DÜĞÜN KASETİ

GÜNAY OKTAY

DÜĞÜN KASETİ

Dünya çekmiş yorganını.

Pencereler kararmış.

Gece, şafağa teslim olmak üzere.

Salondayım. Koltuğa yığılmışım. Ayak ucumda, sıcaklığından çok ‘yalnız değilsin’ hissi veren ince bir battaniye. Televizyonun mavi ışıkları içimdeki kara bulutlarla dans ediyor. Pencerede yağmur göz göz kabarmış, damlalar cama tutunmakta inatçı.

Loş ılıkta eşyaların gözleri birer ok gibi anılarıyla beraber saplanıyor üzerime.  Ece koridorda paytak adımlarıyla elindeki bebeği Neşe’nin kollarından, ‘veymem veymem’ diye alıp kaçırmış. Diğeri, kendinden yalnızca on dakika önce doğmuş ablasının arkasından sitemle bakıyor. Kırgınlığı ancak bir çocuğun kalbine sığacak kadar büyük.  Yıllar sonra ikisi yine aynı koridorda. Ece’nin elleri heyecandan titriyor. Neşe onun duvağını düzeltiyor. Tıpkı çocukken düştüğünde dizindeki tozu silkeler gibi, alışkanlıkla.

Evimizi ilk aldığımızda, ‘altından kalkamayız biz bu evin’ diye korkmuştu Aydan. Demirleri göğe uzanmış, duvarları yarım, pencereleri boşken; biz içine bir ömür yerleştirmiştik bile. Hangi oda çocukların? Mutfak ne kadar ışık alacak? Akşam çayını hangi balkonda içeceğiz?

Şimdi o evin yatak odasında uyuyor karım. Eminim, elleri uyku arasında bile yastıkta beni arıyordur. Ayağını yavaşça uzatıp benim tarafı yokladığını hissediyorum. Bulsa, hiç düşünmeden bacağını atacak üstüme. Ben usulca çekilecek olsam, uykunun içinde bile homurdanacak, kaşlarını çatıp sırtını dönecektir bana. Küslüğü bile çocuk gibidir onun. Ben de dayanamayıp yanaşacağım yine arkasına. Daha tenine değmeden silkeleyip atacaktır beni. Bilirim. Uykuda bile inatçıdır benim çiçeğim.

En son, şarjımın bitip bana ulaşamaması…

Meraklı kalbine vurduğum en büyük darbeydi biliyorum. Ondan birkaç gün önce de “Amma uzattın Aydan, kafam şişti, yeter ama,” deyip geçiştirmiştim. Yüzündeki o küçücük kırılmayı görüp susmuştum. Bir de eve gelir gelmez suratımı asıp, “Canım istemiyor, uyuyacağım ben,” deyişim…  O da sofrayı yeni kurmuşken hem de. Çorbanın buharı üstündeyken, salatanın limonu yeni sıkılmışken. Ama o gün bankada neler yaşadığımı nerden bilsin tabii. Yine de o geniş kalbiyle tüm bunları kapattı. Ama biriktirdiği kırgınlıklar, şarjı bitmiş telefon gibi o günden sonra susturdu onu.

Yatak odasında çıkardığı mırıltılardan bana kırgın mı, yoksa daha çok kızgın mı olduğunu bilemiyorum. Belki de ikisi birden. Ama ben… Ben gururumun elinde tutsağım şu an. İlk adımı attığım an bitecek şeyi, sırf o adımı ben atmayayım diye bekliyorum. Oysa bir ‘gel buraya’ dese… Hiç hesap sormadan, eski defter açmadan… Beni biraz eksik, biraz huysuz, biraz yarım kabul etse. Hemen yumuşamasını da beklemiyorum zaten. “Şu kavanozu açamıyorum,” desin mesela. Ya da mutfaktan ürkek bir sesle, “Fare var galiba bi baksana,” diye seslensin.  Ama bir anlığına dönüp baksın bana. Eskisi gibi sıcak, içten, duygulu… İsterse sonra yine toplasın kırgınlığını, çekip gitsin odasına. Kahveyi iki kişilik yapsın da benimkini mutfak tezgahında bıraksın yeter. Ben gider yine içerim, soğuk falan demeden.

Ama yok. Bu sefer başka. Bana değil, hayata küsmüş sanki.

Uyku germiş kanatlarını

Rüyalarım solmuş.

Gün, yaşanacaklara teslim olmak üzere.

Bir ses… Anahtarların şakırtısı… Montunun fermuarı… Kapının açılısı… Ama ben, evden değil de içimden gidiyormuşsun gibi huzursuzum. “Geç kalırsam bekleme,” ya da “Dolapta yemek var,” gibi sıradan bir cümle bekliyorum senden. Yok. Söylemiyorsun. Hiç yapmadığım, yapmam dediğim şeyi yapıyorum sonunda. Aceleyle giyinip düşüyorum peşine.

İnsanın terlese üşüyeceği, durup beklese ürpereceği bir hava var dışarıda. Gece yağan yağmurun kokusu hâlâ taze. Sarı yapraklarda, ezildikçe çıkan hışırtı sesi… Uyanan mahallelinin mahmur gözleri…Güneşsiz gri bulutlarla kaplı gökyüzü. Bir iki pencerede perde kıpırdıyor. Kepenk sesleri geliyor. Sabahın yorgun ışıkları geceye nispet edercesine süzülüyor, saatlerce hüküm süren karanlığa inat.

Durak kalabalık. Gidip yanına dikilemedim. Karşı kaldırımda, kuaför Kemalettin’in henüz kepengi açılmamış dükkânının önünde bekledim. Başını kaldırınca gördü beni. Eminim, gördü.  Bir an göz göze geldik hatta. Yanlışlıkla kanlı bir film sahnesine bakmış gibi hemen kaçırdı gözlerini. Görmezden gelmenin o kusursuz başarısıyla sefil bıraktı beni kaldırımda. Tam o anda otobüs göründü virajın ucunda. Kapılar açılır açılmaz bindi o. Ben son anda yetiştim. Otobüsün içinden değil de hayatın dışından geçmiş gibi oldum. Kimse bakmadı yüzüme. Yanından geçerken o bile…

Oysa ne dolu bakardı gözlerime daha düne kadar. Öğretmendi Aydan. Kızlara da çoğu şeyi o bakışlarıyla anlatırdı.

“Kaç kere tekrarladım Ece,” dedi, bir gün ders çalıştırırken.

“Kardeşin hemen anladı. Sen niye dinlemiyorsun beni.”

Ece’nin yüzü düştü, “Çünkü bana başka bakıyorsun,” dedi. 

Aydan anlamadı önce, “Nasıl yani?”  

Ece kalemi bırakıp arkasına yaslandı. Çocuk aklıyla ciddi ciddi söylüyordu bir de. “Neşe’ye hep anne gibi bakıyorsun bana gelince öğretmen gibi.”

“Ya demek öyle!  E sen de iyi dinle o zaman,” dedi Aydan. “Bak sonra müdür muavini gibi dikilirim başına.”

Ece gözlerini devirmişti. “İşte baaaak! Anne değil, sinirli bir idareci bu kadın.”

Ev önce sessizliğe gömülmüş sonra kahkahadan kırılmış, ben de çayımı püskürtmüştüm koltuğa.

Hangi duraktı bilmiyorum. O indi, tabii ben de peşinden… Yol tenhaydı. Hava kuru ayaz. Paslı tabelalar her yerde. Camında devren satılık yazan iş yerleri, kapanmış dükkânlar, kaldırım kenarında sigara içen birkaç sessiz adam… Bir büfenin önünde iki genç tost kuyruğuna girmişti. Karım şalını burnuna kadar çekti. Gençliğinden beri huyudur, üşümekten çok rüzgârdan korkar. Karşı kaldırımdaki eski bir fotoğrafçıyı görünce durdu. Solmuş vesikalıklar diziliydi vitrinde. Kenarları güneşten sararmış gelin fotoğrafları, asker üniformalı gençler, yıllar önce çekilmiş gülümsemeler.

Ben dışarıda kaldım, camın yanındaki ağacın dallarının arasında. Tezgâhın arkasında kamburu çıkmış yaşlı bir adam, parmakları sararmış… Hiç şaşırmadı karımı görünce. Geleceğini biliyormuş gibi ağır ağır eğildi, tezgâhın altından eski bir video kaset çıkardı. Tozunu avucunun içiyle sildi önce. Sonra köşedeki eski cihazın kapağını kaldırıp kaseti içine yerleştirdi. Makineden bir ses… çatallı öksürük gibi. Ekrandaki görüntü karıncalandı, giderek netleşti. Dükkânın sarı duvarlarına düğün salonunun ışıkları vurdu.

Gençliği ve gelinliğiyle kendini gören karım, dizleri boşanırcasına sendeledi bir an. Sonra toparlanıp bir adım geri çekildi. Saçları omzuna dökülmüş, gözleri ışıl ışıl, utana sıkıla gülümsüyordu.  Yanında ben, kravatımı düzeltip duruyor, kameraya bakınca mahcup bir şekilde sırıtıyordum. Bir ara görüntü sallandı, masalardan biri göründü. Halay çeken akrabalar, kahkahalar, tabak sesleri… Sonra yeniden bize döndü kamera. Videodaki ben, onun kulağına eğilip bir şey söyledi. O da başını havaya kaldırıp gülmeye başladı.

Karım ekrana yaklaştığında, parmakları görüntüye dokunacak gibi asılı haldeydi. Gözlerinden yaşlar döküldü sessizce. Kasette alkışlar yükselirken boşluğa daldı gözleri. Ardından görüntülerin içinden çekilip başka bir gecede gezindi. O gecede…    Karanlık, fırtınalı gecede…

“O akşam,” dedi usulca. “Sen yine geç geldin eve. Ben bütün gün söylene söylene biriktirmişim içimde ne varsa. Yemek soğumuştu. Sen ceketini çıkarıp sandalyeye attın. ‘Hoş geldin,’ demeden başladım konuşmaya. Son zamanlarda evi otel gibi kullanıyorsun. Girip çıkıyorsun sadece. Ne doğru düzgün oturduğun var ne iki laf ettiğin.”

Kasetteki genç adam, gelinin elini tutup piste çıkarıyordu o sırada. Küçük bir gelin de kuyruğuna sarılmış peşinden gidiyor, küçük topuklarıyla yetişmeye çalışıyordu.

Sen sustun. Yapacağın en zalim şeyin bu olduğunu bile bile hem de… Çünkü bilirdin sen. Ben bağırıp çağırıyorsam aslında bu ‘beni ikna et’ demekti. ‘gitme içimden’ demekti. Benimle biraz ilgilen, biraz şefkat göster. Sen bir adım yaklaşsan susacaktım belki o akşam. Bir kez saçımı okşasan, çözülecekti içimdeki düğümler. Terk etmeyecektin beni. Bırakıp gitmeyecektin. Biraz dolaşıp gelecektin.

Ekran ince ince uğuldayınca yaşlı fotoğrafçı cihazın üstüne hafifçe vurdu, görüntü kaymasın diye düğmelerle oynadı. O küçük ayarla görüntü toplandı, sonra yine dalgalandı yüzler.

Sendelemeye başladın. Bir an düşecek gibi oldun. Elin duvara gitti güçlükle. Dilim yetişti hemen. “Az içsen böyle olmazdın.” Şimdi, düşünüyorum da o gün sadece yorgundun ve uyumak istiyordun. Nereden bileyim iki yabancı olacağımızı. Oysa ben seni anlamak yerine son darbeyi vurmakla meşguldüm.

Yaşlı fotoğrafçı büzüldüğü sandalyesinde başını önüne eğdi. Kadının sesi çatallanıp geçmişin içine gömüldükçe yüzü de değişti. Böyle hikâyeleri ilk kez duymuyordu, belli. İnsanların en mutlu görüntülerini saklayan kasetlerin, en çok yarım kalmış hayatları taşıdığını biliyordu. Ayrılan yolları, kayıp mazileri, solmuş umutları.

Ceketini aldın. Kapıyı açarken bir an durdun hatta. Şimdi anlıyorum. “Gitme, kal,” dememi beklemişsin meğer. Oysa ben arkamı dönüp sinirden titreyerek, “Git de kafamı dinleyeyim biraz, bıktım artık senden,” demiştim. Evine, bana, çocuklarına dönmeyeceğini bilsem söyler miydim hiç?

Kasetteki yeni evliler için pasta merasimi vardı şimdi. Genç Erdal elindeki pastayı uzatırken eli kaydı bir an, kreması gelinin burnuna bulaştı. Eline tutuşturdukları peçeteyle telaşla silmeye çalışan gelin, kremayı daha da yaydı yüzüne. Kendisine gülenleri gördü. Gözlerini kısıp bir çocuk gibi baktı etrafa. Sonra parmağını pastaya daldırıp bir parça kremayı aldı, uzanıp damadın burnuna yapıştırdı. Bu kez kahkahalar daha da büyüdü. Genç Erdal şaşırmıştı. Gelinin beline sıkı sıkı sarılıp öptü. Öptü. Öptü.

Sen gittikten sonra öfkem, yerini yavaş yavaş meraka bıraktı. Bir ara perdeyi aralayıp sokağa baktım fark etmeden. Sonra oturup telefonu elime aldım. Gururum, ‘arama’ dedi. Kalbim çoktan aramıştı bile. Ulaşamadım ama. Bir daha aradım. Yine yok. Özellikle açmayıp beni merakta bıraktığın geçti aklımdan.

Sonra… Sonra günler geçti. Ev doldu boşaldı. Dualar okundu. Sandalyeler toplandı.

Aydan sadece hıçkırıyordu artık. Ben o gece eve gelmemişim meğer.

Camın kenarına tutundum. Hissetmedim.

Elimi cama vurdum, ses çıkmadı.

Sonra yansımama baktım.

Yoktum. 

Dünya çekmiş ellerini.

Zaman susmuş.

Son perde artık inmek üzere.