SELAMİ KARABULUT
DENGE SAĞLAYICI
O an orada yoktum, diyorum. Sen, lafı döndürüp dolaştırıp aynı yere getiriyorsun Burçin.
Oldum olası yaz bitiminden nefret ederim. O nedenle sonbaharda yaşadığım her şey, kötü bir kâbus gibi zihnimde yer eder. Sana boş kalan yuvaların, ağaçlar çıplaklaştıkça ortaya çıkmasının bende nasıl bir hezeyan yarattığını daha önce anlatmış olmalıyım. Hayır, “Kiraz Festivali,” değildi. Damsızlar’a gelen rock konserine gidiyorduk o gün. Otobandan şehrin batı yakasına geçip oradan merkeze girmek için kestirme yolu kullanıyordum. Şehrin bir ucundan öbürüne gidip tekrar merkeze gitmenin nesi kestirme diyeceksin, şimdi. Doğu tarafındaki gecekondular yıkılıp yerine saçma sapan binalar dikilince ulaşım zorlaşmıştı. Yarım saatlik yürüme mesafesini ancak üç saatte aşmak mümkündü. Ben de böyle bir çareye başvurmuştum.
Yolda küçük bir kaza atlatmamıza rağmen planım iyi işlemişti. Renk körü olduğumu unuttun mu? Kırmızıyı tam algılayamadığım için döner kavşakta, az kalsın bir motosikleti ezecektim. Sürücünün şaşkınlığı geçince bana ettiği küfürlere “oh,” der gibi katıla katıla ne gülmüştün ama! Şimdi gibi aklımda. Evden çıkmadan önce, durmadan seni; Selim hakkında konuşmaya zorladığım için moralin bozuktu. Oysaki ilk başta ondan bahsederken nasıl da heyecanlı heyecanlı art arda cümleler kuruyordun. Sonra birden yüzün altüst olup bana elindeki çatalı sallayarak “Yeter Seçil, ” diye bağırmıştın. Kavun yiyorduk, bak şimdi anımsadım. Güzmüş demek ki… Kuryenin bana hakaret edip aşağılaması keyfini yerine getirdiği için neredeyse kaza yaptığıma sevinecektim. Ama kuzeye giden yol trafiğe kapalı olduğu için otobanı baypas edip sol şeritten içeri girmek zorunda kaldım. Ah, ne büyük şansızlıktı. O yola sapmasaydım, bugün burada bambaşka şeyler konuşacaktık. Sadece uyanık ben miyim koca şehirde? Herkes o tarafa yönelmişti. İki dakika da geçeceğimiz yolda, tam kırk beş dakika beklememiz, ikimizin de sinirini gerdiğinden somurtup durmuştuk. İşte o an ne olduysa oldu. Alt geçitten çığlıklar atarak giden treni görünce sen birden “Kapıyı aç!” diye bağırmıştın. Bir yandan yalvarıyor bir yandan da emir kipi kullanarak beni azarlıyordun. İstemeye istemeye açmıştım. Hiç tereddüt etmeden fırlayarak tren istasyonuna doğru koşmaya başladın. Arkandan çaresizce bakmaktan başka bir şey gelmemişti elimden. Senin inadını iyi bilen biri olarak verdiğin karardan döndürmek için dil dökmenin beyhude bir çaba olacağını biliyordum
Hayır, hayır bir daha hiç karşılaşmadık. Seni bırakıp devam ederken yol boyunca üstümden uçan leylek sürüsüne bakıp bakıp ağlamıştım. Ben böyleyim işte. Giden sadece kendini değil, benim hiçbir yere ait olmayan benliğimi de arkasına katıp götürüyor. Ama taştan daha sert gövdeme mahkûm ayaklarım, alışageldiği rutinin ötesine hiçbir zaman geçmeyi beceremedi. Ben bu nedenle yarı kör ve bulanık bir gölge gibi dağıla dağıla geçirdim yıllarımı. Ruhum kafesini durmadan kemiren vahşi bir kuştu, gövdemse görünmeyen köklerine mahkûm bir ağaç. Elbette, senin başkalarından bir farkın var. İçimdeki kaybı sana anlatmaya sözcük bulamadığımdan böyle saçmalıyorum. Damsızlar’daki rock grubundaki bas gitaristin her coştuğunda ayaklanıp saçlarını dalgalandıran gençlerin arasına atılmasına baktıkça bunları düşünüp kendimi ilk kez yaşlı hissetmiştim. Bizim gençliğimizin yıldızlarıydı, anımsasana. O gün ilk kez sarhoş olmayı başaramadım. Garsonun elimi her kaldırdığımda yine mi diyen bakışları hâlâ gözümün önünde. Madem üzgündün neden kendini salmadın, diyeceksin. Yanında başını omzuna koyacak biri olmayanın sarhoş olmaya hakkı var mı sence? Senin öyle benden kaçar gibi gitmenin etkisini üstümden atamıyordum bir türlü. Doğduğu gün caddeye fırlatılmış bir piç gibi sahipsiz ve korunaksız hissediyordum kendimi. Sarhoş olmak biraz dağıtmaktır bence. Yanında toparlayacak birilerinin güvencesi olmayınca sarhoş olmanın anlamsız olduğunu o gün sayende öğrendim işte.
Tantanadan sıkılıp kedimi otomobilime attığımda, aslında evime gitmek niyetindeydim. Yine kör olası şehrin trafiği, benim aklımı çelmiş, kalabalıktan sıyrılmak için tenha yollar aramaya başlamıştım. Seninle de birkaç kez gittiğimiz Baronlar tepesini tıslaya tıslaya tırmandıktan sonra otomobili yokuş aşağı salmaya hazırlanırken birden yakıt göstergesi kırmızıya geçmişti. Ani bir kararla petrol dolum istasyonuna kırdım direksiyonu. Akşamın gölgesi kente yeni yeni yayılıyordu. Yukarıdan bir ışık sağanağının art arda patlamasını anımsatan şehre baktım. Her köşesinde bir hayatın hüküm sürdüğü bu ışıltı, baş döndürücü gizemlerle dolu görünüyordu. Baktıkça ayaklarımı yerden kesen bu albeninin içine doğru uçmak için can atıyordum. Bir kelebek gibi hafiflemiş; birden iki tarafa uzayan naif kanatlarım çıkmıştı sanki. Bu duyguyu uzun yıllardır ilk kez hissediyordum. Hafiften esen rüzgâr terden sırılsıklam olan alnımı okşarken derin derin nefes alarak yaşamın ne kadar güzel olduğunu düşündüm. Oysa beni o lanet istasyonun önünde bırakıp kaçtığından beri dünyanın bir tımarhane kadar boğucu olduğu hissindeydim.
Otomobil aşağı doğru yol alırken seninle iki gün önce aldığımız CD’nin jiletini dişimle yırtarak müzikçalara yerleştirdim. “Bu dağlar demirdendir / giden gün ömürdendir…”Kente doğru yaklaştıkça o şatafatlı görüntülerin yerini tuhaf ve biçimsiz evler almaya başlamıştı. Bu bunaltıcı binaların ötesine doğru uzanan karmaşık yolların ötesindeki evime doğru ilerledikçe yeniden içime bir bungunluk çökmeye başladı. Arka arkaya sıralanmış arabaların fren lambaları kilometrelerce uzayıp gidiyor, arada bir sarıya dönse de çok geçmeden yine kırmızı oluyordu. Bir an arabayı orada bırakıp var gücümle kaçmayı düşündüm. O kargaşanın içinde nefes alacak gücüm kalmamıştı adeta. Pencereden kafamı uzatıp egzoz dumanının içinde oksijen arayan burun kanatlarımı iyice açtım. ‘Bu kent beni öldürecek,’ diye mırıldandım. Dayanamıyorum artık. Hep burada yaşamıştım. O nedenle başka yerlere gitme düşüncesi bile beni korkutmuştu. Korkağım evet. Sen öyle misin, kafan esmeye görsün yeter ki… Seninle trene atlayıp bu lanet yerden gitmediğime nasıl pişman olmuştum, anlatamam. Hem Selimi de yıllardır…
Onu görmeliydim, evet.
İkimizin yatağı arasında bir konargöçer gibi yaşayan o sarışın iblisi… Günlerce banyo yapmasa da terinin kokusu her zaman ayaklarımı yerden keserdi. Bazen o keskin terin içinde seni de hissederdim. Bu beni kıskançlıktan çılgına döndürse de hiç itiraz etmez, hemen soyunup hazır ederdim kendimi. Senin nasıl koktuğunu benim kadar Selim’in bildiğini sanmıyorum. Onun tek derdi bir an önce rahatlayıp uyumaktı. Arada bir de olsa onu senden çalmanın mutluluğunun tadını çıkarırken bir yandan da tekrar sana gideceğini düşünerek kıskançlıktan geberirdim. İşte böyle. Beni yolda bırakıp kaçtığın günün sabahı, kirli sepetine attığın külotunu uzun uzun koklamıştım. Onda Selim’i aramıştım. Yoktu, başkalarının kiri vardı, iğrenç ve senin sırrını açık etmekte oldukça cüretkâr… Artık birlikte olmadığınızı anlamıştım. Bu nedenle sana sürekli onu sormuştum. Beni saplanıp kaldığım geçmişime götüren küçük pembe bez parçası, benim için bir hazine kadar kıymetliydi. Kendi çamaşırlarımın arasına karıştırarak çekmecenin en dibine gizledim.
Bak, sen her şeyi yanlış hatırlıyorsun. Tabii, sen nereden bileceksin benimle her canı istediğinde yattığını? Selim o yıllarda kaçaktı. Öğrenciyken takıntılı olduğu bir örgüt vardı, biliyorsun. İllegal yaşamayı severdi o. Sen de özgürlüğüne düşkün biriydin. Bense ikinizin arasında dengeyi sağlamak için araya sıkıştırılmış bir emniyet supabı gibiydim. Hanginizin dengesi sarsılsa beni bulurdunuz. Özellikle de aranızdaki kavgalarda… Ölümle yaşam arasında gezinen onun için iyi bir sığınaktım ben. Sen ise onun her an elinden kaçırmaktan korktuğu dişi bir vaşaktın. Özgürlük denen her neyse senin genlerinden bulaşmış olmalı dünyaya. Hiç kimsenin giymeye cesaret edemeyeceği kıyafetleri rahatlıkla kendine yakıştırır, sadece memelerinin ucunu gizleyen dekoltelerle erkekleri peşine takardın. Şimdi, kabul etmeyeceksin ama yatak odana gizlice aldığın birinin olduğunu da iyi biliyorum. Adını ne bileyim, unuttum gitti.
Senin demiryoluyla gittiğin yolu ben, delirmiş gibi sürdüğüm otomobille aşmaya çalışıyordum. Önce varırsam bahanem hazırdı: bana kızdığın için dayanamamış gönlünü almak için onca zahmete katlanmış olacaktım. Sonra ulaşırsam, sana sitemler edip Selime mahsustan şikâyet edecektim.
Gün ışırken geldiğim şehriniz, bir yabancıyı karşılamak için hiç de konuk sever değildi. Petrol doldurma istasyonunda kendi kendimi ısıtmak için kollarımı gövdeme dolayıp çaresizce soğuğa karşı gelmeye çalışıyordum. Caddesi beş dakikada dolaşılacak bu küçük kasaba, dünyanın dışına itilmiş gibi sakin ve alabildiğine uyuşuktu. Hayatım boyunca hep böyle bir yerde yaşayan insanlara imrenmiştim. Ne yazık ki köpek sesinin bile duyulmadığı bu sessizlik, bana hiç de çekici gelmemiş; hatta bir mezarlıkta dolaşıyormuşum gibi ürkütücü gelmişti. Orada sizler nasıl yaşadınız? Bunu hiç konuşmadık. Aykırı ve kabına sığmayan biri olarak o şehirde savcılık gibi katı kuralları olan bir mesleği nasıl yaptın sahi? Ben Selim’in ne işle meşgul olduğunu o gün otopsi sonuçlarını bekleyenlerden öğrenmiştim. Kâtipmiş. İyi ki de hiç sormamışım. Dağınıklığını bir de iş yerinde toplamak için kim bilir neler çekti çocukcağız. Seni bir daha hiç görmedim dedim ya, aslında o gün uzaktan görmüştüm. O cübbenin içinde putlaşmış bir heykel gibi sakin ve nasıl da dingindin.
Saatlerce direksiyon sallasam da yorgun değildim. İçimde hiç heyecan da kalmamıştı, hatta geldiğime pişmanlık duymaya başlamış, kendi kendime ‘ne işim var burada,’ diyordum. Bu tedirginlikle dolaşırken burnuma taze çay kokusunun geldiği bir yer dikkatimi çekti. Ölgün ışıkla aydınlatılmış bir sabahçı kahvesi olmalıydı. Hiç tereddüt etmeden içeri daldım. Gelişigüzel konmuş masalarda oturan yüzler bir anda bana döndü. Hepsi de tıraşlı, gecenin yorgunluğunu yüzlerinde taşıyan hoyrat erkeklerdi. Evet, Taşköprü’nün orada. Konuşmalarından anladığıma göre beni, tır şoförlerinin yol üstünde alıp başka şehirde bıraktıkları otostopçu kadınlardan sanmışlar. Niye yalan söyleyeyim, normalde iğrenç bulduğum o kaba saba laf atmaları hayatımda duyduğum en güzel iltifat gibi gelmişti. İçimdeki bastırılmış dişiliği kışkırtan bakışların üzerimde dolaşması tarifsiz bir şekilde hem beni utandırıyor hem de yok sayıp içime hapsettiğim duyguları alevlendiriyordu. Hani gençken hepimizin okuduğu devrimci bir yazarın romancı oğlunun kitabında “Her kadının içinde bir orospuluk var, sadece fiyatı değişir.” diye bir cümle vardı, hatırladın mı? Nasıl kızıp isyan etmiştik bu söze. Aslında…
Önüme bulanık bir çayı lütfederek koyan garsona sırf otostopçu olmadığımı söyleme ihtiyacı duyduğum için senin evinin nerede olduğunu sormuştum. O yavşak ağzı birden tövbeye gelmiş gibi büzüşerek kibarlaşmıştı. “Arkadaşım olur,” diye ekledim. Yakınlığımızı daha da vurgulamak için: “Üniversiteden, eşi de…” Birden bana bakan gözler masaların ortasına dönerek sus pus olmuştu. Abartılı bir saygıyla önümde eğilerek “Hoş geldiniz. Cenaze için mi?” dedi. “Anlamadım,” diye fısıldadım. “Bilmiyor musunuz Selim Bey… Gece canına…”
“Şurda bir garip ölmüş
Kuşlar yasına gider”

