‘ŞEHRİN GÖLGELERİ’NE TUTULAN IŞIK

ORHAN AYTUĞ TOLU

ŞEHRİN GÖLGELERİ’NE TUTULAN IŞIK

Günümüz şairlerinden Ali Cengizkan’ın son şiir kitabı Şehrin Gölgeleri Ağustos 2024’te Everest Yayınları tarafından yayımlanıp okuyucuyla buluşturuldu. Yirmi yedi şiirden oluşan kitabın izlekleri toplumsal yergi temelinde geliştiriliyor. Eylemsizlik, yozlaştırılma, duyarsızlık, kadercilik, sömürü, belleksizlik, ekolojik tahribat ve güncel siyasi ortama yönelik yergi öne çıkarılıyor. Hicvedilen çarpıklıkların karşısına mücadele, kolektivizm, yurtseverlik, bellek inşası, duyarlılık yerleştiriliyor.

“Neydi?” şiirinde “salaklığın” salgına dönüşüp kurnazlığın virüs misali yayıldığına değinilip şiir hırsızlığı yapan “şair” eleştiriliyor. Toplumsal yozlaşmanın, edebiyatı; şairin yozlaşmasının, toplumu etkilemesi söz konusudur. Şinasi’den beri kullanılan edebiyat sözcüğünün edep sözcüğünden türetilmesi dikkate alındığında bir şairin başka bir şairden şiir/dize çalması çarpıklığın ironisi olarak değerlendirilebilir. Bu durumun emek düzleminde yaşadığı değer kaybı “Gün; emekçinin kısası, beleşçinin uzunu” (s. 10) dizesine yansıyor. Şiirde bu dizesinin geçtiği bölümde toplumsal kavramlara poetik tarzda açıklamalar getirilip küçük bir sözlük çalışması yapılıyor:

“Tarih; alt metin, her gün altüst edilen maya

Bakış; masum nalbantın elindeki üzengi,

Dokunuş; alnında çocuğun, iyilik güzellik danteli,

Kösnü; eşcil kızın dudak kıvrımında ısırılmış pembe,

Suç; bulunur her günün tarihsel gerekliliği,

Birikim; kapitaldir çalmanın yüzyıllar boyu estetiği

Emek; özle özlenen özünde denizler şamandırası,

Gün; emekçinin kısası, beleşçinin uzunu,

Söz; yaşamın özgül ağırlığı, erdemin özgün ereği,

Haber; patronun yazdığı, diktatörün dikte ettiği,

Krasi; demosundan hadım edilmiş o söz işte, yazılan…

Ah, sizin, yüksek sezişli, aydın ve ön düşünceli efendim” (s. 10)

Yukarıdaki dizelerde değer, üretim ve kamusal alanın iktidar ve sermayeye göre aldığı biçim yerilip bu şeklin verilmesinde aydınların oynadığı rolün payına tepki veriliyor. Değerlerin ters yüz edildiği düzende medya; patronun çıkarına, iktidarın “emrine” göre haber üretiyor. Bu koşullar erdem, söz ve güzelliklerin baskı altına alınmasına yol açıyor. Bu süreçte sistemin ideolojik aygıtı olarak işlev gören medyanın durumuna başka bir şiirde bir kez daha değiniliyor: “Şimdi saray manzumesi deyince kanal ve mecraları Televizyonlar, gazeteler, mecmua ve haber akıntısı görünce Gözümüzü değil burnumuzu kapatmamız bu yüzdendir.” (s. 53). Akış yerine akıntı sözcüğünün kullanılıp görsel içeriğin göze değil, kokuya/buruna aktarılıp dilsel sinestezi aracılığıyla medyanın “lağım”, ilgili içeriklerin “lağım akıntısı” diye kabul edildiği beyan ediliyor. Reddetme ve karşı çıkmanın bir üst ve sert tepkisi olan “tiksinme” tepkisinin dilsel ifadeleri üretiliyor. Bu ifadelerin öncesinde halkın; kendi gerçeğine, tarihe ve mekâna yabancılaştırılması Anadolu kaleleri üzerinden işleniyor. Kaleleriyle ünlü Anadolu’nun yerleşim birimlerinin adlarında “hisar” bulunduğu fakat bu kalelerin ne amaçla yapıldığını ve hangi işlevlere sahip olduğunu halkın bilmemesi, muktedirlerin bu gerçeklerin üstünü hamaset perdesiyle örttüğü argo sözcükler (kinayeli şekilde) kullanılarak ifade ediliyor: “Epey gider bu bilisizlik… Hiç hisarı çevreleyen bentlerin / kanalizasyon / Çukuru olduğunu çıtlatır mı kimse, e çünkü kalede oturanlar / Kendi boklarıyla savunurmuş saraylarını.” (s. 52). Kale düzleminde sömürünün resmî tarihin gizlediği bir gerçek olduğuna, tarih yazımının egemenler lehine işlediğine dikkat çekilip resmî tarihin görmediği gerçekler mercek altına alınıyor.

Şehrin Gölgelerinde kurulu düzen eleştirisi dinin sömürü lehine kullanılması boyutunda sürdürülüyor. Farklı dinlere mensup olsalar da din “adamlarının” halkı sömürmek için cennetten tapu dağıtması, hurilerin olduğu cenneti vadetmesi, tanrının “malını” onun adına kula tahsis etmesi yönündeki söylem ve pratikleri alay içeren sert bir üslupla dizelere dökülüyor. Şaire göre bilincimizin ağacı; insanı aydınlatan, adil bir düzende yaşama idealini geliştiren, iyiye ve güzele yönlendirendir. Toplumsal bilincin geliştirilmesi bireyin sıkışmışlığını ve yozlaştırılma çemberini aşmada önemli bir süreci kapsar. Bu bağlamda kitaba adını veren şiirde mevcut toplumsal düzenin işlediği yer ölü bir şehir olarak tasvir ediliyor. Beş dakika dinlenecek park ve yüzü ıslatacak çeşme bulunmayan, kubbeleri çamura bulanmış, insanların ruhunu ve değer sistemini yitirdiği, boğucu ve karanlık bir yerdir ölü şehir. Canlı şehrin gölgeleri, ölü şehrin insanlarıdır. Şairler gibi birçok yaşayan hazinenin değeri ancak öldükten sonra kıymetli oluyor. Canlı şehir aydınlık, ölü şehir karanlıktır; şehrin insanları bir şafak vakti yürümediği için şehir ölüme terk edilir. Bu noktada insanın, kamusal alanın ve toplumun kurtuluşu kolektif bilinç geliştirip eylemde bulunmayla gerçekleşir, özne olma iradesinin işletilmesi kurtuluşun şartıdır.

Kolektivizmin yapaylığı dijital dönüşüm çağında kendisini gösteriyor. Akıllı telefon ve sosyal medya bileşimi; yaşamı, ilişkileri ve çevreyi kuşatıp insanların bir aradalığının doğallığını bozup özden çok biçime önem verilmesine neden oluyor. Bu bağlamda toplu fotoğraf çekimi çağın ritüeline dönüşüyor: “Bütün dünyanın gizi, seni boğulmaya çeker, ama / Toplu fotoğraflarda herkes gülümser // Başka bir yüzyıla izler bırakmak ister gibi / Toplu fotoğraflarda herkes / Kendini sepyaların terkisine atmak” (s. 14). Her an çekilen “selfie” ve toplu fotoğraflar kameranın sadece dış görüntüyü kaydettiği gerçeğine denk düşüyor. Gösteri toplumunda insan edilgen bir varlığa dönüşüp gösteri yaşamın her alanında hâkim kılınıyor. Moda olan, biçimde kaybolmaya/kaybetmeye mahkûmdur. Bu açıdan “Saray Manzumesi” şiirinde simitçiden adliyeye kadar hemen her tabelaya “saray” yazma modasına dikkat çekilip nicelin niteliği ters yüz ettiği ve özün ıskalandığı vurgulanıyor. Özün ve anlamın içinin boşaltılması şiirin sonunda sokak diliyle dizelere dökülüyor: “Kitap sarayı demeyin bana: Yarısı kaçak, üçte biri korsan / Sonra kebap sarayı da var, ne anlarsan pişip kavrulmaktan / Giyim sarayı da açıldı ya; halkımın kıçı çıplak demektir!” (s. 51). Kale ve saray, neleri dışarıda bıraktığıyla ve diyalektik yaklaşımla Ali Cengizkan’ın şiirlerine yerleşiyor. Her şey karşıtıyla var olup hegemonya mücadelesini mütemadiyen sürdürüyor.

Kesilen ağaçlar, yok edilen parklar, insanın doğadan koparılıp betona mahkûm edilmesi ölü bir şehirde “yaşamanın” göstergeleridir. Komşunun verdiği irmik helvası, ekolojik koşulların düşünülmesine neden oluyor, helvada fıstık yoktur çünkü fıstık ağaçları kesilmiştir. İnsandaki hırs ile hasetlik iç içe geçince ağacın insandan uzun yaşadığı için mi kesildiği yönündeki nahif bir soru ortaya atılıyor. İrmik helvasının sıklıkla taziye yemeklerinde sunulmasından dolayı ölü şehir, ağaç kıyımı, canlılığın yitimi üçgeninde şiire özel olarak seçildiğini gösteriyor.

Tarih ve toplum bir bütün olarak “Çıplak” şiirine yansıtılıp dil-zihin-ideoloji ilişkisi devreye giriyor. Sözcüklerin çağrıştırdığı anlamların öznelliği ideolojiyle şekilleniyor. Çıplak denilince şiir öznesinin aklına “nü” (12 Eylül darbecisinin ressam olmasına telmih) ve “genelevi odaları, porno, kaçamak süzüşler…” gelmiyor, aklına gelen şey ise kötülük. Bu kötülük bireysel değil, tarihî-toplumsal düzlemde inşa ediliyor. Çıplak sözcüğünün çağrıştırdıkları kadın ve erkek bedeninden soyutlanıp şu şekilde sıralanıyor: 12 Mart 1971, 12 Eylül 1980, 31 Aralık 1995, Manisa Davası, karakol ve kral, dili ve kolu koparılanlar, işkencede ve eylem alanlarda bedenlerine su sıkılanlar… Tüm bu çıplak gerçeklik, çıplak denilince akla özgürlüğü getiriyor. Zulüm ve özgürlük birbirinin karşıtı olarak konumlandırılıyor.

“Taşlama değil de kumlama olabilir

Çark bozulmasa da ne de olsa kirlendi

En keskin eleştiri, kaba yontma taş silah

Tutmadım bile sana, kılına dokunmadım.” (s. 41)

Tekrar eden sözcüklerle ahengin sağlandığı, kaynağını toplumsal hayat ve doğadan alan, hiciv dilinin sivriltilip öfkenin argo sözcüklerle dışa vurulduğu, kendisini toplumdan soyutlamayan öznenin gözlem ve tepkilerini içeren, mazlumun sessiz çilesine sitemin geliştirildiği şiirlerden oluşuyor Şehrin Gölgeleri. Bu şehir, içinde yaşanılan ülkenin sembolüdür. Güncel siyasi ortam, mevcut medya ve akademinin durumu, dinin kötülük için kullanılması, kâr ve rant için doğanın tahribatı, insan ilişkileri ve değerlerdeki yozlaşma Şehrin Gölgeleri’nin mercek altına aldığı toplumsal sorunlardır. Şafak vakti şehri karanlıktan kurtarmak için mücadele etmek, baskıya ses çıkarmak, değerler sistemi ve bellek inşa etmek ancak kolektif mücadele sonucunda kurulacak hegemonyaya bağlanıyor çünkü değişimin yönü ve ivmesi hegemonya mücadelesiyle tayin edilir. Bu bağlamda özelde bireyin sıkıştırıldığı çemberin, genelde çağımızın anomalisinin yaydığı karanlığa toplumcu gerçekçi yaklaşımla ışık tutan bir kitap olarak Şehrin Gölgeleri günümüz Türk şiiri açısından özgün bir yerde konumlanmaktadır. Ayrıca ideolojinin estetize edilebilirliği yönündeki tartışmalar açısından önemli bir kitap değer taşımakta, toplumcu gerçekçi şiir anlayışının sürdürebileceğine katkı sunmaktadır.

*Cengizkan, Ali. (2024). Şehrin Gölgeleri. İstanbul: Everest Yayınları.

ORHAN AYTUĞ TOLU