kalabalığıyla ve sahnesiyle sürekli besleyen bir kaynak oldu. Beşiktaş ise bu şehirle kurduğum ilişkinin en güçlü duraklarından biri. Bugün Beşiktaş Jimnastik Kulübü’nün kongre üyesi olarak, bu bağı yalnızca duygusal değil, kurumsal bir aidiyet olarak da taşıyorum.

Tiyatro ile ilk kez lise yıllarımda tanıştım. O dönem, bugün hâlâ içinde olduğum yolculuğun başlangıcıydı. Sahneyle kurduğum ilişki çok erken yaşta hayatımın yönünü belirledi. Lise bittikten sonra, Kosta Kortidis ile birlikte devlet konservatuvarı sınavlarına hazırlandım. Girdiğim sınavı kazanarak İstanbul Devlet Konservatuvarı Tiyatro Bölümü‘nde eğitim almaya hak kazandım ve mezun oldum.

Sanatsal gelişimimin temeli, konservatuvar bünyesinde aldığım yoğun ve disiplinli sahne sanatları eğitimiyle atıldı. Bu süreç benim için yalnızca teknik bir eğitim değil; mesleki bir duruş, bir irade ve bir etik kazandırdı. Bugün hâlâ sahnede ayakta durabiliyorsam, bunun temelinde o yıllarda edindiğim disiplin vardır.

Bu iradenin oluşmasında, her biri alanında çok kıymetli olan hocalarımın payı büyüktür. Başta büyük ustam Yıldız Kenter olmak üzere; Suat Öztürna, Mehmet Birkiye, eskrim hocam Özden Ezinler ve burada adını tek tek anamasam da emeği geçen pek çok değerli eğitmen, sanatsal yolculuğumun yapı taşlarını oluşturdu.

Yaklaşık yirmi yılı aşkın süredir bu mesleğin içindeyim. Sahneyle, tiyatroyla, üretmekle geçen uzun bir yol bu. Ama ne kadar zaman geçerse geçsin, kendimi hâlâ yolun başında hissediyorum. Çünkü bu meslekte öğrenmenin sonu yok. Her yeni oyun, her yeni seyirci, her yeni metin bana hâlâ bir şey öğretiyor.

Geleneksel Türk Tiyatrosu‘na olan ilgim de yine konservatuvar yıllarında başladı. Bu alanda, Cengiz Özek‘in yanında çalışarak otantik malzemelerle tasvir yapmayı ve perde oyunu icracılığını öğrendim. Karagöz geleneğinde hayali” olarak anılan bu icracılık biçimi, benim için sahne kavramına bambaşka bir derinlik kazandırdı.

Cengiz Özek ile birlikte, Türk İslam Eserleri Müzesi‘nde sergilenen ve Karagöz sanatçısı Hidayet Gülen‘in koleksiyonundan oluşan Karagöz tasvirleri seçkisinin düzenlenmesinde yer aldım. Yapı Kredi Müzesi tarafından düzenlenen “Karagöz’üm İki Gözüm” sergisine eser desteğinde bulundum. Bunun yanı sıra çeşitli kurumlarda ve festivallerde geleneksel perde oyunları oynadım.

Oyunlarım genellikle nev-i icâd, yani yeni ve güncel olanı dert edinen işler. Günümüz sorunlarını, bugünün insanını ve bugünün dilini sahneye taşımaya çalışıyorum. Ne yazık ki icra ettiğim yaş grubu, eski dilin ve eski şakaların çoğunu artık anlamıyor. Bu yüzden geleneği unutmadan, bugünün sorunlarına değinen, sözü olan metinler oluşturmayı önemsiyorum.

Karagöz’ün bugün hâlâ canlı ve güncel bir sahne geleneği olarak varlığını sürdürmesinin ardında, yüzyıllara yayılan güçlü bir tarihsel birikim vardır. Bu birikimi anlamak, Karagöz’le kurulan her ilişkinin temelini oluşturur. Türk gölge oyununun XVI. yüzyılda Mısırdan Türkiyeye geldiğini gösteren güçlü tarihsel kaynaklar vardır.

1517de Mısır’ı fetheden Yavuz Sultan Selim’in, II. Tumanbay’ın idamını konu alan bir gölge oyunu gösterisini izleyip sanatçıyı İstanbul’a davet etmesiyle bu gelenek Osmanlı sarayında tanınmaya başlar. Sonraki yıllarda Mısır’dan gelen gölge oyuncularının sarayda gösteriler sunduğu ve 1612’de Sultan I. Ahmed’in Edirne’de bu sanatçıları izlediği bilinir.

Karagöz oynatıcısı eskiden Hayâlî, Hayâlbâz ya da Şebbâz olarak adlandırılırken günümüzde “usta” olarak anılır. Oyunun tek icracısı olan Hayâlî; tasvirleri yapan, oynatan, seslendiren, yazan ve doğaçlayan kişidir ve Karagöz bu yönüyle tek kişinin omzunda yükselen çok katmanlı bir sahne sanatıdır.

Tarihsel olarak Karagöz, çocuklardan önce yetişkinlere seslenen; sivri dili, güçlü hicvi ve doğaçlamaya dayalı yapısıyla toplumsal eleştiriyi perdeye taşıyan bir halk tiyatrosudur. Kahvehanelerde ve kamusal alanlarda oynanmış; gündelik hayatı, insan ilişkilerini ve çelişkileri mizah yoluyla sahneye taşımıştır. Bugün çoğu zaman çocuklara yönelik bir eğlence olarak sunulsa da, bu durum onun çok katmanlı yapısını ortadan kaldırmaz.

Karagöz, Osmanlı kültürünü ve toplumsal yapıyı yansıtan, Türk kültür tarihinin en önemli geleneksel gösteri sanatlarından biridir. Divan, halk ve tekke şiiri; divan ve halk müziği; sözlü kültüre özgü tekerleme, bilmece, cinas ve abartı gibi anlatım biçimleri bu yapıyı besler. İkizanlamlılık ve benzeşmeye dayalı bu dil, ritim ve hareketle birleştiğinde, Türkçe bilmeyen izleyicilerin dahi takip edebileceği evrensel bir anlatım ortaya çıkar.

Karagöz’ün karakter dünyası son derece geniştir. Karagöz ve Hacivat ekseninde; zenneler, İstanbul tipleri, Anadoludan ve Anadolu dışından gelen karakterler, farklı inanç grupları, kabadayılar, eğlendirici tipler ve olağanüstü varlıklar bu evrenin parçasıdır. Bu çeşitlilik, Karagöz’ü toplumun bir aynası hâline getirir.

Karagöz; şiir, müzik, anlatı, dans, renk ve hareketin bir araya geldiği, çok katmanlı ve bütüncül bir sahne geleneğidir. Hayali, yalnızca bir oynatıcı değil; aynı zamanda yazar, dramaturg, yönetmen, müzisyen ve zanaatkârdır. Bu yönüyle Karagöz, tek kişinin omzunda yükselen ama kolektif bir kültürel belleği taşıyan bir sanattır.

Oyunlar; Öndeyiş (Mukaddime), Muhavere, Fasıl ve Bitiş olmak üzere dört bölümden oluşur. Klasik repertuvar, Ramazan gecelerine denk gelen 28 oyun üzerinden şekillenmiş; zamanla bu dağarcık genişlemiştir. Karagöz oyunları Kâr-ı Kadim (klasik) ve Nev-i İcâd (yeni) olarak ikiye ayrılır. Buradaki temel mesele, geleneği koruyarak yeniyi doğru yerden kurabilmektir.

Karagöz, sanıldığı gibi renksiz bir gölge oyunu da değildir; aksine renklerle yaşayan, perdeye can veren bir sahne sanatıdır. İcracı perde arkasındadır; seyirciyle bedensel bir temas yoktur ama sesle, ritimle ve hisle çok güçlü bir bağ kurulur. Görünmeden var olmak, insanı başka bir cesarete taşır. Bu yönüyle Karagöz, utangaçlığını aşmak isteyen herkes için eğitici olduğu kadar, oyuncu adayları için de son derece güçlü bir çalışma alanıdır.

Tasvirle kurulan bağ ise yalnızca teknik değildir. Bedenimden koluma, kolumdan tasvirin ucuna akan bir enerji vardır. Perde arkasındaki her his, her titreşim seyirciye doğrudan yansır. Karagöz ve perde oyunu, benim için her zaman bu hissin en saf hâliyle aktarıldığı bir alan oldu.

Benim için Karagöz, yalnızca geçmişten kalan bir miras değil; bugünle konuşabilen, bugünü anlatabilen, yaşayan bir sahne geleneğidir. Bu geleneğin içinde üretmeye, öğrenmeye ve anlatmaya devam ediyorum.

Ve bir hayali olarak şunu gönül rahatlığıyla söyleyebilirim:

Karagöz, perde arkasında görünmeden var olmayı öğretti bana; ama sahnede, hayatta ve insanın kendisiyle kurduğu ilişkide daha sahici, daha cesur ve daha dürüst olmayı da…

Belki de bu yüzden, bu işi her seferinde ilk günkü hevesle, aynı sevdayla yapıyorum.