ÇİĞDEM YARAL
Belki de karşılaşmaların bizi bu kadar etkilemesinin nedeni, kendimiz hakkında bilmediğimiz bir şeyle yüzleşmemizdir. Bazen bir insan bazen bir kitap bazen de yardım için uzanan bir el… Uzun süredir görmezden geldiğimiz bir yönümüzü görünür kılar.
Karşılaşma, felsefi olarak insanın nesnelerle, ötekilerle ve bizzat kendi varoluşuyla kurduğu ilişkinin “dönüm noktası”nı ifade eden zengin bir kavramdır. Önceden belirlenmemiş, rastlantısal bir olay olarak tecrübe edilir. Öngörülemezliğiyle durağanlığı sarsar.
Edebiyatta ise karşılaşma; çatışmaların tetiklediği, kaderin veya tesadüflerin devreye girdiği, karakterlerin kendi iç dünyalarıyla veya “öteki” ile yüzleştiği, olay örgüsünün ve dönüşümün temel dinamiğini oluşturan yapısal ve felsefi bir olgudur.
Olay örgüsü açısından baktığımızda karşılaşmalar hikâyede yeni durumların, kırılmaların ve çatışmaların başlangıç noktasıdır. Edebiyat kuramcısı Mihail Bakhtin‘e göre karşılaşmalar genellikle yollarda, caddelerde gerçekleşir. Yol, olağan koşullarda yan yana gelme ihtimali zayıf olan farklı toplumsal sınıflar, inançlar, kültürler ve milliyetlerden insanların rastlantısal karşılaşmalarının; yazgıların birleşmesinin ya da ayrılmasının zeminini sağlayan zamansal ve uzamsal kesişmelerin yeridir.[1]
“Yolda, en yüksek mevkideki bir prensle en alttaki dilenci karşılaşabilir. Yol, tesadüflerin ve kader dönüşlerinin mekânıdır; burada zaman katılaşır, mekân daralır ve insan hayatının akışı tek bir ‘karşılaşma anı’ ile sonsuza dek mühürlenir.”
— Mihail Bakhtin, Romanda Zamanın ve Kronotopun Biçimleri
Karşılaşma her zaman iki farklı karakter arasında olmaz. Karakterin kendi geçmişiyle, zaaflarıyla, hayalleriyle veya arzularıyla karşılaşması anlatının en derin katmanını oluşturur.
Belki de karşılaşmaların bizi bu kadar etkilemesinin nedeni, kendimiz hakkında bilmediğimiz bir şeyle yüzleşmemizdir. Bazen bir insan bazen bir kitap bazen de yardım için uzanan bir el… Uzun süredir görmezden geldiğimiz bir yönümüzü görünür kılar.
Anlatılarda karakterin, genellikle yolculuğunun başında bir “rehberle” karşılaşması, mentorundan bir öğreti alması veya bir canavarla/düşmanla yüzleşmesi ise serüveni başlatan ilk kıvılcımdır. Dede Korkut Hikâyeleri’nde veya Oğuz Kağan Destanı’nda kahramanların dara düştüğünde ak sakallı bir bilgeyle ya da rüyada bir pirle karşılaşarak yolunu bulması ve Yüzüklerin Efendisi’nde Frodo Baggins’in büyücü Gandalf ile karşılaşması buna örnek olarak sayılabilir. Odysseus ve adamlarının tek gözlü dev Polyphemos (Kiklop) ile karşılaşması da zekâ ve kurnazlığın ölümcül bir güç karşısındaki sınavıdır.
Masallar, destanlar ve modern fantastik anlatılarda kahramanın karşısına çoğu zaman bir eşik bekçisi çıkar. Harry Potter’ın felsefe taşına giden yolda karşılaştığı üç başlı köpek Fluffy veya ilk kitaptaki trol ile karşılaşması onun büyücülük dünyasının tehlikelerine hazır olup olmadığını sınar. Bu eşik bekçisi düşman veya canavarlarla karşılaşma, kahramanın eski kimliğini geride bırakıp yeni dünyaya kabul edilme sınavıdır.
Moby Dick’te Kaptan Ahab’ın beyaz balina Moby Dick ile karşılaşması ise sadece doğanın yıkıcı gücünü temsil etmez, Ahab’ın kendi takıntılı deliliğinin de bir yansımasıdır. Bu karşılaşma sadece fiziksel bir savaş değil, kahramanın kendi içindeki karanlıkla yüzleşmesidir.
Edebiyat tarihinde “karşılaşma” anını sadece bir olay örgüsü aracı olarak değil, anlatının tam merkezine yerleştiren, tüm hikâyeyi bu tema üzerine kuran çok güçlü eserler var. Bu kurgularda karşılaşma; aşka, yabancılaşmaya, kültürel çatışmaya veya varoluşsal bir hesaplaşmaya açılan ana kapıdır.
Hermann Hesse’nin kült eseri Siddhartha, baştan sona “karşılaşmalar” ve bu karşılaşmaların reddedilmesi ya da kabul edilmesiyle yaşanan muazzam baht dönüşleri üzerine kurulmuş bir romandır. Sabahattin Ali’nin Kürk Mantolu Madonna romanında ise tamamen iki yabancı ruhun karşılaşmasını ve bu karşılaşmanın yarattığı ömürlük etkiyi okuruz.
“Tesadüf seni önüme çıkarmasaydı, gene aynı şekilde, fakat her şeyden habersiz, yaşayıp gidecektim. Sen bana dünyada başka bir hayatın da mevcut olduğunu, benim bir de ruhum bulunduğunu öğrettin.”
— Sabahattin Ali, Kürk Mantolu Madonna
Franz Kafka da Dönüşüm romanında dış dünyadaki bir insanla değil, insanın kendi radikal değişimiyle karşılaşması üzerinden modern insanın ailesine, işine ve topluma ne kadar yabancılaştığına ayna tutar.
Mucizevi baht dönüşümleri bence çocukluğumuzdan beri en sevdiğimiz hikâyelere tutunmamızı sağlıyor. Zulüm gören, dışlanan Sindirella‘nın iyilik perisi ile karşılaşması, Sahra Çölü’ne uçağı düşen ve yalnızlık içinde ölüm kalım savaşı veren pilotun Küçük Prensile karşılaşması, tek başına insanlardan kaçarak dağda yaşayan huysuz ve mutsuz dedenin küçük torunu Heidi ile karşılaşması…
Karşılaşmalarımız çoğu zaman sıradan görünür. Onları önemli kılan, sonuçlarının ancak yıllar sonra anlaşılmasıdır. O an sıradan görünen bir karşılaşma, geriye dönüp bakıldığında hayat hikâyemizin yön değiştirdiği kavşaklardan biri olarak belirir. Belki de bu yüzden insan, farkında olsun ya da olmasın, hayatı boyunca yeni karşılaşmaların ihtimalini bekler.

