LEVENT DURAN
I. BÖLÜM
İSTANBUL’DAN KAÇIŞ
Mavi giysili adam “son durak” diye bağırdı. İnenler hızla anılarını kaydedip uzaklaşırken gözlerim onlara takıldı bir süre. Tramvay sevgisini hep tuhaf bulmuşumdur.
Kapıyı yüzüme ilk kapatışım değildi ama bugün son kapanışıydı. Neden taksiye binmedim diye hayıflanırken “son kez” diyorum. Son kez, Beyoğlu’nun dar sokaklarından Karaköy’e iniyorum. Adımımı attığım, bastığım her taşta yaşanmışlıklarım var. Kahkahalarım, göz yaşlarım, yorgunluklarım… Neşem ve dostlarım, sarhoşluklarım hatta kusmuklarım… İnsan, mecburi vedalara zorlandığında hızlı yürüyemiyor galiba. Yolu da uzatıp duruyorum, şimdi bir tanıdık görse anlat işin yoksa bavulun nedenlerini. “Efendim bu bavul, küçük nakliye aracım. Bunlar salak ayakkabılarım, ben bildiğiniz ben işte,” desem, “nereye gidiyorsun” diye sormasalar ne de güzel olurdu.
Meyhanenin önünde adımlarım hızlanıyor. En çok müdavimi olduğum mekân burası. Eskiden rakıyı ve kahkahayı çok kaçırırdım, muhabbet bağında raks eder, edebiyatı, felsefeyi de katlederdim. Her konuda fikir sahibi dostlarımın da benden aşağı kalır yanları yoktu. Önce az siyaset, üstüne az biraz edebiyat hep iyi gitmiştir. Felsefeyi sevmezdik ama hep masada olurdu ekmek banmalık. Gelgelelim aşk doyumluktu. Bir buçuklar, ikiler… Bir gece yine rakıyı ve kahkahayı çok kaçırmıştık, arkadaşlarımın taksi ile dönelim teklifini reddetmiş “Yahu beş dakikalık yol benim ev, rahat olun,” dedikten sonra eve sabah dörtte zor gitmiştim. Gidemeyeceğimi anladığım bir yerlerde, beni bulsunlar diye izimi kusarak bırakmıştım. Arada sırada çalışır işte. Zekiyimdir. Nasıl girdik, nasıl bitirdik İstanbul Tıp Fakültesi’ni ben bile şaşırıyorum.
İskele önünde hafif bir hareketlilik dışında, pek kalabalık olmamasına sevindim. Elimde koca bavul, itip kakmacalar ile uğraşmam en azından. “Bak Filiz hala iyi şeyler oluyor,” deyip, ilerliyorum. İskeleye geldiğimde tek yolcunun ben olduğunu görüyorum. Yalnız değildim ama tek yolcu olan benim. Onlar sadece Kadıköy’e geçen bir grup insandan ibaret. Nereye gideceklerini bilen insanların arasına yolcu sıfatı ile karışıyorum.
Motorun etkisiyle köpük köpük ilerleyen emektar vapur, ekmeğinin peşindeki martılar ve esen meltemle her şey yerli yerindeydi. Bir sigara yakıyorum, sırtım bir bilinmeze, yüzüm ise son kez; gençliğime, hatıralarıma, yavaş yavaş uzaklaştığım evime, “hoşça kalın” demediğim dostlarıma dönük. Bir süre olduğum yerden hiç hareket etmedim. Parmaklarımın arasında sönmüş sigaramı fark ediyorum ve yıllar önce yalnız geldiğim bu şehirden, yine yalnız gidişime ağlıyorum. Zamanı geri alabilmek mümkün olsaydı keşke Nazım’ın da dediği gibi “yok olup gitmişti zaman, hiç hesap bırakmadan”
Ağır aksak yürüyerek Haydarpaşa’nın merdivenlerine geldiğimde gizlenmek istedim devasa mimarinin bir kenarına, sanatına ve estetiğine saklandım. Bir süre hareketsiz izledim, sonra hatıralarımdan geriye kalanları anımsadım bazen tebessüm ettirdiler bazen saklı bir gözyaşı olarak dudak kıvrımlarıma süzüldüler. En çok onu özlüyor ve en çok onu hatırlıyordum. O kalmama ve yine o gitmeme sebep olandı.
Ankara, Eskişehir, Konya biletlerini sattı. Sıram geldiğinde “Koçgiri’ye kalkacak ilk trene bilet istiyorum” dedim. “Koçgiri mi?” deyip boş gözlerle bakınca “İmranlı” dedim.
Zihnim hiç görmediğim ama tanıdığım topraklara gitmeme neden olan o başlangıcı anımsıyordu. Rastgele seçilmiş bir banka oturmuş ve ilk kez bir metreden daha yakın olmanın heyecanına sahiptik. Utanç içindeki bedenim ona yaklaşıyor, dudaklarım dudaklarını arzuluyordu. İşte böyle rastgele seçilmiş bir bankta, denk’e değinilmiş bir aşk’a “merhaba” denilmişti.
II. BÖLÜM
İÇSEL KARŞILAŞMALAR
Yolların simyası insanı değiştirme, onun yeniden yaşamını yoluna koyma amacını yerine getirir. Hedeflerine gitmek ve ulaşmak isteyen insan, yol kıvrımlar oluştursa da en kısa yolu bulup akan bir ırmak gibi denize ulaşırdı. Giderken kendimden soyutlanıyor, varlığımı dünya ile karşı karşıya bırakıyordum. Bashô’nün “Zaman durup dinlenmeyen bir yolcudur” derken ne demek istediğini artık anlıyordum.
Yol bizi birçok istasyon ve garın misafiri yaparken özellikle büyük şehirlerin küçük ilçelerinde durmak ve o eski istasyon şefliği binaları ile bağ kurabilmek harika hissettiriyordu. Tarlaların tam kıyısından tangırdayarak ilerlerken küçük yerleşim yerlerinin karanlığa yaşam katan ışıklarını görmek hayatın karmaşasını aydınlatan basitlikleri anımsatıyordu.
Koridorda uzun yolcuktan sıkılmış çocuklarının seslerini, gençlerin yolun sonuna heves edişini, bebeğini pış pışlayan anneyi ve ceketi omzunda amcanın titrek eli ile sarmaya çalıştığı tütünün halden anlamaz düzensizliğini görüyordum. Rahatsız etmeden amcanın yanına yaklaşıp “Merhaba, isterseniz ben size sigara ikram edeyim, uğraşmayın,” dediysem de bana dönmeden “Sağ ol evladım, ben onları oldum olası sevmedim,” demişti. Bey amcaya “Ellerinizin titremesi nörolojik bir sorundan kaynaklı olabilir, hiç kontrol ettirdiniz mi?” Ukalalığımın tek sebebi yüzüme baktırmak istememdi ama “Biliyorum kızım benim oğlum doktor, ilgilendi.” cevabı yine yüzüme bakılmadan verilmişti. İçimde baskılayamadığım statükocu hortlamış “Ben de doktorum!” deyivermiştim. “Oğlunuz pek ilgili değil herhalde şu an ilerlemiş bir safhadasınız, hangi ilaçları kullanıyorsunuz?” Sorusuyla tıp etiği ilkelerine meydan okuyordum. Tek gayem yüzüne bakarak sohbet edebilmekti sanırım. Saramadığı tütünü tabakasına derdest ederek kendi kompartımanına doğru yürüdü, ben de şaşkınlıkla kendi kabuğuma çekildim.
Saatler sonra sarı renge boyanmış, paslı mavi tabelasında İmranlı yazan küçük ancak Bağdat’tan bile seferler almış emektar istasyona gelmiştik. Bavulumla tekrar el ele tutuştum. Soğuk ama samimi yolculuğumu sağlayan metale veda dokunuşumu yapıp nihayet ayaklarımı onun topraklarına bastım. Kırık kafesimi terk ediyorum artık.
Hangi yöne gideceğime karar vermeye çalışırken asabi ihtiyarın beni çağıran bakışlarına şaşkınlıkla karşılık vererek yürümeye başladım. İstasyonun kapısına kadar önümde yürüdü. İhtiyarı almak için bekleyen arabanın genç sürücüsü hızla gelip ellerine sarılıp öptü. Sonra beni işaret edip bavulumu alması için yanıma gönderdi. “Korkma kızım, buyur,” deyip açtığı kapıyı canımın acıdığını bilircesine yavaşça kapadı.
– Nerede kalacaksın çocuğum?
– Bilmiyorum, buralarda otel, pansiyon türü yerler vardır, değil mi?
– Vardır elbette var olmasına amma ben isterim ki bizim misafirimiz olun.
– Yok ben sizlere hiç zahmet vermeyim. Hem yolculuğun yorgunluğunu atmam gerek. Vardır mutlaka öğretmenevi gibi bir yer kalırım orada. Eğer yolunuzun tersindeyse ben hallederim.
– Olur mu evladım öyle şey! Peki seni sık boğaz etmeyelim. Mustafa öğretmenevine sür oğlum.
Daha fazla ısrar etmedi. Birkaç dakika içinde öğretmenevine varmıştık. Genç sürücümüz hızlı bir hareketle araçtan inip bavulumu hazırlamıştı. Biz de artık veda ediyorduk yol arkadaşımla birbirimize.
III. BÖLÜM
KOÇGİRİ
Ertesi gün gözlerimi açtığımda ne bir müzik sesi ne bir araba gürültüsü… Sadece sessizlik vardı. Üzerine gölgeler serpilmiş bir sessizlik… Yabancı bir yastığın kokusu sinmişti tenime, yorganın içi hafifçe nemli; odam uzun süredir biri tarafından tam olarak sevilmemişti. Sanki yıllar öncesinden kalma bir sabah… Kalkıp perdeyi araladım. Gözüme ilişen aşağıdaki taş sokağın kıvrımı oldu. Üzerinden geçen yaşlı bir adam, sırtına bir battaniye atmıştı. Yarım saat sonra kapının önüne çıktım. Gökyüzü açıktı, ne bir bulut ne bir telaş… Sokağın sonundaki çeşmeye doğru yürümeye başladım. Evlerin duvarlarında Cem Evine çağıran küçük afişler, renkleri solmuş; belli ki yıllardır kimse değiştirmemiş. Bir duvarda, mor menekşelerin önüne bırakılmış bir mum… Yanında küçük bir not: “Hızır yoldaşın olsun.” Burada insanlar başka dua ediyor, başka yas tutuyor. Ama içimde tuhaf bir yakınlık var. Köşe başındaki bakkaldan gelen radyo sesi yankı yapıyor dar sokakta. “Aşk ile gelin, aşk ile oturun…” İçeri uzaktan bakıyorum. Yaşlı bir adam, çay bardağını parmaklarının arasında gezindiriyor. Göz göze geliyoruz. Ne selam veriyor ne başını çeviriyor. Sadece bakıyor. Burada insanların bakışları uzun…
Yoluma devam ederken bir kadın seslendi arkamdan. “Yeni öğretmen siz misiniz?” Dönüp baktım. Başörtüsünü omuzlarına atmış, gözleri hem meraklı hem mesafeli bir kadın. “Merhabalar ne yazık ki değilim,” dedim tebessümle. “Öyleyse siz doktor olmalısınız,” dedi. “Aslında doktorum ama sizin aradığınız doktor ben değilim muhtemelen,” diye karşılık verdim. Onun aradığı kişiler olamadığımı üzgün bir mimikle ifade ederek “Merhaba, ben Cemre, öğretmen evinin karşısındaki kafeteryanın sahibiyim. Sizin buralı olmadığınızı ve Öğretmen evine yerleştiğinizi fark edince, uzun zamandır beklediğimiz eksiklerimizden misiniz diye meraklandım. Kusura bakmayın lütfen,” demişti tatlı bir kahkahayla. Cemre’ye kahvesini içme sözü vererek yanından ayrıldım ve devam ettim.
Birkaç saattir yönünü arayan ırmak gibi aktığım kasabanın yollarında, yönüm yine öğretmenevine çıkmıştı. Yolda aklıma Cemre’nin nazik daveti geldi hem yeni birilerini tanımak hem de biraz nefeslenmek için uğramaya karar verdim. Yolun kenarında, alçak tavanlı, eski taşlardan örülmüş bir yapı… Önünde iki masa, üç sandalye… Üzerlerinde soluk desenli örtüler… Kapının üzerindeki tahta tabelada silinmeye yüz tutmuş harflerle yazılmıştı: Gül Dalı Kafeterya.
Cemre, sımsıkı bir gülüşle karşıladı, içeri girdik. “Burası kadınların yeri. Burada kimse sana laf yetiştirmez, sadece çay koyar,” dedi kahkahayla. Sonra sustuk karşılıklı olarak. Cemre “Bazen, bir kadının söylediği kadar, söylemediği de konuşur.” dedi sessizliği bozmak istercesine ve devam etti; “Burada doğdum, bir dönem hukuk okumak için Ankara’ya gittim, daha sonra okulda yaşadığım kimlik ve siyasi özgürlük arayışım nedeni ile ilişiğim kesildi ve evime dönüp bu küçük mekânı açtım.” Onunla sohbet etmiyor da sanki içimdeki biri ile konuşuyor gibiydim. “Burada kadınlar birbirine böyle dokunur. Az lafla çok emekle… Sen de hoş geldin Filiz,” dediğinde gözlerimde filizlenen dostluğu o da hissetmişti.
“Seni bu akşam evimde misafir etmek istiyorum, lütfen gel,” demiş ben de kıramamış daha önce tarif ettiği evine doğru akşamüzeri yönelmiştim. Ay, kasabanın üstüne genişçe yayılmış, güneş istirahat için çekilmişti. Cemre’nin evinin küçük avlusunda, eski bir masa, üzerinde beyaz örtü, biraz peynir, bir tabak közlenmiş patlıcan, zeytin, domates ve iki kadeh… Rakı, ince cam sürahiden yavaşça döküldü ve beyaz bulut gibi yayıldı. Kadehlerimizi kaldırdık “Sağlığına”, dedim. “Kalbine,” dedi. Bu cümle gözlerimdeki ıslaklığın nedeni oldu. Cemre gözlerini kaçırmadan baktı. “Anlatırsan buradayım,” diyen bir bakış. Ne kadar sessiz kaldığımı ve rakı bardağını kaç kez ağzıma götürdüğümü bilmiyorum. Bir ara duyduğum “Bazen susmak da direniştir,” cümlesi yüzümde tebessüme neden olmuş “İyi ki seni tanımışım, anlatacağım her şeyi,” demiştim.
Neden geldiğimi, kim olduğumu, ne aradığımı anlattığımda rakı şişesi yarısını yitirmişti. Cemre sigarasından son bir duman alıp yavaşça ezdi. Gözyaşlarını saklama gereği duymayacak kadar açıktı. “Doktor Hanım, sen buraya iyileştirmeye değil, iyileşmeye gelmişsin.” dedi.
Ertesi gün, rakı gecesinin ardından serinlik çökmüş avluya; Cemre, elinde küçük bir sepetle geldi içinde taze nane, biraz çökelek, birkaç dal yeşil soğan vardı. Beraber kahvaltı için bir şeyler daha hazırladık. İçeri girip küçük, sarı zarflı bir dosya getirdi. “Al sana kalmak için neden,” deyip zarfı masanın üzerine bıraktı. “Bu nedir?” deyip merakla aldım. Cemre “Sağlık ocağındaki aile hekimliği kadrosu. Geçici değil, kalıcı. Kimse doldurmuyor. Çünkü herkes kaçıyor. Bizimle ve onunla kal.” dedi.
Yaz sonuna geldiğimiz günlerden birinde kapım gıcırdayarak açıldı. “Merhaba kızım,” dedi yaşlı ses. Bu kasabaya geldiğim ilk gün, bana yol arkadaşlığı yapan Hüseyin Amca gelmişti. Sadece Cemre’ye bahsetmiştim kendisinden. Mutlulukla “Merhaba, Hüseyin Amca. Buyur lütfen,” deyip karşıladım. “Bu sabah boğazımda bir sıkışma oldu. Nefes alırken bir tedirginlik. Şu tansiyona bir bakıver evladım, içim daraldı sabahtan beri.” dedi. “Peki, Hüseyin amca. Bakalım hemen.” Bir süre sohbet edip kendisine bir reçete hazırladım. “Kızım, teyzen de çok hasta. Kendisini ikna edip getiremiyoruz, sana zahmet olmaz ise müsait olunca bize gelip onu da kontrol etsen,” ricasını memnuniyetle kabul etmiştim. “Akşama…” dedim.
Yapacağım ziyaretten Cemre’ye de bahsettim. Şaşırmış gözlerle “Demek geldi,” dedi. “Adam hasta, neden gelmesin,” dedim. Akşam, Cemre’nin kafeteryasını beraber kapayıp yola koyulduk. Evin önüne geldiğimizde Hüseyin Amca bizi kapıda karşılayıp içeri buyur etti. Bastonuyla birkaç adım önden yürüyordu, ama ben kapının eşiğine basmadan önce, sanki bir hatıranın sınırına varmış gibi ürperdim. Tek katlı, kiremit çatısı bazı yerlerde içeri göçmüş, duvarları beyaz badanalı ama yılların tozuyla, yağmurla, güneşle sararmış, soyulmuş, yer yer çatlamış. Camın bir köşesinde çiçek desenli eski bir tül perde, rüzgârın hafifliğiyle kıpırdıyordu. Avluda tek başına bir armut ağacı duruyordu. Eğrilmiş gövdesiyle yıllara direniyordu. Kapının üstünde örümcek ağları, altına bırakılmış paslı bir su kovası. Hüseyin amcanın peşinden adımlıyorduk.
Cemre koluma girmiş, benim tedirginliğimi sezmiş gibi destekliyordu. Ayakkabılarımızı çıkarıp içeri ilk adımlarımızı attık. Gözüm dolaştı odada. Raflarda ilaç kutuları, masa üzerinde sararmış bir gazete, eski bir gözlük… Her şey olması gerektiği gibiydi. Sonra duvardaki bir çerçeveye takıldı gözüm. Ali… Fotoğraf eskiydi ama gülüşünü tanımamak mümkün değildi. Aynı bakış, aynı dingin ifade… Bir an nefesim kesildi. Çerçevenin köşesine küçük bir fotoğraf iliştirilmişti. Bir adım daha yaklaştım. Bizdik. Kadıköy’de çekilmiş bir fotoğraf; arkamızda deniz, rüzgâr saçlarımı dağıtmış. Ali gülüyor, ben yarım bir utançla kameraya bakıyorum. Çerçevenin içine sıkıştırılmış, sararmış küçük bir kâğıt vardı. Elimi uzattım. Parmaklarım titriyordu. Kâğıdı yavaşça çektim. Ali’nin el yazısıydı. “Baba, sana bahsettiğim kız bu. Eğer bir gün gelirsek, onu gelin diye karşıla.”
Dudaklarımın arasından sessiz, boğuk bir kelime sızdı: “Sevgilim…” Ayaklarımın altındaki zemin kaydı. Her şey kararmadan önce başımı fotoğrafa çevirdim. Ali bana gülümsüyordu, tıpkı eskisi gibi. Ve çok uzaktan gelen bir ses gibi fısıldadı: “Evime hoş geldin… eve hoş geldin sevgilim.”

